Bir insanın kalbi huzura kavuştuğunda, gökyüzünün rengi bile değişirmiş. Şirketteki o amansız Selin fırtınası tamamen dinmiş, yerini güneşli ve taptaze bir haftaya bırakmıştı.
Pazartesi sabahı şirkete adım attığımda, ayaklarım sanki yere basmıyordu. Yüzümdeki o engel olamadığım tebessümü gizlemek için çaba sarf ediyordum ama teras katının girişinde Elya ile göz göze geldiğim an dünya durdu.
Elya’nın üzerinde lila rengi bir triko kazak vardı; bileğinde ise o akşam ona taktığım ahşap oyma bileklik parıldıyordu. Göz göze geldiğimiz an yanakları hafifçe pembeleşti. Gözlerini benden kaçırmaya çalıştı ama o tatlı mahcubiyeti yüzünden okunuyordu. Şiddetli fırtınalardan geçen biz, şimdi sevgili olarak bakışırken bocalıyorduk.
Yanına doğru yavaşça yürüdüm. Terastaki rüzgar saçlarını uçururken aramızdaki mesafeyi neredeyse sıfırladım.
"Günaydın Elya Hanım..." dedim, sesimdeki o ekstra yumuşaklığa engel olamayarak.
"Günaydın Berk..." diye fısıldadı Elya. Ses tonu hafifti ama gözlerindeki o ışık cıvıl cıvıldı. "Biri görecek şimdi, hemen yanımda duruyorsun."
"Görsünler," dedim gülümseyerek. Elini tutup parmaklarımı narin parmaklarının arasına geçirdim. "Ben kaç zamandır bu anı bekliyorum, bırak da biraz tadını çıkarayım."
Elya hafifçe kıkırdadı, başını öne eğdi. "Çok değişmişsin sen... Hani o utangaç Berk nerede?"
"O utangaç Berk, seni kaybetme korkusuyla yaşarken vardı," dedim yüzüne biraz daha yaklaşarak. "Şimdi elini tutabildiğim için dünyalar benim."
Tam o sırada terasın kapısı açıldı, içeri Can ve Damla girdi. Elya elini hızla çekmeye çalıştı ama ben tutmaya devam ettim.
"Ooo!" dedi Can sırıtarak. "Çiftimiz teras kapatmış bakıyorum!"
Damla gülerek Elya’nın yanına geldi. "Elya’cım yüzünün kırmızısı aşağıdan görünüyordu valla, ne yapıyorsunuz siz burada?"
Elya hemen toparlanıp gözlerini kıstı, Damla’ya bakarak takıldı: "Biz sevgililiğimizin tadını çıkarıyoruz Damla’cım... Ama sizin de aranızdaki o bakışmalar gözümüzden kaçmıyor sanmayın. Tabi henüz sizin için çok erken, Can Bey biraz daha çabalamalı!"
Damla bir an bocaladı, yanakları al al oldu. "Şey... Elya saçmalama istersen! Biz Can’la sadece iyi arkadaşız, öyle bir şey yok henüz."
Ben de Can’ın omzuna kolumu atıp fısıldadım: "Aynen kardeşim, kız haklı. Sen önce bir durul, Damla’yı etkilemek için katetmen gereken çok yol var!"
Can ensesini kaşıyıp güldü. "Tamam ya, hemen üstüme gelmeyin. Erken dedik zaten!"
O akşamüzeri Can’ın önerisiyle haftanın yorgunluğunu atmak için Sapanca’daki o küçük göl kenarı dağ evine gitmeye karar verdik.
Yol boyunca Berk ve Elya olarak arkada yan yana oturduk. Dışarıda hafiften bir yağmur atıştırırken Elya başını omzuma koydu. Elini sımsıkı tuttum. Derin bir nefes aldığını hissettim.
"Rüya gibi..." diye fısıldadı Elya, sadece benim duyabileceğim bir sesle. "Gürültü bitti Berk."
"Bitti," dedim, saçlarına uzun bir öpücük kondurarak. "Artık sadece biz varız."
Dağ evine vardığımızda ahşap kokusu ve şöminenin çıtırtısı bizi karşıladı. Can ve Damla mutfakta çay ve atıştırmalıklarla uğraşırken, Elya ile ben şöminenin karşısındaki minderlerde, aynı battaniyenin altına sığındık.
Elya sıcak kupasını kenara koyup bana biraz daha sokuldu. Başını göğsüme yasladı.
"Berk?" dedi yumuşacık bir tonla.
"Efendim Elya’m?"
"Bazen korkuyorum... Ya yine bir kumpas, yine bir yalan girerse aramıza diye."
Gözlerinin içine baktım. Elini tutup kalbimin tam üzerine koydum.
"Bu kalp seni orada hissettiği sürece, dünyadaki hiçbir güç aramıza giremez Elya," dedim. "Biz o sınavı geçtik. Artık fırtına değil, deniziz."
Elya gülümsedi. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki nefesini cildimde hissettim. Yaklaşıp dudağımın kenarına tüy kadar hafif, tatlı bir öpücük kondurdu. "Seni çok seviyorum Berk."
"Ben de seni çok seviyorum Elya’m..."