Şirketin önündeki o gürültülü kalabalık dağılmış, Selin’i götüren polis aracının siren sesleri şehrin uğultusunda kaybolup gitmişti. Ama asıl gürültü, o an kimsenin konuşmadığı o sessiz koridorda kopuyordu.
Ali Bey ve Özlem Hanım, gözyaşları içinde Elya’nın karşısında duruyorlardı. Bir anlık körlükle Elya’ya attıkları o acımasız ithamlar, hastane koridorunda söyledikleri ağır sözler birer utanç gibi omuzlarına çökmüştü.
Ali Bey, ömründe ilk defa birinin karşısında bu kadar başını öne eğmişti. Titreyen adımlarla Elya’yı yaklaştı. Yaşlı gözlerini Elya’nın o masum yüzüne kaldırdı.
"Kızım..." dedi Ali Bey, sesi boğazında düğüm düğüm olarak. "Biz sana çok büyük bir haksızlık ettik. Bir baba yüreğinin körlüğüyle, evladımın acısıyla senin o temiz kalbini kırdım. Senden de, ailenden de helallik istemeye yüzüm yok ama... Bizi affet kızım. Ne olur affet."
Özlem Hanım daha fazla tutunamadı, hıçkırarak öne atıldı ve Elya’nın ellerine sarıldı. "Elya’m... Bizi bağışla yavrum. Senden şüphe ettiğimiz her saniye için yerin dibine girdik bugün."
Elya’nın gözlerinden süzülen yaşlar bu kez acıdan değil, içindeki o derin yükün kalkmasındandı. Hiç tereddüt etmedi. Özlem Hanım’ın ellerini tuttu, sonra Ali Bey’e doğru bir adım atıp gözlerinin içine baktı.
"Ali Amca, Özlem Teyze... Siz evladınızı korumaya çalışıyordunuz," dedi Elya, sesinde en ufak bir sitem veya kırgınlık kırıntısı olmadan. "Ben size asla kırgın kalmam. Kardeşim Ata iyi ya... Gerisi hiçbir şeyin önemi yok."
O sırada kucağındaki boyama kitabına sarılmış olan minik Ata, Elya’nın bacağına sarıldı. "Elya abla! Bak ben artık hırıldamıyorum, abim gibi güçlü olacağım!"
Elya dizlerinin üzerine çöktü, minik Ata’yı kucağına alıp kokusunu içine çeker gibi sarıldı. Özlem Hanım ve Ali Bey de onlara sarıldığında, iki ailenin arasındaki o son buz kütlesi de eriyip gitti.
Akşamüzeri, şehrin gürültüsünden tamamen uzak, sadece dalga seslerinin duyulduğu sessiz bir sahil kenarındaydık.
Denizden esen tatlı rüzgar Elya’nın saçlarını uçuruyordu. Başımdaki hafif sargıya ve içimdeki o devasa mahcubiyete rağmen Elya’nın yanında yürüyordum. Aramızda birkaç adımlık bir mesafe vardı; o mesafeyi aşmaya hâlâ çekiniyordum.
Eski bir ahşap iskelenin ucunda durduk. Dalgalar kıyıya vuruyor, karanlık çökerken uzaktaki deniz fenerinin ışığı suyolu gibi parıldıyordu.
"Elya..." dedim, gözlerimi ufuk çizgisinden ayırıp ona dönerek. Sestim, hastane odasındaki o çaresiz fısıltıdan çok farklıydı; tamamen dürüst ve teslim olmuş bir tondaydı.
Elya yüzünü bana döndü. Gözlerindeki o saf ışık hâlâ oradaydı.
"Ben o gün hastane koridorunda..." dedim, gözlerimi gözlerinden ayırmadan. "Ata’nın canı içeride tıkandığında, gözümün önünde çantasından dökülen o paketi gördüğümde bir an... Sadece tek bir an zihnim karıştı. Ve o bir anlık tereddütüm, senin o tertemiz kalbine verdiğim en büyük zarar oldu."
Cebimden küçük, sade ama çok anlamlı bir şey çıkardım. Ahşaptan oyulmuş, üzerine küçük bir motif işlenmiş bir bileklik...
"Kaza yapmadan önceki gün, sizin eve gelmeden önce sana bunu almıştım," dedim, bilekliği Elya’ya uzatarak. "Sana 'Seni seviyorum' demeden önce, senin hayatımdaki en saf iyilik olduğunu söylemek istiyordum. Ama geç kaldım."
Bir adım daha yaklaştım. Aramızdaki o kırgınlık, o korku, o mesafe tamamen buharlaştı.
"Şimdi sana sormuyorum Elya... Sana yalvarmıyorum da. Sadece kalbimi önüne koyuyorum. Eğer bu kalbi hâlâ kabul ediyorsan, bundan sonra atacağım her adımda, duracağım her durakta sadece senin elini tutmak istiyorum. Benimle, her şeye rağmen, bu yolu yürür müsün?"
Elya elindeki ahşap bilekliğe baktı. Sonra başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. O gözlerde ne bir yalan vardı ne de bir kumpasın lekesi... Sadece saf, dürüst ve koruyucu bir sevgi vardı.
Elya gülümsedi. O gülümseme, bütün acısını, gözyaşını ve karanlığını tek bir saniyede sildi süpürdü.
"Ben senin elini hiç bırakmadım ki Berk," dedi Elya, bilekliği bana uzatarak. "Sadece yeniden tutmanı bekledim."
Elya’nın uzattığı elini tuttum. İnce parmaklarını kendi güçlü parmaklarımın arasına geçirdim. Bilekliği nazikçe onun bileğine taktım. O an, deniz kenarındaki o rüzgar bile durmuş gibiydi.
Eğilip Elya’nın alnına uzun, derin ve saygı dolu bir öpücük kondurdum. İki gururlu aşık, kaç zamandır süren o amansız fırtınaların ardından nihayet birbirlerinin sığınağı olmuşlardı. Artık saklanmak yoktu, belirsizlik yoktu; artık biz resmen beraberdik.
Aynı dakikalarda, şirketin hemen karşısındaki küçük kahvecide Can ve Damla baş başa oturuyordu. Bütün o fırtınalı günün yorgunluğu üzerlerindeydi ama ikisinin de içinde tatlı bir huzur vardı.
"İnanılmaz bir gündü..." dedi Can, kahve bardağını iki eliyle tutarak. "Berk ile Elya’yı öyle el ele görmek bütün yorgunluğumu aldı."
Damla oturduğu sandalyede hafifçe öne doğru kaydı. Dirseklerini masaya dayayıp çenesini ellerinin arasına aldı. Gözlerini Can’a dikti; yüzünde hınzır, tatlı ve o güne kadar hiç göstermediği flörtöz bir tebessüm belirdi.
"Evet, onlar halletti çok şükür," dedi Damla, ses tonunu biraz düşürerek.
Can, Damla’nın bu aniden değişen bakışları ve yakınlığı karşısında duraksadı. "Şey... Evet, hallettiler."
Damla gülümsedi, masanın üzerindeki Can’ın eline doğru uzanıp parmak uçlarıyla hafifçe dokundu.
"Peki ya biz Can Bey?" dedi Damla, gözlerinin içi gülerek. "Başka insanların dertlerini çözmekte üstümüze yok... Ama sıra kendimize gelince bu kadar sessiz mi kalacağız?"
Can bir an ne diyeceğini bilemedi, boğazını temizlemeye çalıştı ama yüzünde engel olamadığı şaşkın ve aşırı mutlu bir tebessüm yayıldı.