Büyük yıkımlardan sonra şehir sussa da, gerçek dostlar susmaz. Berk hastane odasında kardeşinin baş ucunda vicdan azabıyla kavrulurken, Elya ise odasına kapanmış, kimseyle tek bir kelime dahi konuşmuyordu. İki taraf da gururunun ve kırgınlığının zindanına hapsedilmişti.
Ama bu hikayede pes etmeyen iki kişi vardı: Can ve Damla.
Pazartesi sabahı şirket adeta buz kesmişti. Elya işe gelmemişti, Berk ise izinliydi. Selin ise masasında hiçbir şey olmamış gibi, yüzünde o yapmacık tebessümüyle kahvesini yudumluyordu.
Can, kafeteryanın kuytu bir köşesinde Damla’yla buluştu. İkisinin de yüzünde ciddi, geri adım atmayacak bir kararlılık vardı.
"Bak Damla," dedi Can, sesini kısarak. "Berk’le bu şirkete girdiğimiz ilk günden beri yan yanayız. Benim tanıdığım Berk ne yalan söyler ne de birine haksızlık eder. Ve Elya... Elya’nın minik bir çocuğa, üstelik Berk’in kardeşine böyle bir kötülük yapmayacağını ikimiz de biliyoruz. Bu işte tek bir parmak var."
Damla gözlerini kısarak başını salladı. "Selin... O gün Elya tuvalete gittiğinde Selin’in onun masasının etrafında dolandığını gördüm Can! Ama elimde kanıt yoktu. Elya’nın çantasına o lanet paketi o koydu, eminim!"
"Kanıt bulacağız," dedi Can kararlılıkla. "Ben hastaneye, küçük Ata’nın yanına gideceğim. Çocukların hafızası yetişkinlerden çok daha nettir. Sen de şirketin güvenlik kamera kayıtlarını incelemenin bir yolunu bul."
Öğleden sonra Can, Şehir Hastanesi’nin çocuk servisine gitti. Minik Ata yatağında oturmuş, çizgi film izliyordu. Özlem Hanım ve Ali Bey kafeteryaya kısa bir çay molasına inmişti; odada sadece Ata vardı. Can, elinde getirdiği kocaman boyama kitabı ve kalemlerle odaya girdi.
"Nasılsın bakalım şampiyon?" dedi Can, sevimli bir gülümsemeyle Ata’nın yanına oturarak.
Ata boyama kitabını görünce gülümsedi. Can, çocukla resim yaparken lafı yavaşça ve hiç baskı kurmadan o güne getirdi.
"Ata," dedi Can yumuşak bir tonla. "Hani o gün parka gittiğinizde ya da eve gelmeden önce... Sana o çikolatayı veren Elya ablandı, değil mi?"
5 yaşındaki Ata başını iki yana salladı, gözlerini boyama kitabından kaldırmadan masumca konuştu:
"Hayır ... Elya abla vermedi bana onu."
Can’ın yüreği hop etti. Bir an duraksadı. "Nasıl yani koçum? Elya ablanın çantasından çıkmış ama?"
"Elya abla değil," dedi Ata, elindeki sarı boya kalemini sallayarak. "Parkın oradaki bakkalın yanında öbür sarı saçlı abla verdi. 'Abin Berk gönderdi, Elya ablana da sürpriz yapacağız' dedi. Sonra paketi Elya ablanın açık duran çantasına kendi koydu ki!"
Can’ın beyninde şimşekler çaktı. Gözleri fal taş gibi açıldı. Küçük çocuğun ağzından dökülen bu masum cümle, Selin’in kurduğu o iğrenç kumpasın en somut kanıtıydı!
Can hastaneden fırladığı gibi arabasına atladı ve hemen Damla’yı aradı.
"Damla! Ata her şeyi anlattı! Kumpası kuran Selin! Çocuk paketi bizzat Selin’in Elya’nın çantasına koyduğunu söyledi!"
Damla’nın heyecanlı sesi telefonda yankılandı: "Can! Ben de güvenlik kamera kayıtlarını buldum! Selin cuma günü Elya tuvaletteyken onun masasına yanaşıyor ve çantasına bir şey bırakıyor. Açı biraz uzaktı ama şimdi Ata’nın bu anlatımıyla birleşince her şey tescillendi!"
Can hiç vakit kaybetmeden doğrudan Berk’in evine sürdü. Berk odasında, gözleri tavana dikili bir halde mahvolmuş durumda oturuyordu. Can kapıyı çalmadan içeri girdi ve Berk’in omuzlarından tuttu.
"Kalk Berk!" dedi Can nefes nefese. "Kalk ve kendine gel! Elya masum! Ata her şeyi anlattı, kamera kayıtları elimizde. Bütün bu iğrençliği yapan Selin!"
Berk şoke olmuş bir halde Can’a baktı. Duydukları karşısında donup kaldı. Beyninden vurulmuşa dönmüştü. İçini kaplayan o devasa pişmanlık ve vicdan azabı, bir anda gözlerinden akan yaşlara dönüştü.
"Ben... Ben ne yaptım Can?" diye fısıldadı Berk, sesi titreyerek. "Ben Elya’ya nasıl şüpheyle baktım?"
"Şimdi kendini suçlama zamanı değil," dedi Can kolunu tutarak. "Yarın sabah o şirkette öyle bir kıyamet koparacağız ki, hem ailen hem Elya hem de bütün şirket gerçekleri görecek!"