İçeriğe geç

BÖLÜM 15: KIRILAN CAMLAR VE KARANLIK KORİDORLAR

Hayat, en güzel masalınızı yazarken kalemi elinizden alır ve sayfaya siyah bir mürekkep dökiverir. Cuma akşamı, Kenan Bey’in evinde kurulacak o uzun masanın hayaliyle yola çıktığımda içimdeki mutluluk kelimelere sığmıyordu. Annem Özlem, babam Ali ve minik kardeşim Ata evde hazırlanırken ben de onlara birazdan katılmak üzere kendi arabamla önden yola koyulmuştum.

Elya’nın mesajı telefonumda açık duruyordu: "Hadi ama nerede kaldın? Babam salonda seni bekliyor, annem masayı hazırladı."

Gülümsedim, ekrandan gözlerimi ayırıp önüme baktım. Yağmur yeni durmuş, asfalt parlıyordu. Hayatımda ilk defa kendimi bir şeye, birine bu kadar ait hissediyordum.

Ve o an, kavşağın kör noktasından çıkan o kontrolsüz kamyonet, farlarının gözlerimi kör eden beyaz ışığıyla üzerime doğru geldi. Direksiyonu ne kadar kırmaya çalıştıysam da geç kalmıştım.

Kulaklarımı sağır eden o metal çığlığı, camların bin parça olup etrafa saçılışını ve sonrasındaki o mutlak sessizliği hatırlıyorum. Arabanın ön kısmı içe çökmüş, kafamdan sızan sıcak kan direksiyona damlamıştı. Gözlerim kapanırken son düşündüğüm şey Elya’nın mesajı oldu: "Geciktim..."

Şehrin diğer ucunda, Kenan Bey’in evinde ise saatler geçtikçe sessizlik ağırlaşıyordu.

Elya masanın etrafında turluyor, elindeki telefona bakıp duruyordu. "Normalde çoktan gelmiş olması lazımdı baba," dedi Elya, sesindeki huzursuzluğu gizleyemeyerek. Kenan Bey kaşlarını çatmış, ceketinin düğmesiyle oynuyordu. "Trafik kalmıştır kızım, gelir birazdan."

Tam o sırada Kenan Bey’in telefonu çaladı. Arayan Berk’in babası Ali Bey’di.

Kenan Bey telefonu açtığında karşıdan gelen ses hıçkırıklar ve feryatlar içinde boğuluyordu: "Kenan Bey... Yetişin... Berk... Evden çıkarken polisten haber geldi. Oğlumuz... Berk kaza yapmış! Yoğun bakımdalarmış..."

Elya telefonun tuş sesini duymamıştı ama babasının yüzünün renginin kül gibi sarılışını, elindeki bardağın yere düşüp parça pinçik olışunu gördü.

"Baba? Ne oldu?" dedi Elya, sesi titreyerek.

Kenan Bey’in dudaklarından dökülen tek cümle, odadaki bütün oksijeni tüketti: "Kaza... Berk kaza yapmış kızım."

Elya’nın dünyası o saniye karardı. Elindeki telefon halıya düşerken, genç kız neye uğradığını şaşırdı. Üzerindeki hırkayı bile giymeden kapıya koştu. Kenan Bey ve Nevin Hanım da darmadağın bir halde Elya’nın peşinden hastaneye doğru yola çıktılar.

Şehir Hastanesi’nin acil servisi mahşer yeri gibiydi.

Koridorun ortasında annem Özlem Hanım hıçkırıklarla ağlıyor, babam Ali Bey saçlarını yolarak duvar dibine çökmüş, küçük Ata ise abisinin adını sayıklayarak sessizce ağlıyordu. Bizim halimiz buyken, asansör kapısının açılmasıyla Elya, arkasında babası Kenan Bey’le birlikte koridora girdi.

Elya’nın gözleri merceksiz kalmış gibi etrafta dolandı. Annem Özlem Hanım’ı o halde görünce koşarak yanına gitti.

"Özlem Teyze... Berk... Berk nasıl?" diye sordu Elya, nefes nefese.

Annem başını kaldırdı, gözlerindeki o acı ve sitem Elya’nın kalbine bir hançer gibi saplandı. "Sen..." dedi annem titreyen parmağıyla Elya’yı göstererek. "Seninle buluşmaya geliyordu... Evden o heyecanla çıktı... Şimdi içeride canıyla cebelleşiyor..."

O sırada ameliyathane kapısı açıldı ve yorgun argın çıkan doktor maskesini indirdi. Hepimiz doktorun etrafına toplandık.

"Durumu kritik," dedi doktor, profesyonel ama mesafeli bir tonla. "Çok kan kaybetmiş, başından aldığı darbe ağır. İlk 24 saat bizim için hayati önem taşıyor. Şu an uyutuyoruz."

Doktorun kelimeleri odadaki herkesi yere serdi. Elya dizlerinin üzerine çökecek gibi oldu, babası Kenan Bey onu kollarından tuttu.

Ama fırtına henüz dinmemişti. Hastane koridorunun köşesinde, bu trajediyi uzaktan izleyen ve yüzünde o sinsi, gizli zafer gülümsemesiyle duran biri vardı: Selin.

Selin, Berk’in kaza yaptığını haber alır almaz hastaneye kadar gelmişti. Amacı hem durumu yerinde görmek hem de bu kaosu kendi lehine çevirecek o son hamleyi planlamaktı. Selin, hastane koridorunun kalabalığından yararlanarak Elya’nın yanına, o kuytu köşeye doğru sessizce süzüldü.

"Elya..." dedi Selin, sesini en masum, en acıyan tonuna büründürerek. Elya’nın omzuna dokundu. "Canım benim, çok üzüldüm... Ama biliyor musun, bu kaza belki de..."

Elya buz gibi kesilmiş gözlerini Selin’e çevirdi. "Ne diyorsun sen Selin? Ne kazası, Berk içeride can çekişiyor!"

Selin etrafa şöyle bir göz gezdirdi, kimsenin onları dinlemediğinden emin olduktan sonra zehrini akıtmaya başladı: "Haklısın canım ama... Dün akşam babanın şirketindeki o senet krizini çözüp buraya gelmeye çalışıyordu ya... Hani senin ailenle onun ailesi arasında gerginlikler vardı ya... Belki de bu kaza sadece bir kaza değildir Elya? Ya Berk’in ailesi bu işin altından kalkamayacağını anlayıp paniklediyse?"

Elya’nın beyni durdu. "Sen... Sen ne saçmalıyorsun? Ne ilgisi var!"

Selin acımadan vurmaya devam etti: "Bilmem... Sadece söylüyorum. Belki de o çocuk seni gerçekten sevmiyordu, belki de sadece bu girdabın içine seni de çekmek istedi. Bak, ailesi de burada, kimin eli kimin cebinde belli değil..."

Elya, Selin’in o an söylediklerinden ziyade, hastane koridorunun bir ucunda ağlayan Berk’in annesine, diğer ucunda yıkılmış babasına baktı. İçindeki o saf sevgi, bu acımasız kaza ve Selin’in ektiği o zehirli şüphe tohumuyla ilk defa çatlamaya başladı.

Berk içeride, yaşam ve ölüm savaşının eşiğindeyken; dışarıda kurulan o karanlık ağ, iki aşığın etrafını yavaş yavaş sarıyordu.