İçeriğe geç

BÖLÜM 13: SAKLI HAKİKATLER VE İLK KIVILCIM

Çarşamba günü şirket her zamanki gürültülü temposuyla çalkalanıyordu ama benim içimdeki sessizlik giderek büyüyordu. Masamda oturmuş, önümdeki rakamlara bakıyordum ama zihnim tamamen Elya ile doluydu.

O sırada Can masama doğru yanaştı. Yüzünde garip, gizemli bir gülümseme vardı.

"Berk, çatı katındaki eski arşiv odasına çıkmamız lazım. İnsan Kaynakları geçen senenin fatura dökümlerini istedi, tek başıma taşıyamam," dedi.

Ufaktan bir iç çekip ayağa kalktım. "Tamam, gelelim bakalım."

Aynı dakikalarda alt katta Damla, Elya’nın masasının yanında dikiliyordu. "Elya, çatı katındaki arşivde eski projenin dosyalarını bulmam lazım ama yerini tam bilmiyorum. Benimle bir dakikalığına yukarı gelir misin?"

Elya hiçbir şeyden habersiz, "Tabii, geleyim," diyerek ayağa kalktı.

Şirketin en üst katında, pek kimsenin uğramadığı, tozlu klasörlerin ve eski ahşap masaların bulunduğu o tenha arşiv koridoruna geldiğimizde Can aniden durdu. "Berk, sen içeri geç, ben şu koridorun ışığına bakıp geliyorum," deyip geride kaldı.

Ben ne olduğunu anlamadan koridorun sonundaki büyük camın önüne doğru yürüdüm. Tam o sırada kapı açıldı ve içeri Elya girdi. Damla arkasından kapıyı hafifçe kapatıp dışarıda kaldı.

Elya beni karşısında gördüğü an olduğu yerde çakılı kaldı. Gözleri şaşkınlıkla açıldı. "Berk? Senin... senin ne işin var burada? Damla neredeydi?"

"Ben de Can’la gelmiştim," dedim. Birkaç adım ona doğru attım. Kalbim göğüs kafesimi delecek gibi çarpmaya başladı. "Elya... Neler oluyor? Lütfen bana gerçeği söyle. Günlerdir yüzüme bakmıyorsun. Ben yanlış bir şey mi yaptım? Kendimi ne kadar sorguladığımı biliyor musun?"

Elya’nın gözleri anında doldu. Benden kaçmaya çalıştı, arkasını dönüp kapıya doğru bir adım attı ama kapının kilitli olmadığını bile bile açamadı. Omuzları çöktü. Yüzünü ellerinin arasına aldı.

"Yapma Berk... Lütfen yapma," dedi sesi titreyerek. "Sen hiçbir şey yapmadın."

"O zaman neden benden kaçıyorsun?" dedim, sesimdeki o engel olamadığım kırgınlıkla. "Neden arana geçilmez duvarlar örüyorsun?"

Elya hızla bana döndü. Yanaklarından süzülen gözyaşları loş ışıkta parlıyordu.

"Çünkü seni korumak zorundayım Berk!" diye bağırdı kısık ama feryat eden bir sesle. "Senden soğuduğum için değil! Senden uzaklaşmak istediğim için hiç değil! Babam... Babam senin adını duydu. Ailem seninle görüşmemi kesinlikle yasakladı. Baban seni o işte bırakmaz, gelir olay çıkarır dediler. Eğer senden uzak durmazsam seni bu şirketten attıracaklar Berk! Senin başın belaya girsin istemedim. Senin benim yüzümden bir kez daha canının yanmasına dayanamazdım!"

O an koridordaki zaman durdu.

Göğsüme oturan o tonlarca ağırlık bir saniyede buharlaştı. İçimdeki o kırgın, ürkek çocuk sus pus oldu. Beni reddetmemişti... Beni terk etmemişti. Aksine, kendi canı pahasına beni korumaya çalışıyordu.

Ona doğru büyük bir adımla yaklaştım. Araya hiç mesafe bırakmadan tam karşısında durdum. Ağlamaktan titreyen omzuna dokunmak istedim ama parmaklarım havada asılı kaldı.

"Elya..." dedim, sesim daha önce hiç olmadığı kadar derin ve tutku doluydu. "Sen benim için kendini mi ateşe attın?"

Elya gözlerimin içine baktı. O an ne babasının yasakları vardı ne de aramızdaki o sahte duvarlar. Birbirimizin ruhuna dokunuyorduk.

"Sen benim için o gün Tolga’nın odasına girip kendini ateşe attın Berk," dedi fısıltıyla. "Ben seni nasıl korumam?"

Aramızdaki o çekim öyle büyüktü ki, birbirimize doğru bir milim daha yaklaşsak her şey patlayacaktı. İkimiz de o an anladık; biz sadece arkadaş değildik. İki yaralı ruhun birbirine sığınışından doğan sarsılmaz bir aşktı bu.

Tam o sırada kapı hızla vuruldu. Can dışarıdan alçak sesle seslendi: "Gençler, hemen çıkmanız lazım, Elya’nın telefonu çalıyor, durum acil galiba!"

Elya irkilerek geri çekildi. Islak gözlerini silip çantasından telefonunu çıkardı. Ekrana baktığında yüzünün bütün rengi çekildi.

"Anne?" dedi sesi titreyerek. "Ne oldu?... Ne demek haciz geldi? Babam nerede?"

Elya’nın elindeki telefon neredeyse düşecekti. Telefonda annesi Nevin Hanım ağlayarak konuşuyordu: Kenan Bey’in yıllardır tanıdığı bir esnaf arkadaşına kefil olduğu, adamın ortadan kaybolduğu ve bütün usulsüz senetlerin, devasa borcun Kenan Bey’in sırtına yıkıldığı haberini veriyordu. Evlerine haciz memurları gelmişti ve Kenan Bey sinirden fenalaşıp karakola götürülmüştü.

Elya sendeleyince refleksle onu belinden tuttum. Gözlerindeki o devasa çaresizliği gördüm.

"Berk..." dedi ağlayarak. "Babam... Mahvolduk biz..."

O an içimdeki o korkak adam tamamen öldü. Elya’nın elini ilk kez sımsıkı tuttum.

"Hiçbir şey mahvolmadı Elya," dedim gözlerinin içine bakarak. "Bana güven. Babanı da, ailenizi de o kuyuya bırakmayacağım."

Elya arşivden ağlayarak çıkıp binadan ayrılırken; arkasında Can, Damla ve ben kaldık.

Can omzuma elini koydu. "Ne yapıyoruz Berk?"

Gözlüklerimi düzelttim. Bakışlarım hiç olmadığı kadar sert ve kararlıydı. "O senetleri ve dosyaları inceleyeceğiz Can. O adam Kenan Bey’i tek başına yakamayacak."