Dünyaya gelirken kimseden özel bir şey istemedim. Tek dileğim güzel kalabilmek, kimseye yük olmamak ve ne yaşarsam yaşayayım kalbimde kine yer bırakmamaktı. Ama hayat, bazen en masum yerinizden vurur sizi. Bazen sırf içinizde kötülük barındırmadığınız için, dünyanın bütün kötülükleri gelip sizi bulur.
Ben Berk. Şu an 21 yaşındayım. Hiçbir zaman, hayatımın hiçbir döneminde doğrudan kimseye karşı içimde nefret ya da kin büyütmedim. Başımı yastığa koyduğumda, bana zarar veren insanlara bile öfke duyamadım. Belki de en büyük zayıflığım, nefret etmeyi bir türlü öğrenememekti.
Kolay bir çocukluğum olmadı. Çocukluk dediğin şey masallarla anlatılır ya hani; benimki bağrışmaların, kırılan eşyaların ve soğuk sessizliklerin gölgesinde geçti. Altı ya da yedi yaşlarındaydım. Evde annemle babamın tartışmaları hiç bitmezdi. Çocuk aklımla ilk başlarda çok önemsemezdim. Klasik bir anne baba kavgasıdır, birazdan geçer derdim. Alışmıştım çünkü o yüksek seslere. Ama o gün... O gün bir şeylerin çok farklı olduğu daha ilk cümleden belliydi.
Aslında konu o kadar basit, o kadar kolay çözülebilecek bir şeydi ki. Annem çalışmak istiyordu. Maddi durumumuz kötü değildi, babam da "Ben zaten kazanıyorum, gerek yok" diyerek kestirip attı. Konuyu asıl alevleyen, geri dönüşü olmayan o patlamayı yaratan hamle annemden geldi. Bir anda, belki de hiç düşünmeden "Eğer çalışmama izin vermezsen boşanırım senden!" dedi.
Normalde bir erkeğin alttan almasını, eşini ikna etmeye çalışmasını beklersiniz değil mi? Hayatın olağan akışı böyledir. Ama insanlarda birikmişlik denilen gizli bir zehir vardır. Belli bir yere kadar tolerans gösterir, susarsınız. Sonra günün birinde, normalde hiç tepki vermeyeceğiniz küçücük bir şey bardağı taşırır. Babamda da tam olarak bu oldu.
Gözlerinin içine baktı ve tek bir mimiği bile oynamadan "Boşanırsan boşan," dedi.
Annemin yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade belirdi. Şaşkınlık, kırgınlık ve bir anlık pişmanlık... Ağlayarak odasına gitti, eşyalarını toplamaya başladı. İçten içe babamın arkasından gelmesini, kolundan tutup "Gitme" demesini beklediğini biliyordum. Ama babam sadece durdu. Tepkisizce, öylece izledi gidişini. O an hissettim; babamın da içi en az annem kadar yanıyordu ama gurur ve birikmişlik geri adım atmasına engel oluyordu.
Araya bir hafta girdi. Babam ne bir kez aradı ne de evde bu konuyla ilgili tek bir kelime etti. Sonunda annem, dedemle birlikte boşanma evraklarını getirdi ve o süreç resmen başladı. Mahkeme günleri geldi geçti. Annem beni istememiş... Yalan yok, bugün geriye dönüp baktığımda "İyi ki de istememiş" diyorum. Çünkü annemin yanında kalsaydım bu süreci bu kadar kolay atlatabileceğimi, bana babamlar kadar iyi bakılabileceğini hiç sanmıyorum.
İlkokul yıllarımda annem beni görmek için ara sıra okula gelirdi. Ama ben her defasında reddettim. Okul müdürü durumumuzu bildiği için beni zorla onunla görüştürmeye çalışırdı. Kapının ardında durur, içeri girmemek için direnirdim. Babamlar hiçbir zaman "Annenle görüşme" demediler, önüme engel koymadılar. Ama içimdeki o kırgın çocuk, kapıyı anneme çoktan kapatmıştı.
Boşanmanın ardından köye taşındık. Rahmetli babaannem hayattaydı o zamanlar. Babam işteykem bana o bakardı. Babam, dedem, babaannem ve ben aynı evde yaşamaya başladık. Huzur bulacağımızı sanıyordum ama fırtına orada da dinmedi. Dedemle babaannem sürekli kavga ederdi. Dedemin gözlerimin önünde babaannemi kaç kez dövdüğünü dün gibi hatırlıyorum.
Bir gün yine evde çığlıklar yükseldi. Dedem yine babaanneme şiddet uyguluyordu. Tartışmanın sebebini bile bilmiyordum ama babam o gün dayanamadı. Odaya dalıp dedemi yaka paça tuttuğu gibi dolaba fırlattı. Dedemin üzerindeki gömlek yırtılmıştı. Birkaç saat sonra dedem dışarıda oturmuş, o yırtık gömleği elinde iğne iplikle dikerken bir yandan da babama bağırıyordu: "Bu gömleğin hesabını vereceksin bana!" Babamın cevabı ise hâlâ kulaklarımda çınlar: "Sen de annemi dövmenin hesabını ver!" İşte bu yüzden, o günden beri dedemi hiç sevemedim.
Evdeki bu huzursuzluk, şiddet ve yalnızlık beni tamamen dış dünyaya kapattı. Okul hayatım başladığında ben zaten içine kapanık, sessiz bir çocuktum. Fiziksel olarak da akranlarımdan farklıydım; kiloluydum ve gözlük takıyordum. Çocuklar bazen farkında olmadan çok acımasız olabiliyor. Bahçede oyun oynarlarken beni hiç aralarına almazlardı. Çemberin en dışında durur, onları izlerdim. "Ben de oynayabilir miyim?" diye sormaya bile çekinirdim.
Zaten derslerde de başarılı bir öğrenci olamadım hiç. Zihnim hep evdeki o bağrışmalarla, annemin gidişiyle, babamın suskunluğuyla doluydu. Sıramda oturur, saatlerce pencereden dışarıyı izlerdim. Asosyal, yalnız, köşesinde unutulmuş o gözlüklü çocuk bendim.
Ama garip olan şuydu: Beni dışlayan arkadaşlarıma da, beni terk eden anneme de, canımı yakan hiçbir şeye de öfke duyamıyordum. Biri gelip benden bir kalem istese, gözlerinin içine bakıp en temiz duygumla uzatıyordum. Kalbim kırıldıkça ben onu iyilikle yamamaya çalışıyordum.
Bilmiyordum... İnsanların benim bu saf tarafımı, bu hayır diyemeyen temizliğimi bir gün bana karşı en büyük silah olarak kullanacağını bilmiyordum. İyiliğin de bir bedeli olacağını ve o bedeli hayatımın ilerleyen yıllarında çok ağır ödeyeceğimi henüz bilmiyordum.