1971 yılının soğuk bir gecesinde İstanbul'daki bir devlet hastanesinde bir erkek bebek dünyaya geldi.
Doğum sırasında annesi hayatını kaybetmişti.
Bebeğin babası, bütün hayatının değiştiğini düşünürken hastanenin başka bir koridorunda bambaşka bir şey yaşanıyordu.
Bir adam ve bir kadın, hastanenin karanlık koridorlarında sessizce ilerliyordu.
Adamın adı Murat Karaca, kadının adı ise Nermin Karacaydı.
İkisi de yıllar önce kendi çocuklarını kaybetmişti. Bu kayıp, psikolojik dengelerini tamamen bozmuştu. Bir süre akıl ve ruh hastanesinde tedavi görmüşler, fakat 1968 yılında hastaneden kaçmışlardı.
Kimse onları bulamamıştı.
Ta ki şimdiye kadar.
O gece yeni doğmuş bebeği hastaneden kaçırdılar.
Bebek onların çocuğu değildi.
Ama Murat ve Nermin için bunun artık bir önemi yoktu.
Bebeğe Emir adını verdiler.
Emir yedi yaşına geldiğinde, dış dünyayı yalnızca pencereden tanıyordu.
Yaşadığı ev şehrin dışında, geniş bir arazinin ortasındaydı. Evin çevresinde başka evler yoktu. En yakın yerleşim yeri biraz uzaktaydı.
Bahçenin ötesinde uzanan yol, Emir için özgürlüğün sembolüydü.
Arabalar geçerdi
Uzaklarda çocukların sesleri duyulurdu.
Ama Emir onların arasına hiç karışamazdı.
Bir gün pencerenin önünde otururken annesi sandığı Nermin'e sordu:
“Anne, ben neden okula gitmiyorum?”
Nermin birkaç saniye ona baktı.
“Senin derslerin burada yapılacak.”
“Neden?”
“Çünkü böyle olması gerekiyor.”
Emir başka soru sormadı.
Birkaç gün sonra eve özel bir öğretmen gelmeye başladı.
Öğretmen Emir'e matematik, Türkçe ve diğer dersleri öğretiyordu.
Fakat öğretmen her geldiğinde Murat, Emir'i önceden yanına çağırıyordu.
“Öğretmene bu ev hakkında hiçbir şey söylemeyeceksin.”
Emir sessiz kaldı.
Murat biraz daha yaklaştı.
“Anladın mı?”
“Evet.”
“Ne dedim?”
“Bir şey söylemeyeceğim.”
“Güzel.”
Murat kapıyı gösterdi.
“Git.”
Emir odasına döndü.
Yıllar geçtikçe cezalar arttı.
Bazen hiçbir şey yapmadığı hâlde odasına kapatılıyordu.
Bazen Murat öfkesini ondan çıkarıyordu.
Nermin ise çoğu zaman hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu.
Emir zamanla neden cezalandırıldığını sormayı bıraktı.
Çünkü cevap alamayacağını biliyordu.
Bir gün Murat elinde ağır bir zincirle odasına girdi.
Emir zinciri görünce geriye çekildi.
“Hayır...”
Murat cevap vermedi.
Zinciri Emir'in ayağına bağladı.
O günden sonra Emir'in hareket alanı daha da küçüldü.
Artık yalnızca odasında değil, evin içinde bile özgür değildi.
Pencereye kadar yürüyebiliyordu.
Dışarıyı görebiliyordu.
Ama dışarı çıkamıyordu.
Evin büyük olması hiçbir şeyi değiştirmiyordu.
Emir'in dünyası küçücük bir odaya sığmıştı.
Bir yatak.
Bir pencere.
Bir kapı.
Ve çoğu zaman dışarıdan kilitlenen o kapı.
Emir zamanla özgürlüğü hayal etmeyi bile bıraktı.
Çünkü insan, hiç sahip olmadığı bir şeyi özlemekten de yorulabilirdi.