Mermer zemin, tavandaki kristal avizelerin ışığını yumuşak bir şekilde yansıtıyordu. Boğaz'a açılan geniş pencerelerin ardında İstanbul'un ışıkları suya düşüyor, sanki şehrin kendisi de bu geceye eşlik ediyordu. Orkestra alçak sesle çalıyordu zira hiçbir şey yüksek sesle olmuyordu bu salonda; her şey ölçülüydü. Demirhan Jewelry'nin yeni butiğinin açılışı, sezonun en konuşulan davetiydi. Şehrin en nüfuzlu aileleri, iş insanları, birkaç gazeteci ve fotoğrafçı, hepsi aynı ışıltılı havayı soluyordu.
Lâl, vitrinlerin arasında dolaşıyor, son detayları gözden geçiriyordu. Her taşın yerini biliyordu. Her davetlinin adını. Akışın her saniyesini. Sorumluluk taşıdığı belliydi. Omuzlarında değil, duruşunda.
Vitrinin ortasında, özel ışıklandırılmış bir bölmede, gecenin asıl parçası duruyordu: bir kolye. Zincirin ucunda, elmas ve siyah oniksten işlenmiş küçük bir figür, bir piyon. Marka logosunun resmi olmayan, ama herkesin tanıdığı sembolü.
Lâl bir an durup ona baktı. Sabır. Disiplin. Strateji. Onun için bu figür bunları temsil ediyordu.
"Her şey yolunda mı?"
Selim'in sesi, arkasından, her zamanki gibi sakindi. Yüksek sesle konuşmaya hiç ihtiyacı olmamıştı, insanlar zaten dinlerdi.
"Yolunda, baba."
Bir sessizlik. Sonra:
"Aferin."
Tek kelime. Salonu dolduran onlarca konuğun arasında, kimse bu kelimeye bir anlam yüklemezdi. Ama Lâl için bu, gecenin en önemli anıydı. Babası onu değerlendiriyordu, her zaman değerlendiriyordu. Bir kız evlat olarak değil; bir gün bu her şeyi devralacak biri olarak.
Selim başka konuklara doğru uzaklaştı, elini sıkacak, gülümseyecek, birkaç kelime edecek. Hep aynı ölçülü tavırla.
Salonun öbür ucunda, Nesrin bir grup kadınla sohbet ediyordu. Gülüşü kusursuzdu, sesi yumuşaktı. Ama gözleri, konuşma arasında, sık sık Selim'e kayıyordu. Korkuyla değil. Daha çok, bir şeyin ne zaman değişebileceğini bilen birinin dikkatiyle.
Bir an, bakışları Lâl'e döndü. Kısa bir bakış. Sıradan bir anne bakışı gibi görünüyordu, ama içinde bir şey vardı, tam olarak ne olduğu belli olmayan bir şey. Lâl bunu fark etti, ama üzerinde durmadı. Annesinin bakışları hep böyleydi.
Lâl ailenin işlerini biliyordu, ya da bildiğini sanıyordu. Bazı konular hiç açık konuşulmazdı. Bazı sorular hiç sorulmazdı. Bazen biri, çevrelerinden sessizce kaybolurdu ve bir daha adı anılmazdı. Babası bütün bunlara sadece "iş" derdi.
Lâl bunu, güçlü ailelerin sert gerçeği olarak görüyordu. Sorgulamıyordu.
Salonun kapısı hafifçe açıldı. Kimse fark etmedi, davetli akışı zaten sürekliydi. Ama Lâl, gözünün ucuyla, içeri giren bir adamı gördü.
Sıradan görünüyordu. Ne çok iyi giyimliydi, ne de göze batacak kadar sıradan. Salonu taradı. Merakla değil, dikkatle. Sanki bir şey arıyormuş gibi, ama aceleye gerek duymadan.
Bakışları bir an Lâl'de durdu. Sonra, vitrindeki piyon figürüne kaydı.
Lâl'in de bakışları ona döndü. Ne bir gülümseme, ne bir selam. Sadece bir an, iki yabancının birbirini fark ettiği bir an.
Lâl, kolyeye baktı. Elmas piyon, ışıkta hafifçe parlıyordu.
Neden hâlâ o bakışı düşünüyordu, bilmiyordu.