İçeriğe geç

Yokluğun Sureti

Fotoğrafı sabaha kadar elimden bırakamadım.

Kadının yüzü silinmişti ama artık orada bir şey olduğunu biliyordum. Mürekkebin altında kalan çizgiler, sanki kâğıdın içinden dışarı çıkmaya çalışıyordu. Her baktığımda başka bir ayrıntı görüyordum. Bir çene çizgisi, yanağın belli belirsiz kıvrımı, gözlerin bulunması gereken yerde birbirine yaklaşan iki karanlık leke…

Yüzü hatırlamıyordum.

Ama yüzsüzlüğü tanıyordum.

İnsan bazen hiç görmediği bir şeyden korkabilirdi. Bazen de bir şeyi tanıdığı hâlde neden tanıdığını hatırlayamazdı.

Ben ikinci türden bir korkunun içindeydim.

“Neris?”

Sesim odada yankılandı.

Cevap gelmedi.

Fotoğrafı yatağın üzerine bıraktım. Bir süre sonra göğsümdeki ikinci ritim hafifçe hızlandı.

“Beni duyuyor musun?”

“Duyuyorum.”

“Dün gece ne olduğunu hatırlıyor musun?”

“Bir kısmını.”

“Kadının sesini mi?”

“Hayır. Ondan önceki şeyi.”

Kaşlarımı çattım.

“Neymiş o?”

Neris'in sesi uzaklaştı.

“Bir odanın kokusunu hatırlıyorum.”

“Nasıl bir oda?”

“Islak duvarlar. Eski ilaçlar. Bir de yanık kâğıt kokusu.”

“Orada mıydın?”

“Bilmiyorum.”

“Peki kadın?”

Uzun bir sessizlik oldu.

“Onun sesini hatırlamıyorum, Veyra.”

“Az önce bir şey hatırladığını söyledin.”

“Sesini değil. Beni çağırışını.”

Bir an duraksadım.

“Adını mı söylüyordu?”

Neris cevap vermedi.

Sonra çok kısık bir sesle konuştu:

“Benim adımı söylemiyordu.”

Sevran'ı arşivin girişinde buldum. Önünde birkaç dosya vardı. Beni görünce başını kaldırdı.

“Fotoğrafı getirdin mi?”

Cevap vermeden fotoğrafı masaya bıraktım.

Sevran dikkatle inceledi. Özellikle kadının yüzünün silindiği bölgeye uzun süre baktı.

“Bir şey fark ettin mi?” diye sordum.

“Hayır.”

“Dün gece yüzü değişmişti.”

“Nasıl?”

“Daha önce yalnızca siyah bir leke vardı. Şimdi çizgiler oluşmuş.”

Sevran fotoğrafı ışığa doğru kaldırdı.

“Bu mürekkep sonradan sürülmüş.”

“Yani biri yüzünü bilerek silmiş.”

“Evet.”

“Kim?”

Sevran fotoğrafın arkasını çevirdi. Yazıyı tekrar okudu.

“Bu kadının kim olduğunu bilmiyorum. Ama bu işaretin nereden geldiğini biliyorum.”

Boynumdaki sembole dokundum.

“Nereden?”

“Eski araştırma binasından.”

“Ne araştırma binası?”

Sevran dosyalarını topladı.

“Moraeth'in çalıştığı yer.”

“Annem orada mı çalışıyordu?”

“Bir dönem.”

“Bunu neden daha önce söylemedin?”

“Çünkü orada yaşananların çoğu hiçbir zaman kayıtlara geçmedi.”

“Öyleyse şimdi gidiyoruz.”

Sevran bana baktı.

“Orası yıllardır kapalı.”

“Bunun beni durduracağını mı düşünüyorsun?”

Başını hafifçe eğdi.

“Hayır. Ama orada bulacağımız şeylerin seni nasıl etkileyeceğini bilmiyorum.”

Fotoğrafı çantama koydum.

“Ben de artık hiçbir şeyin beni nasıl etkileyeceğini bilmiyorum.”

Araştırma binası, yerleşimin dışında, eski taş yolun sonunda bulunuyordu.

Buraya daha önce hiç gelmemiştim. Bina, çevresindeki ağaçların arasında neredeyse görünmez hâle gelmişti. Dış cephesindeki sıvalar dökülmüş, pencerelerin çoğu tahtalarla kapatılmıştı. Giriş kapısının üzerinde paslanmış bir tabela asılıydı.

Yazılar güçlükle okunuyordu.

MORAETH ARAŞTIRMA VE GÖZLEM MERKEZİ

Kapının önünde durdum.

“Burası hastane miymiş?”

“Başlangıçta.”

“Sonra?”

Sevran kapının kilidine baktı.

“Sonra buraya getirilen insanların neden aynı şeyleri anlattığını araştırmaya başladılar.”

“Nasıl şeyler?”

“Hiç tanımadıkları insanların hayatlarını hatırladıklarını söylüyorlardı. Bazıları çocukken hiç gitmedikleri evleri tarif ediyor, bazıları da henüz doğmamış çocukların isimlerini biliyordu.”

“Bunları neden hastalık olarak değerlendirmediler?”

“Değerlendirdiler. Uzun süre öyle düşündüler.”

“Peki neden vazgeçtiler?”

Sevran kilidi zorlayarak açtı.

“Çünkü aynı hatıraları birbirlerinden bağımsız insanlar anlatmaya başladı.”

Kapı ağır bir gıcırtıyla açıldı.

İçeri girdiğimizde eski bir ilaç kokusu yüzüme çarptı. Koridorun duvarları sararmıştı. Tavandaki lambaların bazıları yerinden çıkmış, kabloları aşağı sarkmıştı. Zeminde biriken tozun üzerinde yalnızca bizim ayak izlerimiz vardı.

Bina, terk edilmeden önce aceleyle boşaltılmış gibiydi.

Koridorun sonunda eski bir danışma masası duruyordu. Üzerindeki defterlerin sayfaları birbirine yapışmıştı. Masanın arkasındaki duvarda küçük bir pano vardı.

Pano üzerinde farklı tarihlerde çekilmiş fotoğraflar bulunuyordu.

Bazıları çocuklara, bazıları yetişkinlere aitti.

Hepsinin altında isimler yazıyordu.

Bazı isimlerin üzeri çizilmişti.

Bir fotoğrafın önünde durdum.

Küçük bir kız çocuğu, kameraya bakıyordu. Saçları omuzlarına dökülmüş, ellerini dizlerinin üzerine koymuştu. Fotoğrafın altında yalnızca bir tarih vardı.

İsim yoktu.

“Sevran.”

Yanıma geldi.

“Ne oldu?”

“Bu çocuk neden isimsiz?”

Fotoğrafı inceledi.

“Bilmiyorum.”

“Buradaki diğer herkesin adı var.”

Sevran panoya baktı.

“Belki de kaydı tamamlanmamıştır.”

Fotoğrafın köşesinde küçük bir numara vardı.

017

Numarayı zihnime kazıdım.

Koridorun devamında, duvarın üzerinde metal bir levha gördük.

HATIRLAMA BİRİMİ – KAYIT DIŞI

Kapının kolu kilitli değildi.

İçeri girdiğimizde geniş bir oda ile karşılaştık. Duvar boyunca dizilmiş dolaplar, ortada uzun bir masa ve masanın üzerinde eski dosyalar vardı. Pencerelerin önüne kalın perdeler çekilmişti.

Odanın diğer ucunda birkaç küçük yatak bulunuyordu.

Yatakların demir korkulukları vardı.

Birinin başucunda çocuklara ait renkli bir çizim asılıydı.

İki küçük insan el ele tutuşuyordu.

Birinin üzerinde V, diğerinin üzerinde N harfi vardı.

Çizimin altına çocuk el yazısıyla bir cümle yazılmıştı:

Birimiz hatırlarsa, ikimiz de döneceğiz.

İçimde bir şey yerinden oynadı.

“Neris…”

“Gördüm.”

“Bu çizimi sen mi yaptın?”

“Hatırlamıyorum.”

“Yataklar?”

“Bilmiyorum, Veyra.”

Neris'in sesi giderek zayıflıyordu.

“Burada bulunduğunu hatırlamıyor musun?”

“Hayır.”

Çizime biraz daha yaklaştım.

Kâğıdın sağ alt köşesinde başka bir yazı vardı. Çok daha küçük, neredeyse okunmayacak kadar silik.

O da bizimleydi.

“Kim?”

Cevap gelmedi.

Masadaki dosyaları incelemeye başladık.

İlk dosyada farklı kişilerin ifadeleri bulunuyordu. Bir kadın, hiç tanımadığı bir çocuğun doğum gününü ezbere bildiğini anlatmıştı. Başka bir kayıt, yıllar önce ölmüş bir adamın çocukluğuna ait anıları gören bir hastadan söz ediyordu.

Bazı ifadeler birbirine benziyordu.

Daha önce burada bulundum.

Bu evi tanıyorum.

Bu çocuk benim.

Ben bunu yaşamadım ama hatırlıyorum.

Bir dosyanın içinde Moraeth'in el yazısını gördüm.

Hatıralar bir bedenden diğerine geçmiyor. Aynı hatıra, farklı bedenlerde uyanıyor.

Altında bir not vardı:

Sorun hatırlayanların sayısı değil. Hatırlanan kişinin kim olduğu.

Sayfayı çevirdim.

Bir başka kayıt dikkatimi çekti.

Denek 017, kendisine ait olmayan anıları diğer deneklerden daha uzun süre koruyabiliyor. Hatıralar arasında herhangi bir bozulma gözlenmedi.

017.

Koridordaki isimsiz çocuk.

Dosyanın devamında başka bir bilgi yoktu. Sayfanın alt kısmı kesilmişti.

“Bu çocuk kim?” diye sordum.

Sevran dosyayı aldı.

“Bilmiyorum.”

“Yüzünü gördün mü?”

“Hayır.”

“Fotoğrafını bulmamız gerekiyor.”

Dolapların arasına yöneldim. Bir süre sonra alt çekmecelerden birinde eski bir kayıt defteri buldum.

İçinde personel isimleri ve görev tarihleri vardı.

Moraeth'in adı birkaç kez geçiyordu.

Son kaydında yanında başka bir imza bulunuyordu.

Sevran'ın yüzü birden değişti.

“Bu imzayı tanıyorum.”

“Kim?”

Defteri bana çevirdi.

İsim, Sevran'ın yıllar önce kendisine ilk ritüelleri öğreten adamın adıydı.

Bir süre ona baktım.

“Burada mı çalışmış?”

“Evet.”

“Bunu biliyor muydun?”

“Hayır.”

“Bana onu ilk ritüelde tanıdığını söylemiştin.”

“Tanıyordum.”

“Öyleyse neden burada olduğunu bilmiyordun?”

Sevran defteri kapattı.

“Çünkü bana hiçbir zaman buradan söz etmedi.”

“Belki de sana anlattığı şeylerin hepsi burada başladı.”

Sevran cevap vermedi.

Defterin son sayfasında adamın görev süresini gösteren bir tarih vardı.

Tarihin karşısında kırmızı kalemle yazılmış tek bir kelime bulunuyordu:

İlişik kesildi.

Ancak Sevran'ın anlattığına göre bu adam, onunla son karşılaştığında hâlâ çalışıyordu.

“Ne zaman öldüğünü biliyor musun?” diye sordum.

Sevran başını kaldırdı.

“Öldüğünü söylemedim.”

“Peki nerede?”

“Yıllar önce kayboldu.”

“Onu en son ne zaman gördün?”

Sevran'ın yüzü karardı.

“Veyra, buradan çıkmamız gerekiyor.”

“Hayır. Önce bana anlatacaksın.”

“Burada değil.”

“Yine mi?”

Sevran gözlerini kapattı.

“Onunla son karşılaştığımda bana bir şey söyledi.”

“Ne?”

“Bir gün birinin, kendisine ait olmayan bir geçmişi hatırlayacağını söyledi.”

Bir adım yaklaştım.

“Beni mi kastetti?”

“Bilmiyorum.”

“Beni tanıyor muydu?”

Sevran cevap vermedi.

Tam o sırada odanın diğer ucundan bir ses geldi.

Bir çekmece kapanmıştı.

İkimiz de aynı anda başımızı çevirdik.

Sesin geldiği dolaba yaklaştım.

Çekmece kendiliğinden açılmıştı. İçinde küçük bir ses kayıt cihazı ve birkaç makara vardı.

Cihazın üzerinde herhangi bir isim bulunmuyordu.

Yalnızca tarih.

Moraeth'in araştırma kayıtlarıyla aynı döneme aitti.

Cihazı elime aldım.

“Çalışır mı?”

Sevran makaranın durumunu kontrol etti.

“Bilmiyorum.”

Tam o sırada boynumdaki işaret ısındı.

Cihazın küçük ekranında bir ışık yandı.

Ardından makara dönmeye başladı.

Önce parazit sesi duyuldu.

Sonra bir kadın konuştu.

“Eğer bunu dinliyorsan, Moraeth yine başarısız olmuş demektir.”

Sevran bana baktı.

Kadının sesi sakin ama yorgundu. Sanki bu kaydı defalarca kaydetmiş, her seferinde söyleyeceklerini yeniden düşünmüştü.

“Beni geri getirmek için bir çocuk yarattı. Ama çocuk benim değildi.”

Kayıttan kısa bir nefes sesi geldi.

“Başlangıçta bunun işe yarayacağını düşündü. Hatıraların korunabileceğine, bir bedenin diğerini taşıyabileceğine inandı. Fakat bir şeyi anlamadı.”

Makara birkaç saniye takıldı.

Kadın yeniden konuştu.

“Bir insanı hatırlamak, onu geri getirmek değildir.”

Sevran cihazı kapatmaya çalıştı ama düğme çalışmadı.

Kadının sesi devam etti.

“Beni hatırlayan son kişi de öldüğünde, geriye yalnızca bir boşluk kalacaktı. Moraeth o boşluğu doldurabileceğini düşündü.”

Bir an sessizlik oldu.

Sonra kadın, ilk kez doğrudan birine sesleniyormuş gibi konuştu.

“Veyra…”

Kanım çekildi.

“Eğer beni duyabiliyorsan, annenin sana anlattığı doğum hikâyesinin hiçbir kelimesine inanma.”

Cihazdan keskin bir parazit sesi yükseldi.

Ardından kayıt sona erdi.

Bir süre kıpırdayamadım.

Sevran'ın yüzüne baktım.

“Beni nereden tanıyor?”

Sevran cevap veremedi.

“Benim adımı nereden biliyor?”

“Bilmiyorum.”

“Bu kaydı ne zaman yapmış?”

Sevran cihazı eline aldı.

“Bilmiyorum, Veyra.”

“Her şeyi bilmiyorsun zaten.”

Sesim beklediğimden daha sert çıkmıştı.

“Benim doğumumla ilgili ne biliyorsun?”

Sevran gözlerini benden kaçırdı.

“Bildiğim her şeyi sana anlattım.”

“Hayır. Bana hatırladıklarını anlattın. Bildiklerini değil.”

Bu kez cevap vermedi.

Binadan çıktığımızda hava kararmıştı.

Yol boyunca konuşmadık.

Sevran birkaç kez bana bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti. Ben de sormadım. Çünkü artık cevapların ne kadarının gerçeğe ait olduğunu bilmiyordum.

Eve döndüğümde doğrudan odama çıktım.

Fotoğrafı çantamdan çıkarıp masaya koydum.

Kadının yüzüne baktım.

Kayıttaki ses hâlâ kulaklarımdaydı.

Annenin sana anlattığı doğum hikâyesinin hiçbir kelimesine inanma.

“Neris?”

“Buradayım.”

“Sen de duydun.”

“Evet.”

“Kadını tanıyor musun?”

Uzun bir sessizlik oldu.

“Sesini…”

Neris duraksadı.

“Sesini daha önce duydum.”

“Ne zaman?”

“Hatırlayamıyorum.”

“Çocukken mi?”

“Bilmiyorum.”

Fotoğrafı elime aldım.

“Bana bir şey söyle. Sen bu kadın için mi doğdun?”

Neris'in sesi titredi.

“Bunu bilmiyorum.”

“Peki neden böyle söylediğini düşünüyorsun?”

“Çünkü onu gördüğümde…”

“Ne?”

“İçimde bir yer, ona ait olduğunu düşündüğüm bir şeyin eksik olduğunu hissediyorum.”

Fotoğrafı masaya bıraktım.

“Belki de hepimiz onun bir parçasıyız.”

Neris cevap vermedi.

Sonra odanın karanlığında başka bir ses yükseldi.

“Değilsiniz.”

Bir anda doğruldum.

Bu ses, daha önce duyduklarıma benzemiyordu. Ne Neris kadar yakındı ne de içimdeki diğer varlık kadar derin.

Sanki odanın içinden değil, çok uzakta bir yerden geliyordu.

“Sen kimsin?” diye sordum.

Cevap gecikmedi.

“Beni aramayı bırak.”

“Beni tanıyor musun?”

“Sen beni hiç tanımadın.”

“Öyleyse neden adımı biliyorsun?”

Kısa bir sessizlik.

“Çünkü adını ilk ben duydum.”

Göğsümdeki ikinci kalp hızlandı.

“Ne demek istiyorsun?”

Ses yeniden konuştu.

“Sen doğduğunda oradaydım.”

Gözlerimi kapatıp nefes almaya çalıştım.

“Sen kimsin?”

Bu kez cevap çok daha yakından geldi.

“Bunu sana annen söylemeliydi.”

O gece uyumadım.

Sabaha karşı fotoğrafı yeniden elime aldım. Kadının yüzündeki mürekkep, sanki kâğıdın içine doğru çekilmişti. Yüz hatları hâlâ belirsizdi ama artık tamamen boş değildi.

Kadının dudaklarını seçebiliyordum.

Bir şey söylemeye çalışıyordu.

Fotoğrafı ışığa yaklaştırdım.

Dudaklarının biçimi tek bir kelimeye benziyordu.

Hatırla.

Arkasını çevirdiğimde yeni bir yazı gördüm.

Daha önce orada yoktu.

Beni hatırlayan son kişi, beni hiç tanımadı.

Altında küçük bir imza vardı.

Moraeth.

Bir süre yazıya baktım.

Sonra içimdeki ses yeniden konuştu.

“Veyra…”

Bu kez Neris'ti.

“Efendim?”

“Ben bu sesi biliyorum.”

“Kadının sesini mi?”

“Evet.”

“Kim olduğunu hatırladın mı?”

Neris'in cevabı neredeyse duyulmayacak kadar alçaktı.

“Hayır.”

Bir an durdu.

“Ama sanırım ben onun için doğdum.”

Fotoğrafı masaya bıraktım.

Odanın köşesindeki karanlığa baktım.

Orada kimse yoktu.

Yine de birinin beni izlediğinden emindim.

Sonra o ses yeniden duyuldu.

“Sonunda…”

Bir nefes.

“Beni hatırlayacak biri kaldı.”

Ve ilk kez, içimdeki bütün sesler sustu.

Çünkü o an anladım:

Beni bekleyen şey, geçmişimden geri dönmüyordu.

Ben, onun geçmişine doğru doğuyordum.