İçeriğe geç

Sürü Riski

“Sakın.”

Bu, neredeyse fısıltı bile değildi. Bir emirdi; daha doğrusu, düşünmeye fırsat bırakmayan bir refleks.

Yukarıdan geçen şey bir gölge değildi. Ay ışığı kesilmişti. Sanki gökyüzünün üzerine devasa bir şey örtülmüş, orman bir anlığına başka bir dünyanın altında kalmıştı.

Sonra orman sustu.

Böceklerin sesi kesildi. Yapraklar kıpırdamadı. Rüzgâr bile çekilmiş gibiydi. Doğa, bir şeyin geçmesini bekliyordu.

Veyra başını kaldırmadan fısıldadı:

“Bu… ne kadar büyük?”

Sevran cevap vermedi. Yalnızca çenesindeki kas gerildi. Sorunun cevabını biliyor gibiydi ama onu söylemek istemiyordu.

Toprağın altından gelen derin titreşim yeniden duyuldu. Bu kez düzensiz bir sarsıntı değildi. Ritmi vardı.

DUM.

Kısa bir duraksama.

DUM.

Bir adım.

Toprak yalnızca sallanmadı; sanki yerinden oynayıp yön değiştirdi. Küçük taşlar yamaçtan aşağı yuvarlandı, ağaç kökleri gerildi. Veyra’nın dizleri boşaldı. Sevran onu düşmeden yakaladı. Bu kez hareketinde sertlik yoktu; eli, düşünmeden uzanmıştı.

Ve ilk kez Sevran geri çekildi.

Yalnızca yarım adım.

Veyra bunu fark etti.

“Korktun.”

Sevran hemen cevap vermedi. Sonra çok alçak bir sesle konuştu:

“Onunla karşılaşanlar ikiye ayrılır.”

Bir an durdu.

“Kaçanlar ve ölenler.”

Veyra’nın dudakları titredi.

“Sen hangisisin?”

“Henüz karar vermedim.”

Avcı hâlâ önlerinde duruyordu ama artık saldırmıyordu. Başını eğmiş, dinliyordu. Sonra yavaşça geri çekildi. Bir adım, ardından bir adım daha… Gözlerini Veyra’dan ayırmıyordu ama uzaklaşıyordu.

Anne yaklaşıyordu.

Ve av artık ona aitti.

Veyra bunun ne anlama geldiğini anlayınca içi buz kesti.

“Beni ona bırakıyor.”

Sevran itiraz etmedi. Çünkü Veyra haklıydı.

Yakınlarda bir dal kırıldı. Ama çıkan ses, küçük bir dalın kırılmasına benzemiyordu. Ağaç gövdesiyle birlikte eğildi, ardından ağır ağır yeniden doğruldu. Sanki görünmeyen, çok büyük bir şey ona sürtünüp geçmişti.

Veyra daha fazla dayanamadı.

“Ne o?!”

Sevran ilk kez bağırdı.

“KOŞ!”

Bu kez gerçekten koştular. Arkalarına bakmadılar. Çünkü bazı şeyleri görmek, insanın aklında geri döndürülemeyecek bir yarık açabilirdi.

Koşarken Veyra bir şey fark etti. Anne onları doğrudan kovalamıyordu. Onları bir yöne sürüyordu.

Sağa kaçtılar; önlerinde bir ağaç devrildi. Sola yöneldiler; toprak ayaklarının altında çöktü. Sevran dişlerinin arasından küfretti.

“Bizi sürüyor.”

Veyra nefes nefese sordu:

“Nereye?”

Sevran çevresini taradı. Sonra bakışları bir noktada sabitlendi.

“Suya.”

Veyra ne demek istediğini anlayamadı.

“Ne?”

“Kokumuzu kaybettirir.”

Ağaçlar seyrekleşti. Karanlığın içinde ay ışığını yakalayan bir parıltı belirdi. Önlerinde geniş bir dere, belki de küçük bir nehir uzanıyordu. Akıntı güçlüydü. Su soğuk ve tehlikeli görünüyordu.

Ama yaşamak da tehlikeliydi.

Sevran hiç durmadan suya girdi. Veyra kıyıda bir an tereddüt etti, ardından peşinden atladı. Soğuk bacaklarına vurunca nefesi kesildi.

“Çok soğuk!”

“İyi.” Sevran akıntıya karşı ilerlemeye çalışıyordu. “Isımızı da gizler.”

Tam o sırada arkalarında yeni bir ses yükseldi. Bu kez bir adım değildi. Ağır bir sürtünmeydi; devasa bir şeyin derisinin ağaç gövdelerine değerek ilerlediğini düşündüren, uzun ve boğuk bir ses.

Veyra kendini tutamadı. Başını çevirdi.

Yalnızca yarım saniye baktı.

Ve gördü.

Belirgin bir biçimi yoktu. Sınırları seçilemiyordu. Karanlığın içinde birbiri üzerine binen uzuvlar, birbirinden bağımsızmış gibi hareket eden parçalar ve insan zihninin tek bir beden olarak kavrayamadığı yanlış bir siluet vardı. Ağaçların yarısına kadar yükseliyordu.

Sevran onu suyun içine doğru çekti.

“Sana bakma dedim!”

Sesindeki öfke, öfke değildi. Korkuyordu.

Ardından fısıldadı:

“Artık seni işaretledi.”

Veyra dondu.

“Ne demek bu?”

“Seni, içindekileri doğuracak bir beden olarak görüyor.”

Nehir bir anda daha soğuk geldi.

Anne kıyıya ulaştı ama suya girmedi. Olduğu yerde durdu. Bu, peşlerinden gelmesinden daha korkutucuydu. Başını eğmiş, onları izliyordu. Sabırla. Acele etmeden.

Sanki ne olacağını biliyordu.

İnsan yorulurdu. Üşürdü. Bir noktada hata yapardı.

Sevran akıntıya bakarak konuştu:

“Su boyunca ilerleyeceğiz.”

“Ne kadar?”

“Bayılana kadar değil, umarım.”

Veyra’nın bedeni soğuktan titrerken boynunda bir sıcaklık hissetti. Buz gibi suyun içinde, derisinin altında sıcak bir nokta vardı.

Elini boynuna götürdü. Parmakları kabarıklığa değince durdu.

Deri hafifçe yükselmişti. Nabız gibi atıyordu.

Sevran da fark etti. Veyra’nın elini yakalayıp boynuna baktı. Yüzünün rengi çekildi. Daha önce de korkmuştu ama bu kez korkusu dışarıdaki yaratığa değil, Veyra’nın kendisine yönelmişti.

Elini izin çevresinde tuttu. Sanki dokunmayı bırakırsa bir şey uyanacaktı.

Veyra fısıldadı:

“Bu nedir?”

Sevran hemen cevap vermedi. Su beline kadar yükselmişti; akıntı dizlerine çarpıyordu. Ay ışığı dalgaların üzerinde kırılıyor, çevrelerindeki her şeyi titretiyordu. En çok da Sevran’ın nefesi titriyordu.

Sonunda konuştu:

“Bu bir yara izi değil.”

Bir an durdu.

“Bir işaret.”

“Ne zaman oldu?”

Sevran’ın yüzü gerildi.

“Hatırlamıyorsan…” Durdu. “Uyurken olmuş olabilir.”

Veyra’nın zihni geçmişe döndü. Kulübeyi, tüneli, evi ve ormanı düşündü. Hayır. Daha eski bir anı vardı; bütün bunların başlangıcından önce.

Gözleri büyüdü.

“Arabada…”

Sevran ona baktı, devam etmesini bekledi.

“Camda adımı yazmıştı.”

Sevran’ın çenesi kilitlendi. Bunun ne anlama gelebileceğini kavramıştı. Anne, Veyra’yı ilk gördüğü anda seçmiş olabilirdi.

Su birden yükseldi. Akıntı sertleşince Sevran refleksle Veyra’yı kendine çekti. Ancak zihni artık başka yerdeydi. Parçaları birleştiriyor, hesabını yeniden yapıyordu.

“Bu yüzden…” diye mırıldandı.

Veyra koluna tutundu.

“Ne yüzden?”

Sevran gözlerini bir saniyeliğine kapattı. Açtığında saklamıyordu artık.

“Avcılar aç oldukları için saldırır.”

Durdu.

“Anne ise seçer.”

Veyra’nın sesi inceldi.

“Neden ben?”

Sevran bu kez doğrudan ona baktı.

“Bazı bedenler dayanır.”

Bu cümleyi daha önce de söylemişti ama şimdi anlamı değişmişti.

Veyra’nın aklına İlyra geldi.

“İlyra dayanamadı mı?”

Sevran başını iki yana salladı.

“Dayandı. Ama onu çok geç buldular.”

Veyra, İlyra’nın yaşadıklarını düşündü. Bir zamanlar yanında yürüyen, konuşan, gülen arkadaşı şimdi geride kalmıştı. Bir beden olarak seçilmekle, seçilene dönüşmek arasında ne kadar fark vardı?

“Neris?” diye sordu.

“Taşıyamazdı.”

Veyra’nın boğazı düğümlendi.

“Tavren?”

Sevran’ın bakışları karardı.

“Erkekler genellikle kabuk olur.”

Veyra anlamadı.

“İçindekileri koruyan ilk katman,” diye açıkladı Sevran. “Sonra parçalanırlar.”

Suyun sesi büyüdü ama söylediklerinin ağırlığını bastıramadı.

Veyra’nın zihni tek bir soruya kilitlendi.

“Peki ben neden hâlâ benim?”

Sevran’ın cevabı gecikmedi. Sanki bu soruyu bekliyordu.

“Çünkü henüz başlamadı.”

Soğuk ve keskin bir sessizlik aralarına yerleşti.

Kıyıdan yeniden sürtünme sesi geldi. Anne hâlâ onları izliyordu. Suya girmemişti ama gitmemişti de. Artık kovalamıyor gibiydi. Bekliyordu.

Sevran bunu fark edince sesi daha da alçaldı.

“Bizi kovalamıyor.”

Veyra ona baktı.

“Neden?”

“Çünkü nereye gittiğimizi biliyor.”

Akıntı onları nehrin kıvrıldığı bir yere taşıdı. Ağaçlar sıklaştı, ay ışığı azaldı ve karanlık derinleşti. Sevran durup Veyra’nın boynuna yeniden baktı.

İşaret hâlâ atıyordu. Nabza benziyordu ama kalp ritmiyle aynı değildi. Daha yavaş, daha derindi.

Sevran’ın sesinde bu kez korkudan daha ağır bir şey vardı.

“Duyuyor musun?”

Veyra dondu.

“Neyi?”

“Çağrıyı.”

Veyra başını sallamak üzereydi ama sonra durdu. Suyun altında ince bir titreşim hissediyordu. Çok uzakta atan bir kalbin sesi gibiydi.

Ama o kalp ona ait değildi.

Gözleri doldu.

“İçimde mi?”

Sevran cevap vermedi.

Veyra yutkundu.

“Beni neden öldürmüyor?”

“Çünkü sen…”

Sevran’ın sesi bir an takıldı. Söylemekte zorlanıyordu.

“Geleceksin.”

Veyra bunun ne anlama geldiğini soramadan Anne ilk kez bir ses çıkardı. Bu bir kükreme değildi. Uzun, yankılı ve çok düşük frekanslı bir titreşimdi; bir çağrı.

Orman cevap verdi.

Uzaklardan, birbirinden farklı iki ya da üç titreşim daha yükseldi. Sesler suyun üzerinden geçip ağaçların arasında kayboldu.

Sevran’ın yüzü sertleşti.

“Burada kalamayız.”

“Nereye gidiyoruz?”

Sevran karanlığın içine baktı.

“Eskilerin olduğu yere.”

Veyra kaşlarını çattı.

“Kim onlar?”

“Onlardan kurtulanlar.”

Akıntı onları gecenin daha karanlık bir yerine taşırken Veyra yeniden boynuna dokundu. İşaret artık yalnızca atmıyordu. Derisinin altında hafifçe hareket ediyordu; sanki bir yön arıyor, bir yere ulaşmaya çalışıyordu.

Ve Veyra o an anladı.

Anne onu yalnızca takip etmiyordu.

İçeriden de bulabilirdi.