İçeriğe geç

Sessizliğin Ağırlığı

Veyra uyandığında ilk fark ettiği şey sessizlik oldu.

Ne duvarların arasından gelen fısıltılar vardı ne de göğsünün derinliklerinde dolaşan o tanıdık ses. Bir süredir ilk kez kendi nefesini duyabiliyordu.

Yavaşça gözlerini açtı.

Tavan alçaktı. Taşların arasındaki ince çatlaklardan solgun bir ışık sızıyordu. Nerede olduğunu anlaması birkaç saniye sürdü. Ardından önceki gece yaşananlar zihnine doluştu.

Yatağın üzerinde biriken beyaz parçalar.

Avucunun içine düşen küçük diş.

Sevran'ın itirafı.

Ve Othrys'in yüzündeki korku.

Veyra doğrulmaya çalıştı. Göğsünde hafif bir ağrı vardı. Elini kaburgalarının üzerine koydu. Derisinin altında herhangi bir hareket hissetmedi.

Yine de rahatlayamadı.

Çünkü artık bedeninin sessizliğine güvenmiyordu.

Bir süre ellerine baktı. Parmaklarını tek tek hareket ettirdi. Her birinin kendisine ait olduğunu doğrulamaya çalışıyordu.

İnsan kendi bedeninden ne zaman şüphe etmeye başlardı?

Veyra bunun cevabını bilmiyordu.

Yalnızca bir zamanlar bedeninin kendisine ait olduğunu düşünmenin ne kadar kolay olduğunu hatırlıyordu.

Kapının dışından ayak sesleri geldi.

Sevran içeri girdiğinde elinde küçük bir kap vardı. İçinde su ve birkaç parça ekmek bulunuyordu.

“Uyandın.”

Veyra başını salladı.

Sevran kabı yatağın yanındaki taş çıkıntının üzerine bıraktı.

“Bir şeyler yemelisin.”

“İstemiyorum.”

“Dünden beri doğru düzgün bir şey yemedin.”

Veyra ona baktı.

“Dün bedenimden bir şeyler çıkıyordu. Bugün kahvaltı etmemi mi istiyorsun?”

Sevran cevap vermedi.

Veyra bakışlarını yeniden ellerine indirdi.

“Burada ne kadar zamandır kalıyorum?”

“Birkaç saat.”

“Dışarıda ne var?”

“Şimdilik sakin.”

“Şimdilik.”

Sevran başını hafifçe eğdi.

Veyra yatağın kenarından ayaklarını sarkıttı.

“Beni dışarı çıkar.”

“Henüz dinlenmelisin.”

“Beni buradan çıkar, Sevran.”

Adam bir süre ona baktı. Sonunda kapıya yöneldi.

“Gel.”

Taş odadan çıktıklarında Veyra daha önce görmediği uzun bir koridora girdi.

Koridorun duvarları diğerlerinden farklıydı. Buradaki taşlar daha eski, daha koyu ve düzensizdi. Bazı bölümlerde taşların arasına ahşap parçalar yerleştirilmişti. Duvar boyunca uzanan paslı demir lambaların çoğu yanmıyordu.

Yerde eski ayak izleri vardı.

Bazıları tozun altında neredeyse tamamen kaybolmuştu.

Veyra yürürken çevresine bakındı.

“Burası neresi?”

“Eski bölüm.”

“Ne için kullanılıyordu?”

“Önceden revir ve arşiv olarak kullanılırdı.”

“Önceden?”

Sevran cevap vermedi.

Koridorun sonundaki kapıyı açtı.

İçeride uzun, dar bir oda vardı. Duvar boyunca sıralanmış demir yatakların üzerindeki ince şilteler sararmıştı. Bazılarının ayaklarında paslı zincirler duruyordu. Pencerenin önündeki perdeler çürümüş, kumaşları yer yer kopmuştu.

Odanın ağır kokusu Veyra'nın burnunu sızlattı.

Eski ilaçlar, rutubet ve uzun süre havalandırılmamış kumaşlar…

Bir zamanlar burada insanların iyileşmeyi beklediğini düşündü.

“Burada kimler kalıyordu?”

“Yaralananlar.”

“Kim tarafından yaralanıyorlardı?”

Sevran yatağın kenarındaki tozu eliyle sildi.

“Bazen dışarıdakiler tarafından. Bazen de içeridekiler tarafından.”

Veyra'nın bakışları zincirlere kaydı.

“Yaralı insanlar neden yatağa zincirlenirdi?”

Sevran bir an durdu.

“Her yaralanan insanı iyileştirmek mümkün değildi.”

Bu cevap Veyra'yı rahatsız etti.

Yataklardan birinin başucunda küçük bir isim levhası vardı. Üzerindeki yazı neredeyse silinmişti.

Veyra parmaklarını levhanın üzerinde gezdirdi.

Moraeth.

İsmi görünce Sevran'a döndü.

“Bu isim…”

“Biliyorum.”

“Moraeth burada mı kaldı?”

Sevran levhaya baktı.

“Bir zamanlar.”

“Ne zaman?”

“Çok uzun zaman önce.”

Veyra'nın zihninde annesinin yüzü belirdi.

Moraeth.

Onu her hatırlamaya çalıştığında zihninde beliren boşluk, artık yalnızca unutulmuş bir anı gibi görünmüyordu.

Sanki biri o boşluğu özellikle bırakmıştı.

“Burada ne olmuş?”

Sevran kapıya yöneldi.

“Arşivi görmek istiyordun, değil mi?”

Veyra onun soruyu cevapsız bıraktığını fark etti.

Ama bu kez peşinden gitmeyi seçti.

Arşiv, revirin bitişiğindeki küçük bir odaydı.

Kapısı ağır ahşaptandı. Üzerindeki metal tokmak kararmış, kapının alt kısmı nemden şişmişti.

Sevran kapıyı açtığında içeriden kuru kâğıt ve toz kokusu yükseldi.

Oda beklediğinden büyüktü.

Duvar boyunca uzanan raflarda kalın defterler, eski kitaplar ve kumaşlara sarılmış tomarlar bulunuyordu. Bazı rafların önüne taş parçaları yığılmıştı. Yerdeki kâğıtların üzerinde ayak izleri vardı.

Veyra yavaşça içeri girdi.

“Bütün bunlar ne?”

“Burada kayıtlar tutulurdu.”

“Ne kayıtları?”

“Ayinler. Hastalıklar. Doğumlar. Kaybolanlar.”

Veyra son kelimeye takıldı.

“Kaybolanlar?”

Sevran başını salladı.

“Burada olan herkesin kaydı tutulurdu.”

Veyra raflara yaklaştı.

Defterlerin sırtlarında tarihler vardı. Bazıları çok eskiydi. Bazılarının üzerine siyah mürekkeple işaretler çizilmişti.

Bir tanesini çekip açtı.

İlk sayfada uzun bir liste bulunuyordu. İsimlerin yanında tarihler ve kısa notlar vardı.

Bazı isimlerin üzeri çizilmişti.

Bazılarının yanına aynı sembol işlenmişti.

Veyra sayfaları çevirdi.

Bir isimde durdu.

Kendi soyadı.

Bir an yanlış gördüğünü düşündü. Gözlerini ovuşturdu, sonra yeniden baktı.

İsim oradaydı.

Altında bir tarih yazıyordu.

Doğumundan yıllar öncesine ait bir tarih.

Veyra'nın parmakları sayfanın kenarını sıktı.

“Sevran.”

Adam yanına geldi.

“Ne oldu?”

Veyra defteri ona gösterdi.

“Bu benim soyadım.”

Sevran'ın bakışları satıra indi.

“Evet.”

“Burada ne arıyor?”

Sevran cevap vermedi.

Veyra sayfanın altındaki notu okumaya çalıştı. Mürekkep dağılmıştı. Yalnızca birkaç kelime seçilebiliyordu.

İlk bağ…

Geri kalanı silinmişti.

“Bunu biliyor muydun?”

Sevran defteri kapatmadı.

“Bazı kayıtları görmüştüm.”

“Beni ilgilendirdiğini neden söylemedin?”

“Çünkü ne anlama geldiğini bilmiyordum.”

Veyra acı bir gülümsemeyle başını salladı.

“Sen hiçbir şeyi bilmiyorsun, değil mi?”

Sevran ona baktı.

“Bilmediğim şeyler var.”

“Peki bildiklerin?”

“Onları da sana anlatmam için doğru zamanı bekledim.”

Veyra defteri kapattı.

“Doğru zaman diye bir şey yok, Sevran. Sadece söylemeye cesaret edemediğin şeyler var.”

Adamın yüzünde bir değişiklik olmadı.

Ama gözleri kısa bir anlığına başka bir yere kaydı.

Veyra bunu fark etti.

Bir süre sonra Sevran arşivden çıktı.

Veyra onu durdurmadı.

Yalnız kalmak istiyordu.

Rafların arasında dolaşırken daha ince, deri kaplı bir defter buldu. Diğerlerinden farklı olarak üzerinde tarih bulunmuyordu. Yalnızca kapağına işlenmiş eski bir sembol vardı.

Veyra sembolü tanıdı.

Boynunda beliren işaretin aynısıydı.

Defteri açtı.

İlk sayfada tek bir cümle yazıyordu.

İlk bağ, doğumla kurulmaz. Hatırlanmayla tamamlanır.

Veyra cümleyi birkaç kez okudu.

Hatırlanmayla tamamlanır.

Bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu. Fakat sözlerin göğsünde bir yere dokunduğunu hissetti.

Sayfayı çevirdi.

Sonraki sayfalarda ritüellerin nasıl gerçekleştirildiğine dair çizimler ve kısa notlar bulunuyordu. Bazı çizimlerde insanlar taş dairelerin içinde diz çökmüş, bazılarında ellerini göğüslerine bastırmıştı.

Bir sayfanın kenarına küçük bir not düşülmüştü:

Beden, hatırlanmayan şeyleri de saklar.

Veyra'nın midesi kasıldı.

32. bölümde yatağın üzerinde gördüğü parçalar gözünün önüne geldi.

Hatırlayamadığı şeylerin bedeninden çıkması…

Defteri kapatmak üzereyken son sayfalardan birinde üç isim gördü.

Othrys.

Sevran.

Moraeth.

İsimlerin yanına küçük işaretler konulmuştu. Üçü de farklı sembollerle eşleştirilmişti.

Veyra sayfanın devamına baktı.

Dördüncü bir isim için boşluk bırakılmıştı.

Fakat boşluk tamamen temiz değildi.

Kâğıdın üzerinde silinmiş mürekkebin oluşturduğu ince izler bulunuyordu.

Veyra parmağını satırın üzerinde gezdirdi.

Bir süre sonra harfler seçilmeye başladı.

N.

E.

R.

İsim yavaşça belirginleşti.

Neris.

Veyra defteri elinde tutarak hareketsiz kaldı.

Arkasından bir ses geldi.

“Onu bulmaman gerekiyordu.”

Othrys kapının önünde duruyordu.

Yüzü yorgundu. Gözleri Veyra'nın elindeki deftere takılmıştı.

“Bu defter nereden çıktı?”

“Buradaydı.”

Othrys içeri girdi.

“Onu yerine koy.”

“Hayır.”

“Veyra.”

“Bu kez hayır.”

Veyra defteri masanın üzerine bıraktı ve babasına döndü.

“Burada adın yazıyor. Sevran'ın adı yazıyor. Annemin adı yazıyor. Neris'in adı yazıyor. Bunların hepsi ne anlama geliyor?”

Othrys gözlerini defterden ayırmadı.

“Bazı şeylerin kayıt altına alınması gerekiyordu.”

“Ne gibi?”

“Yapılanların.”

“Kim yaptı?”

Othrys cevap vermedi.

Veyra ona doğru yaklaştı.

“Sen mi?”

Othrys başını kaldırdı.

“Her şey benimle başlamadı.”

“Benimle mi başladı?”

Bu soru karşısında Othrys'in yüzü değişti.

Veyra devam etti.

“Ben doğmadan önce soyadım burada yazıyordu. Ben doğmadan önce bir şeyler olmuş. Neden?”

Othrys'in bakışları bir süre kızının yüzünde kaldı.

“Çünkü senin doğumun bir başlangıç değildi.”

Veyra'nın kalbi hızlandı.

“Ne demek bu?”

Othrys, defterin üzerindeki sembole baktı.

“Bazen insanlar bir şeyin doğmasını bekler. Bazen de zaten var olan bir şeyin yeniden dönmesini.”

Veyra'nın boğazı kurudu.

“Ben neyin dönüşüyüm?”

Othrys cevap vermedi.

Veyra bir adım daha yaklaştı.

“Baba, ben kimim?”

Othrys'in yüzündeki sertlik dağıldı.

İlk kez, kızının karşısında ne söyleyeceğini bilmeyen yaşlı bir adam gibi görünüyordu.

“Sen benim kızımsın.”

Veyra'nın gözleri doldu.

“Bunu biliyorum. Ama artık bu cevap yetmiyor.”

Othrys başını eğdi.

“Biliyorum.”

“Peki Neris kim?”

Othrys'in parmakları istemsizce titredi.

“Bunu sana anlatamam.”

“Hatırlamıyor musun, yoksa anlatmak mı istemiyorsun?”

Othrys uzun süre sustu.

Sonunda çok yavaş konuştu.

“İkisi de.”

Veyra arşivden çıktığında koridorun diğer ucunda Sevran'ı gördü.

Duvara yaslanmış, ellerini birleştirmişti. Veyra'yı görünce doğruldu.

“Babanla konuştun mu?”

“Evet.”

“Ne söyledi?”

“Her zamanki gibi hiçbir şey.”

Sevran başını eğdi.

Veyra yanına geldi.

“Bana bir şey anlatacağını söylemiştin.”

“Evet.”

“Öyleyse anlat.”

Sevran koridorun sonundaki pencereye baktı. Dışarıda ağaçların tepeleri görünüyordu. Rüzgâr, dalları birbirine sürtüyordu.

“Bu ayinleri ilk öğrendiğimde senden çok daha gençtim.”

Veyra bekledi.

“Bana öğreten kişi, bunların bir inanç meselesi olmadığını söylerdi. İnsanların korkularından doğan şeyler olduğunu anlatırdı.”

“Kimdi?”

“Adını söylemeyeceğim.”

Veyra kaşlarını çattı.

“Yine mi sır?”

“Hayır. Çünkü o kişinin adını söylemek, onu yeniden çağırabilir.”

Veyra bir süre ona baktı.

“Bu dünyada herkes bir ismi söylemekten korkuyor.”

Sevran'ın gözleri Veyra'ya döndü.

“Bazı isimler yalnızca hatırlanmaz. Hatırlayan kişiyi de değiştirir.”

Veyra'nın aklına Neris geldi.

“Peki sen neden öğrendin?”

Sevran pencereye döndü.

“Çünkü bir şeyi durdurmam gerekiyordu.”

“Neyi?”

“Bir ayini.”

“Başardın mı?”

Sevran cevap vermeden önce uzun süre bekledi.

“Hayır.”

Veyra onun yüzüne baktı.

“Peki ne yaptın?”

Sevran gözlerini kapattı.

“Yalnızca yerini değiştirdim.”

Veyra'nın göğsünde ince bir sızı oluştu.

“Ne demek bu?”

Sevran ona döndü.

“Bazı şeyleri yok edemezsin, Veyra. Yalnızca başka bir yere taşırsın.”

Veyra'nın zihninde küçük bir bebek belirdi.

Beyaz battaniye.

Siyah iplik.

Küçük bir el.

“Benim içime mi taşıdın?”

Sevran cevap vermedi.

Ama bu kez sessizliği, Veyra'nın anlayabileceği kadar açıktı.

Akşam olduğunda Veyra yeniden eski odaya döndü.

Pencerenin önünde durdu.

Dışarıda ağaçlar karanlığın içinde birbirine karışıyordu. Uzakta, kampın sınırını belirleyen eski taş duvar görünüyordu. Duvarın arkasında ne olduğunu bilmiyordu.

Belki başka insanlar vardı.

Belki başka yerleşimler.

Belki de bu orman, düşündüğünden çok daha büyük bir dünyanın yalnızca küçük bir parçasıydı.

İlk kez buradan çıkmayı değil, dışarıda ne olduğunu öğrenmeyi düşündü.

Masaya oturdu.

Arşivden aldığı küçük kâğıdı önüne koydu. Üzerinde üç isim vardı.

Othrys.

Sevran.

Moraeth.

Altında ise Neris.

Parmağını son ismin üzerinde gezdirdi.

Neris'in kim olduğunu bilmiyordu.

Ama artık onun geçmişte yaşanmış basit bir olay olmadığını anlıyordu.

Bir şey, bu ismin hatırlanmasını istemiyordu.

Belki de bu yüzden herkes susuyordu.

Veyra kâğıdı katlayıp cebine koydu.

Tam ayağa kalkacakken göğsünün altında hafif bir hareket hissetti.

Elini oraya götürdü.

Bu kez acı yoktu.

Yalnızca çok hafif bir sıcaklık.

İçeriden bir nefes yükseldi.

Veyra gözlerini kapattı.

“Beni dinle,” diye fısıldadı. “Artık senden korkarak yaşamayacağım.”

Bir süre sessizlik oldu.

Sonra göğsünün derinliklerinden küçük bir ses geldi.

“Biliyorum.”

Veyra gözlerini açtı.

“Ne demek biliyorum?”

Cevap gelmedi.

Yalnızca ikinci bir nefes duyuldu.

Ardından çok daha tanıdık bir ses, neredeyse kulağının dibindeymiş gibi fısıldadı:

“Çünkü artık beni aramaya başladın.”

Veyra pencereye döndü.

Dışarıdaki ağaçların arasında bir silüet duruyordu.

Hareketsizdi.

Yüzü seçilmiyordu.

Ama elinde tuttuğu şey, Veyra'nın dikkatini çekti.

Beyaz bir battaniye.

Veyra'nın nefesi kesildi.

Silüet battaniyeyi yavaşça yere bıraktı.

Sonra karanlığın içine çekildi.

Veyra pencereye yaklaştı.

Aşağıda kimse yoktu.

Yalnızca toprağın üzerinde, ağaçların arasına kadar uzanan küçük ayak izleri vardı.

Veyra bir süre izlere baktı.

Ardından arkasındaki masaya döndü.

Katladığı kâğıt hâlâ oradaydı.

Ama üzerinde daha önce bulunmayan bir cümle belirmişti.

Dördüncü kişi hiçbir zaman kaybolmadı.

Veyra'nın gözleri satırın altında beliren küçük işarete takıldı.

Boynundaki sembolün aynısıydı.

Ve ilk kez, bu hikâyede kendisinin yalnızca bir kurban olmadığından şüphelendi.

Belki de bütün bunlar, onun hatırlamasını bekliyordu.