Adam kaybolduktan sonra evin içindeki herkes bir süre olduğu yerde kaldı. Tavren odaları kontrol etmeye, İlyra diğerlerini kapıdan uzak tutmaya çalışmıştı. Fakat ön kapı kendi kendine açıldığında, ormanın içinden Veyra’nın sesine benzeyen bir fısıltı yükselmişti.
Veyra, adının söylendiğini duymuştu. Diğerleri duymadıklarını söylediler. Yine de kapıya yönelmiş, dışarıdaki karanlığa birkaç adım atmıştı. İlyra kolunu yakalamaya çalışmış ama parmakları yalnızca ceketinin ucuna değebilmişti. Veyra bir anlığına arkasına baktığında evin ışıkları ağaçların arasında çok uzakta görünüyordu. Bir sonraki adımda onları da kaybetti.
Şimdi ormanın ortasında tek başınaydı.
Veyra dondu.
Arkasında birinin bulunduğunu biliyordu. Bunu görerek ya da duyarak anlamamıştı; bedeni, aklından önce davranmıştı. Nefesini tuttu ve yavaşça arkasına döndü. Hareketlerini olabildiğince küçük tuttu, sanki hızlı davranırsa karanlığın içindeki şeyi ürkütebilirmiş gibi.
Kimse yoktu.
Ağaçlar birbirine geçmiş, gövdeler ay ışığını kesen karanlık sütunlara dönüşmüştü. Veyra çevresini taradı. Bir yüz, bir kıpırtı, kırılmış bir dal aradı. Hiçbir şey bulamadı.
Tam önüne dönmek üzereyken yerdeki izleri fark etti.
Kendi ayak izlerinden birinin üzerine başka bir iz basılmıştı. Kenarları henüz dağılmamıştı; toprak hâlâ gevşekti. Birisi onun arkasından yürümüş, adımlarını kendi adımlarının içine yerleştirmişti.
Veyra’nın midesi kasıldı.
Onu yalnızca takip etmiyordu. İzini kullanıyordu.
Telefonu avucunda titredi. Ses, ormanın içinde gereğinden fazla yüksek çıktı. Veyra ekrana baktı. Yeni bir mesaj vardı.
Dur.
Emri okuduğu anda ayakları durdu. Karar vermeye fırsat bulamamıştı; bedeni çoktan itaat etmişti. Birkaç saniye boyunca bunun kendi seçimi olduğuna inanmak istedi. Sonra çevresindeki seslerin kesildiğini fark etti.
Böcekler susmuş, yaprakların arasındaki gece uğultusu kesilmişti.
Saçının ensesine değen bir şey hafifçe kıpırdadı.
Ardından kulağının hemen arkasında bir ses duydu.
“Artık korkmuyorsun.”
Veyra gözlerini kapatmadı. Kaçmadı da. Söylenenlerin doğru olduğunu fark etmek, sesin kendisinden daha ürkütücüydü. Korkuyordu elbette; yalnızca korkusunun altında başka bir duygu vardı. Merak. Karanlığın içinde ne olduğunu öğrenme isteği, kaçma dürtüsünü bastırıyordu.
Uzaktan bir çığlık yükseldi.
“VEYRA!”
Tavren’in sesiydi.
Ses, ağaçların arasından parçalanarak geldi. Veyra başını çevirdi. Uzakta, gövdelerin arasında araba farlarını seçebiliyordu. İki solgun ışık noktası. Az önce bulunduğu yere ait olması gereken ışıklar, sanki saatlerce yürümüş gibi uzaktaydı.
Telefon yeniden titredi.
Onlara dönersen, onu kaybedersin.
Veyra mesajı birkaç kez okudu. Parmakları titremiyordu. Bunu fark ettiğinde içinden soğuk bir ürperti geçti. Korkması gerekiyordu. Kaçması, Tavren’in sesine doğru koşması gerekiyordu. Oysa zihninin bir yanı, mesajın ne demek istediğini anlamaya çalışıyordu.
“Veyra!” diye seslendi Tavren yeniden. Bu kez sesi daha zayıf, daha uzaktı. “Neredesin?”
Farlar küçüldü.
Veyra bir adım geriye, ışıklara doğru atabilirdi. Belki birkaç dakika içinde arkadaşlarına ulaşırdı. Belki bu tuhaflık sona ererdi. Ama karanlığa döndüğünde, ağaçların arasında bir şeyin kendisini beklediği hissine kapıldı. Onu görmüyordu; yine de orada olduğundan emindi.
Korktuğu şey yalnızca karanlık değildi. Bilmemekti.
Başını yeniden ormanın derinliklerine çevirdi ve bir adım attı.
Telefonun ekranı aydınlandı.
Aferin.
Veyra yürümeyi sürdürdü. Farlar önce soldu, sonra ağaçların arasında kayboldu. Tavren’in sesi bir daha duyulmadı. Geriye, adımlarının altında ezilen yapraklar ve her adımda biraz daha ağırlaşan bir sessizlik kaldı.
Sonra karanlığın içinden bir fısıltı yükseldi.
“Üşüyorum…”
Veyra olduğu yerde duraksadı. Sesi tanıyordu.
“Neris?”
Cevap gelmedi. Ses, sanki toprağın altından yükselmişti; boğuk, uzak ve güçlükle duyuluyordu. Veyra hızlanmak üzereyken telefon yeniden titredi.
Koşma.
Adımları yavaşladı.
Bu kez mesajın etkisini inkâr edemezdi. Bacakları, kendi isteğine rağmen yavaşlamıştı. Veyra telefonunu sıktı. Bir başkasının ne zaman duracağına, ne zaman yürüyeceğine karar vermesine izin veriyordu. Üstelik bunu fark ettiği hâlde karşı koyamıyordu.
Ağaçlar birkaç adım sonra seyrekleşti. Ay ışığı, küçük bir açıklığın ortasına dökülüyordu. Veyra önce yerdeki şekli bir yığın yaprak sandı. Yaklaştığında saçları gördü.
Neris sırtı dönük biçimde yerde oturuyordu. Kolları iki yanında gevşekçe duruyor, saçları yüzünü örtüyordu. Vücudu hareketsizdi.
“Neris?”
Veyra çömelmeye yeltendi, ama kız başını kendiliğinden çevirdi. Gözleri açıktı. Bakışları Veyra’nın yüzüne değmeden onun arkasındaki bir noktaya takılıp kalmıştı.
“Geldi,” diye fısıldadı Neris.
“Kim geldi?”
Neris’in dudakları aralandı. Söyleyeceği kelimeler boğazında takılıyormuş gibi birkaç kez yutkundu.
“Seni görünce… değişti.”
Veyra, kızın ne demek istediğini soramadan arkasından bir ses duydu.
“Onu korkutma.”
Ses, daha önce duyduğu sesle aynıydı. Alçak, sakin ve tuhaf biçimde tanıdıktı. Veyra arkasını dönmedi. Kimin geldiğini görmekten çok, onun zaten orada olduğunu bilmekten korkuyordu.
Neris’in gözleri büyüdü. Bakışlarında Veyra’ya yönelik bir uyarı yoktu. Korktuğu şey Veyra değildi; onun arkasında duran adamdı.
“Yaklaşma…” diye fısıldadı.
Bu sözün kime söylendiğini Veyra anlayamadı.
Toprağa basan bir ayağın sesi duyuldu. Ağır değildi; ölçülüydü. Veyra yavaşça döndü. Önce adamın gövdesini, sonra yüzünün ay ışığına düşen kısmını gördü. Yüzündeki eski yara izi, solgun ışıkta daha derin görünüyordu. Adamın bakışları Veyra’ya çevrildiğinde ifadesinde belli belirsiz bir değişim oldu. Sertliği tamamen kaybolmadı ama bir anlığına yumuşadı.
Veyra bunu fark etti. Neden fark ettiğini bilmiyordu.
Neris birden hızlı hızlı nefes almaya başladı. Yerden geriye doğru sürünmeye çalışırken adam hareket etti. Bir anda Veyra’nın yanına geldi, kolunu tuttu ve onu yarım adım geriye çekti.
Parmakları güçlüydü; canını yakmıyordu.
Bir sonraki anda Veyra’nın az önce durduğu yere metalik bir sesle bir şey saplandı. Toprağa gömülen av bıçağının sapı titredi.
Veyra nefesini tuttu.
Bıçak ağaçların arasından fırlatılmıştı.
“O… hep böyle yapmıyordu,” dedi Neris. Sesi titriyordu.
“Ne demek istiyorsun?”
Neris’in bakışları karanlığa kaydı. “Önce bakıyordu. Sonra…” Sözünü tamamlayamadı.
Adamın eli hâlâ Veyra’nın kolundaydı. Veyra, parmaklarının sıcaklığını hissedebiliyordu. Bu kadar sıradan bir ayrıntının, bıçağın kendisinden daha fazla aklında kalmasına şaşırdı.
“Onu buradan çıkar,” dedi adam.
Emir veriyordu, ama sesinde telaş yoktu. Veyra’nın kolunu bırakmadan başını karanlığa çevirdi. Bakışları, bıçağın geldiği yeri değil, ağaçların arasında görünmeyen bir şeyi takip ediyordu.
Neris’in dudakları yeniden kıpırdadı.
“Diğeri.”
Adamın parmakları Veyra’nın kolunda belli belirsiz gerildi. Küçücük bir hareketti ama Veyra onu hissetti. İlk kez adamın da bir şeye karşı hazırlık yaptığını anladı.
Ormandaki son gece sesleri de kesildi.
Yakınlarda bir dal kırıldı.
Adam başını sesin geldiği yöne çevirdi. Yüzünde korku yoktu; daha çok, yaklaşan bir şeyi hesaplayan birinin dikkati vardı.
“Arkamda kal.”
Veyra itiraz etmedi. Adamın yanına geçtiğinde onun ne kadar iri olduğunu fark etti. Biraz önce bu büyüklük onu ürkütebilirdi. Şimdiyse kendisini onun arkasında daha güvende hissediyordu. Bu düşünceye güvenmedi; yine de ondan uzaklaşmadı.
Ağaçların arasında bir gölge kaydı.
Adamın gölgesi gibi ağır değildi. Karanlığın içinden geçmek yerine, sanki karanlık onu bir yerden başka bir yere fırlatıyordu. Neris ağzını eliyle kapattı.
“Bakmadan geliyor.”
Adam Veyra’yı hafifçe arkasına itti. Veyra, korkusunun yanında adamın arkasında durmanın verdiği güvene de öfkelendi.
Soldan bir dal çıtırdadı; hemen ardından sağlarından daha yakın bir ses geldi. Veyra başını çevirmedi. Tek bir şeyin bu kadar kısa sürede iki ayrı yerde bulunması mümkün görünmüyordu.
“Koşarsa,” dedi adam, “sakın kaçma.”
Ağaçların arasından bir şey geçti. Veyra onu bütünüyle göremedi; yalnızca ay ışığında bir anlığına beliren soluk bir yüz seçebildi. Ardından karanlık yeniden kapandı.
Neris’in nefesi kesildi.
“O değil.”
“Ne demek o değil?” diye fısıldadı Veyra.
“O bekler.” Neris’in gözleri adamdaydı. “Bu… avlıyor.”
Bir hırıltı duyuldu. İnsan sesine benzemiyordu ama bir hayvanın çıkardığı sese de tam olarak uymuyordu. Boğazın yanlış yerinden yükselmiş gibiydi.
Adam bu kez bütünüyle Veyra’nın önüne geçti. Bir elini geriye uzatıp onun bileğini buldu. Tutuşu sabitleyiciydi; Veyra’yı kaçmaktan çok, olduğu yerde tutmaya yarıyordu.
“Gözlerinin içine bakmayın.”
Bir şey sol yanlarından geçti; o kadar yakındı ki Veyra’nın saçları savruldu. Adamın parmakları bileğinde sıkılaştı.
Yapraklar çevrelerinde sürtündü. Yaratık onları yokluyor, tepkilerini ölçüyordu.
“Kıpırdama,” dedi adam.
Sağ taraflarındaki ışık bir an kesildi.
Veyra göz ucuyla baktığında yere yakın bir şekil gördü. Boyu insanınki gibi değildi. Omuzları tuhaf bir açıyla kıpırdıyor, hareket ederken kemikleri olması gereken yerlerden kayıyormuş izlenimi veriyordu.
“Bizi izliyor,” diye fısıldadı Neris.
“Hayır,” dedi adam.
Kısa bir sessizlikten sonra ekledi:
“Seni.”
Veyra neden hedefin kendisi olduğunu soramadan, dizinin dibinde tenine değecek kadar yakın bir nefes hissetti. Bakmadı. Bakarsa hareket edeceğini biliyordu.
Adamın eli bileğinde sertleşti.
“Şimdi bakarsan koşar.”
Veyra gözlerini yere dikti.
Adam bir anda onu kendine çekti. Hareket sertti ama koruyucuydu. Aynı anda ağır bir şey yanlarından geçip gitti; rüzgâr gibi hızlı, ama rüzgârın yapamayacağı kadar yoğun. Ardından etin toprağa çarpmasını andıran boğuk bir ses duyuldu.
Neris çığlık attı.
Bu kez bir şey görmüştü.
Adamın nefesi ilk kez bozuldu. Göğsü hızlıca inip kalkarken kolundan koyu bir damla düştü. Kan, toprağın üzerinde neredeyse siyah görünüyordu.
Adam geri çekilmedi. Bir adım ileri atıp karanlığa baktı.
“Geri çekil.”
Bu söz Veyra’ya söylenmemişti.
Orman, uzun ve gergin bir sessizliğe gömüldü. Sonra yaprakların hışırtısı yavaşça uzaklaştı. Bir şeyin oradan ayrıldığını duyabiliyorlardı ama hiçbiri onun gidişini göremedi.
“Gitti,” dedi adam sonunda.
Neris’in sesi titredi. “O neydi?”
Adam cevap vermedi.
Veyra, onun kolundan akan kana baktı. Elini kaldırıp yaraya dokunduğunda adam birden hareketsiz kaldı. Sanki saldırı sırasında hesaba katmadığı tek şey buymuş gibi.
“Kanıyorsun,” dedi Veyra.
Adam ona uzun süre baktı. Kolunu çekmedi ama bir şey de söylemedi. Veyra, onun görünmeyen yaratığa karşı gösterdiği soğukkanlılığın, kendisine dokunulmasıyla bir anlığına dağıldığını fark etti. Bu ayrıntıyı neden önemsediğini bilmiyordu. Şimdilik bunu düşünmemeye karar verdi.
“Burada kalamayız,” dedi adam.
Veyra çevresine baktı. Arabanın farları görünmüyordu. Tavren’in sesini de duymuyordu. Ormanın içinde, geldikleri yolu gösteren hiçbir şey kalmamıştı.
“Nereye gideceğiz?” diye sordu Neris.
Adamın cevabı gecikmedi.
“Bana.”
Bu tek kelime, Veyra’nın içinde açıklayamadığı bir yankı bıraktı. Adam arkasına bakmadan yürümeye başladı. Adımları kararlıydı; yolu ezbere biliyor gibiydi. Sanki orman ona yabancı değildi. Belki de orman, ona yol açıyordu.
Veyra bir an durdu. Sonra Neris’in koluna girdi ve adamın peşinden yürüdü.
Ağaçların arasındaki patika birkaç kez yön değiştirdi. Veyra geriye dönüp geldikleri yeri bulmaya çalıştı ama karanlık, geçtikleri her noktayı birbirine benzetiyordu. Bir süre sonra küçük bir kulübe ortaya çıktı. Pencerelerinden solgun bir ışık sızıyordu. Dışarıdan bakıldığında terk edilmişe benzemiyordu; kapının önündeki toprakta yakın zamanda basılmış izler vardı.
Adam kapıyı açtı ve ikisinin içeri girmesini bekledi.
“Artık güvendesin,” dedi.
Veyra bu sözün ona mı, Neris’e mi, yoksa ikisine birden mi söylendiğini anlayamadı. İçeri girerken adamın yüzüne baktı. Ona inanmak istiyordu. Bu, ona güvenmesi gerektiği anlamına gelmiyordu.
Kulübenin içi beklenmedik ölçüde düzenliydi. Ortada küçük bir masa, çevresinde üç sandalye vardı. Duvarlara ince çizgiler ve birbirine geçen işaretler kazınmıştı. Masanın üzerinde bir bardak su duruyordu. Bardak temizdi; suyun yüzeyi de dümdüzdü.
Bir köşede küçük çocuk botları vardı.
Veyra bakışlarını oradan çekemedi. Botlar tozlu zeminin üzerinde yan yana duruyordu. Birinin bağcığı çözülmüştü. Yan odanın kapısı aralıktı; içeride dar bir yatak seçiliyordu. Çocuk yatağı.
“Burada kim yaşıyor?” diye sordu.
Adam cevap vermedi. Kapıyı kapatıp kilitlemek yerine elini bir süre kapının üzerinde tuttu. Sanki dışarıdaki bir sesi dinliyordu.
Veyra, adamın kolundaki yarayı yeniden fark etti. “Otur. Yarayı temizlememiz gerek.”
Adam bakışlarını ona çevirdi.
“Gerek yok.”
“Kanıyorsun.”
“Biliyorum.”
Bu kadar basit bir cevabın ardından susması Veyra’yı öfkelendirdi. Bir yabancının onu ormanın içinden çıkarmasına muhtaç kalmıştı ama bu, onun her söylediğini kabul edeceği anlamına gelmiyordu.
“Yaralıysan yardım etmemi söylemek zorunda değilsin,” dedi. “Ama hiçbir şey olmamış gibi davranman da kanamayı durdurmuyor.”
Adam bir an onu inceledi. Sonra sandalyeye oturdu.
Veyra bulabildiği temiz bir bezle yaraya bastırdı. Adamın kasları gerilmedi. Acı duyması gereken yerde yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı.
“Canın yanmıyor mu?”
“Yanıyor.”
“Öyle görünmüyor.”
“Her şey göründüğü gibi değildir.”
Veyra başını kaldırıp ona baktı. Adamın yüzünde alay yoktu. Yalnızca konuşmayı bitirmek isteyen birinin ifadesi vardı. Veyra daha fazla üstelemedi, ama bu cevabı unutmayacaktı.
Dışarıdan hafif bir ses geldi.
Veyra elini durdurdu.
Ses, küçük bir şeyin kulübenin çevresinde dolaşmasına benziyordu. Ardından ahşap duvarın öte yanında bir sürtünme duyuldu. Adam başını kapıya çevirdi.
“Bu daha eski,” dedi.
Veyra elindeki bezi bıraktı. “Ne daha eski?”
Adam cevap vermeden önce dışarıdan üç kez vuruldu.
Tak. Tak. Tak.
Vuruşlar kapının ortasına değil, alt kısmına geliyordu. Aralarında aynı uzunlukta boşluklar vardı. Bir insanın kapıyı çalmasına benzemiyordu. Daha çok, bir şeyin içeridekilerin dikkatini çekmek için sabırla deneme yapması gibiydi.
Neris sandalyenin kenarına tutundu.
Adam parmağını dudaklarına götürmedi; buna gerek yoktu. Üçü de susmuştu.
Kapının altından ince bir tahta parçası içeri itildi. Ahşap zeminde birkaç santimetre ilerleyip durdu.
Veyra eğilmedi. Adamın yüzüne baktı.
Tahta parçasının üzerinde, duvardaki işaretlere benzeyen çizgiler vardı. Bazıları üst üste kazınmış, bazıları yarıda kesilmişti. İşaretler bir yazı gibi görünüyordu ama Veyra hiçbirini okuyamıyordu.
“Bu ne?” diye fısıldadı.
Adamın bakışları tahta parçasında kaldı.
“Hatırlamaya çalışıyor.”
“Kim?”
Adam başını kaldırdı. Gözleri kapıya çevrildi.
“İçeri girmek.”
Kapının dışında bir şey süründü. Ardından tırnak ya da sert bir uç ahşabın üzerinde ağır ağır gezindi. Ses, kapının altından başlayıp yan tarafa doğru ilerledi. Sanki dışarıdaki şey, içeri girebileceği bir aralık arıyordu.
Veyra nefesini sessizce verdi. Kendine bunun bir hayvan olabileceğini söylemek istedi. Ormanda yaralı hayvanlar vardı; kulübenin etrafında dolaşan bir şey de olabilirdi. Fakat bu düşünce, kapının altından içeri itilen işaretli tahta parçasını açıklamıyordu.
Bir süre sonra ses kesildi.
Kimse yerinden kıpırdamadı.
Sonra kapının öte yanından bir fısıltı geldi.
Önce yalnızca bir ses, anlaşılmayan bir heceydi.
“Ü…”
Veyra’nın ensesi gerildi.
Ses yeniden duyuldu.
“Ü…ş…”
Neris ağzını eliyle kapattı. Adam ayağa kalktı ve Veyra ile kapının arasına geçti.
Dışarıdaki şey, heceleri ağır ağır birleştirmeye çalışıyordu. Sanki insan konuşmasını uzaktan öğrenmiş, kelimelerin nerede başlayıp nerede bittiğini henüz anlayamamıştı.
“V…ey…ra…”
Veyra’nın kanı çekildi.
Ses, adını henüz doğru söyleyemiyordu. Ama her denemede ona biraz daha yaklaşıyordu.
Kapının dışındaki şey kısa bir süre sustu. Ardından ahşaba, bu kez daha hafifçe dokundu. Bir parmakla kapıyı yoklar gibi.
“V…ey…ra…”
Veyra istemsizce bir adım attı.
Adamın eli bileğini kavradı.
“Sakın cevap verme,” diye fısıldadı.
Veyra ona baktı. Adamın yüzünde ilk kez saklayamadığı bir gerginlik vardı. Kulübenin dışında bekleyen şey, onun adını yanlış söylemeyi bırakmıştı. Her denemede biraz daha doğru telaffuz ediyordu.
Veyra’nın aklında tek bir soru dönüp durdu:
Beni hiç duymadan… adımı nasıl biliyor?
Kapının dışından bir kez daha hafif bir sürtünme geldi. Ardından sessizlik çöktü.
Adam hâlâ bileğini tutuyordu. Veyra, parmaklarının arasındaki gerilimi hissedebiliyordu. Adam korkusunu saklamayı bırakmıştı.
Ve kapının öte yanında, bir şey onun adını bir kez daha söylemek için bekliyordu.