İçeriğe geç

Ödünç Beden

Veyra’nın gölgesi yerde kalmıştı.

Bedeniyse Sevran’ın ayaklarının dibinde, nefes almayı unutmuş gibi yatıyordu.

Sevran bir adım geri çekildi. Gözleri yerdeki karanlık şekle kilitlenmişti. Gölge, Veyra’nın bedeninden ayrılmış olmasına rağmen hâlâ onun siluetini taşıyordu. Başını hafifçe yana eğdi. Sanki Sevran’ı inceliyor, onun yüzünde yıllar önce gördüğü bir şeyi arıyordu.

Sonra gölgenin göğsündeki yarık genişledi.

İçinden bir el çıktı.

Beş parmağı vardı. Ama parmakların eklemleri olması gereken yerlerde değildi. El, karanlığın içinden ağır ağır yükseldi; bileği görünmedi, kolu görünmedi. Yalnızca el vardı. Ve avucunun ortasında, ince bir ağız açıldı.

“Şimdi sıra sende.”

Sevran’ın boğazı kasıldı.

“Seninle işim bitti.”

Gölge güldü.

Ses, odanın içinde yankılanmadı. Sevran’ın kafatasının içinden geldi. Dişlerinin köklerine, gözlerinin arkasına, yıllardır kapalı tuttuğu bir anının tam ortasına yerleşti.

“Bunu daha önce de söyledin.”

Sevran’ın eli kemik tılsıma gitti. Parmakları onu kavradığında tılsımın yüzeyinde ince bir çatlak belirdi. İçinden siyah bir sıvı sızdı. Sıvı, Sevran’ın avucuna ulaştığında derisini yakmadı. Bunun yerine, derisinin altına girdi.

Sevran dişlerini sıktı.

Gölge başını kaldırdı.

“Beni hatırlıyor musun?”

Sevran cevap vermedi.

“Beni taşların altına koyduğunda… sesimi duydun mu?”

Sevran’ın gözleri kapandı.

Bir anlığına oda kayboldu.

Taş bir çember. Islak toprak. Diz çökmüş insanlar. Kemik kapların içinde ağır ağır kıpırdayan siyah sıvı. Bir çocuğun ağlaması.

Ve kendi sesi.

Tut onu.

Sonra başka bir ses.

Bedenini tut.

Sevran gözlerini açtı.

Gölge hâlâ karşısındaydı.

“Sen beni gömmedin,” dedi. “Sen beni sakladın.”

Sevran’ın elindeki tılsım çatlayarak ikiye ayrıldı.

O sırada Veyra’nın bedeni nefes aldı.

Veyra gözlerini açtığında tavana bakıyordu.

Tavan, eski ritüel odasının taşlarından oluşuyordu. Aralarındaki derzlerden ince, koyu bir sıvı sızıyor; damlalar yüzüne düşmeden hemen önce yön değiştirerek duvarlara doğru akıyordu.

Bir süre hareket etmedi.

Bedeninin nerede başladığını, nerede bittiğini anlayamıyordu. Kolları ona aitmiş gibi görünüyordu ama onları hissetmiyordu. Göğsündeki ağırlık, kaburgalarının arasına yerleşmiş yabancı bir taş gibiydi.

Nefes aldı.

İçinden bir başkası da nefes aldı.

Veyra’nın gözleri büyüdü.

“Hayır…”

Sesi kendi boğazından çıkmıştı. Ama sözcüğün sonundaki ince titreşim ona ait değildi.

Yavaşça elini kaldırdı.

Tırnağının altından ince, siyah bir iplik uzanıyordu.

Veyra elini yüzüne yaklaştırdı. İplik, tırnağının altındaki etten çıkıyor; her hareketinde derisinin içinde bir şey çekiliyormuş gibi acı veriyordu. Parmaklarını oynattığında iplik gerildi.

Ucunda küçük, beyaz bir şey sallanıyordu.

Bir diş.

Süt dişi kadar küçük. Kökü henüz tam oluşmamış, pürüzsüz bir diş.

Veyra onu koparmak için elini çekti.

İplik uzadı.

Tırnağının altındaki et yırtılmadı. Bunun yerine, derisinin altında bir şey kıpırdadı. İnce bir hareket, parmağından bileğine; bileğinden koluna doğru ilerledi.

Veyra dişin ucunu tuttu.

Tam çekmek üzereyken odanın köşesinden bir ses duydu.

“Onu koparma.”

Veyra başını çevirdi.

Köşede küçük bir çocuk oturuyordu.

Yüzü karanlıktaydı. Dizlerini göğsüne çekmiş, çıplak ayaklarını birbirine bastırmıştı. Üzerinde eski, kirli bir elbise vardı. Saçları yüzünün önüne düşüyordu.

Veyra’nın kalbi hızlandı.

“Sen kimsin?”

Çocuk başını kaldırdı.

Yüzü yoktu.

Daha doğrusu, yüzünün olması gereken yerde Veyra’nın kendi yüzü vardı. Ama gözleri kapalıydı. Dudakları dikilmişti. Dikişlerin arasından ince, siyah iplikler sarkıyordu.

Çocuk konuştu.

“Senin yüzünle uyandım.”

Veyra geriye çekildi. Sırtı taş zemine sürtündü.

“Benden ne istiyorsun?”

Çocuğun başı hafifçe yana eğildi.

“Beni neden burada bıraktın?”

Veyra’nın boğazı düğümlendi.

“Ben seni tanımıyorum.”

Çocuğun dikilmiş dudakları kıpırdadı. Dikişler, etin içinde birer birer gevşedi. İnce iplikler yere düştü.

“Beni tanıyorsun.”

Bir an sessizlik oldu.

Sonra çocuk, Veyra’nın sesiyle konuştu.

“Beni içeride bıraktın.”

Veyra ellerini kulaklarına bastırdı.

“Kes sesini!”

Çocuğun yüzündeki gözler açıldı.

İçlerinde göz bebeği yoktu. Yalnızca Veyra’nın yüzü, karanlık bir suyun içinde yansıyormuş gibi duruyordu.

“Senin içinde çok uzun süre karanlıkta kaldım.”

Veyra ayağa kalkmaya çalıştı.

Bacakları onu taşımadı.

Dizlerinin altındaki deri, bir kumaş gibi gerildi. Derisinin altında ince çizgiler belirdi. Önce siyah, sonra mor, sonra neredeyse şeffaf oldular. Çizgiler birbirine bağlandı. Bir dikiş ağı gibi dizlerinden kalçalarına, kalçalarından karnına yayıldılar.

Veyra elini karnına bastırdı.

Bir şey içeriden ona karşılık verdi.

Üç kez.

Tık.

Tık.

Tık.

Çocuğun başı ağır ağır sallandı.

“Duydun mu?”

Veyra’nın nefesi kesildi.

“Ne?”

“Beni.”

Çocuğun bedeni köşede küçülmeye başladı. Omuzları daraldı, kolları inceldi. Başını dizlerinin arasına soktu. Ama gölgesi büyüyordu. Duvar boyunca uzanıyor, tavana tırmanıyor, Veyra’nın üzerine doğru eğiliyordu.

“Beni çıkar.”

Veyra gözlerini kapattı.

“Çık.”

“Beni çıkar.”

“ÇIK!”

Çocuk sustu.

Veyra gözlerini açtığında köşe boştu.

Ama tırnağının altındaki iplik hâlâ oradaydı.

Ucundaki diş, artık sallanmıyordu.

İplik gerilmişti.

Ve odanın öteki ucundan birisi onu çekiyordu.

Sevran ritüel odasına girdiğinde Veyra yerde oturuyordu.

Başını duvara yaslamış, ellerini dizlerinin üzerinde tutuyordu. Gözleri açıktı ama Sevran’a bakmıyordu.

Sevran kapıda durdu.

“Veyra.”

Veyra cevap vermedi.

Sevran bir adım attı.

Veyra’nın göğsü kabardı. İkinci bir nefes, onun nefesinin üzerine bindi. Sevran durdu.

“Beni duyuyor musun?”

Veyra yavaşça başını çevirdi.

Gözlerinin içinde bir şey hareket etti.

“Beni buraya sen getirdin.”

Sevran’ın yüzü değişmedi.

Veyra’nın dudakları yeniden aralandı.

“Beni onun içine sen koydun.”

Sevran’ın bakışları Veyra’nın göğsüne indi. Derisinin altında ince siyah çizgiler vardı. Çizgiler, kaburgalarının arasında bir araya gelmiş; küçük, kapalı bir çember oluşturmuştu.

Sevran diz çöktü.

“Veyra, beni dinle.”

Veyra’nın başı hafifçe geriye düştü.

“Beni dinle,” dedi bu kez başka bir ses.

Sevran elini uzattı.

Veyra’nın bedeni aniden kasıldı. Parmakları taş zemine kapandı. Tırnakları çatladı. Göğsünün ortasında bir şişlik belirdi; deri, içeriden bir yumruk tarafından itilmiş gibi yükseldi.

Sevran elini geri çekti.

Şişlik bir süre orada kaldı.

Sonra içeri çöktü.

Veyra derin bir nefes aldı. Başını öne eğdi. Ağzından siyah, yoğun bir sıvı damladı. Sıvı zemine değdiğinde yayılmadı. Küçük bir gölcük oluşturdu ve içinde bir şey kıpırdadı.

Sevran’ın yüzü soldu.

“Ne yaptılar sana?”

Veyra başını kaldırdı.

“Sen yaptın.”

Sevran’ın çenesi titredi.

“Hayır.”

Veyra’nın gözlerinden yaşlar süzüldü. Ama ağlamıyordu. Yüzü hareketsizdi. Gözyaşları, sanki başka birinin bedeninden akıyordu.

“Beni kurtarmadın.”

Sevran’ın dudakları aralandı.

“Veyra…”

“Beni sakladın.”

Odanın duvarları derin bir nefes aldı.

Taşların arasından ince sesler yükseldi. Önce fısıltılar. Sonra birbirine karışan, boğuk bir uğultu. Duvarların içindeki yüzler birer birer belirginleşti. Gözleri kapalıydı. Dudakları dikilmişti. Ama hepsi aynı anda başlarını Veyra’ya çevirdi.

Sevran ayağa kalktı.

“Bunu durdurabilirim.”

Veyra’nın göğsündeki çember yeniden hareket etti.

“Hayır,” dedi Veyra.

Bir an durdu.

Sonra kendi sesiyle değil, çocuğun sesiyle konuştu.

“Bu kez sen içeride kalacaksın.”

Sevran geri çekildi.

Veyra’nın gölgesi ayaklarının altında kıpırdadı. Önce sıradan bir karaltı gibi uzandı. Sonra gövdesinden ayrıldı. Başını kaldırdı.

Gölgenin yüzü yoktu.

Ama Sevran, onun gülümsediğini biliyordu.

Veyra’nın gözleri karardı.

Ve odanın derinliklerinden, çok eski bir ses duyuldu.

“Beden tamamlandı.”

Sevran bir adım geri attı.

Veyra’nın göğsünde ikinci kalp atmaya başladı.

Bu kez ritmi, Sevran’ın kalbinin ritmiyle aynıydı.