İçeriğe geç

Henüz Ben Değilken

Arşivdeki kâğıdın üzerinde yazan cümle, zihnimin içinde dönüp duruyordu.

Ben senden önceydim.

Bir süre daha sayfaya baktım. Mürekkep eskimişti. Harflerin bazıları silinmiş, bazıları kâğıdın liflerine işlemişti. Buna rağmen cümle, sanki az önce yazılmış gibi belirgindi.

İnsan kendisinden önce var olan bir şeyi nasıl taşıyabilirdi?

Belki de bütün bunlar bir metafordu. Belki içimdeki şey, geçmişte yaşanan bir olayın geride bıraktığı izden ibaretti. Belki de babamın, annemin ve Sevran'ın sakladığı gerçek, benim doğumumla değil, çok daha önce başlamıştı.

Fakat göğsümdeki ikinci ritim, bu ihtimallerin hiçbirine inanmıyordu.

Parmaklarımı kâğıdın üzerinden çektim.

Sevran, arşivin kapısında duruyordu. Uzun süredir konuşmuyordu. Yüzünde, bir şey söylemek isteyip de söyleyemeyen insanların taşıdığı o ağır ifade vardı.

“Bu sesi daha önce duydun,” dedim.

Başını kaldırdı.

“Hangisini?”

“Benden önce olduğunu söyleyen sesi.”

Bir süre cevap vermedi.

“Evet.”

“Ne zaman?”

“İlk ayinimde.”

Ona doğru döndüm.

“Bunu neden daha önce anlatmadın?”

“Çünkü o zaman duyduğum şeyin ne olduğunu bilmiyordum.”

“Ne duydun?”

Sevran masanın kenarına yaslandı.

“Bir çocuk ağlıyordu.”

Göğsümdeki ritim değişti.

“Bir çocuk mu vardı?”

“Hayır. En azından ben görmedim.”

“Peki nereden geliyordu?”

“Bilmiyorum. Önce taşların arasından geldiğini düşündüm. Sonra sesin odanın ortasından yükseldiğini fark ettim. Ama oraya yaklaştığımda ağlama kesiliyordu.”

“Ne yapıyordunuz orada?”

“Bize isimler okutuyorlardı. Taşların üzerine yazılmış isimler. Bazıları çok eskiydi. Bazılarıysa henüz doğmamış insanlara aitti.”

Bir an durdu.

“İsimlerden biri diğerlerinden farklıydı. Onu okuduğumda ağlama yeniden başladı.”

“Ne yazıyordu?”

Sevran gözlerime baktı.

“Neris.”

İçimde bir şey yerinden oynadı.

Bir an için arşivdeki soğuk duvarlar kayboldu. Yerlerine güneş alan küçük bir oda geldi. Pencerenin önünde duran iki çocuk, yerde dağılmış oyuncaklar ve birbirine karışan kahkahalar…

Görüntü o kadar kısa sürdü ki ne gördüğümü anlamaya fırsat bulamadım.

“Neris mi?” diye tekrarladım.

Sevran başını salladı.

“Evet.”

“Neden o isim?”

“Bilmiyorum. Ama o isim okunduğunda oradaki herkes sustu.”

“Sen de mi?”

“Hayır. Ben o sırada yalnızca ağlamanın kesilmesini bekliyordum.”

“Sonra ne oldu?”

“Bana oradan ayrılmamı söylediler. O gün ayinin tamamlanmadığını düşündüm. Yıllar sonra seni ilk gördüğümde aynı sesi yeniden duydum.”

“Beni gördüğünde mi?”

“Evet.”

“Ben daha çocuktum.”

“Biliyorum.”

“Ve sen o zaman da ne olduğumu biliyor muydun?”

Sevran başını iki yana salladı.

“Hayır. Yalnızca o sesin geri döndüğünü biliyordum.”

İçimdeki bir şey cevap vermek ister gibi kıpırdadı.

“Neris'i tanıyor muydun?” diye sordum.

Sevran'ın yüzündeki ifade değişti.

“Senin tanıdığın Neris'i mi?”

Bu kez ben sustum.

“Ne demek istiyorsun?”

“Onu tanıdığını biliyorum, Veyra. Ama senin hatırladığın kişiyle o ayinde duyduğum ismin aynı şey olup olmadığını bilmiyorum.”

“Ben onu tanıyorum.”

“Evet.”

“Arkadaşımdı.”

Sevran cevap vermedi.

“Bunu neden garip karşılıyorsun? Neris benim arkadaşımdı.”

“Bunu inkâr etmiyorum.”

“Öyleyse neden bana sanki onu hiç tanımamışım gibi bakıyorsun?”

Sevran gözlerini kaçırdı.

“Çünkü bazen birini tanımak, onun kim olduğunu bilmek anlamına gelmez.”


Çocukluğumun geçtiği eve vardığımızda hava kararmaya başlamıştı.

Kasabanın dışına uzanan yol, ağaçların gölgeleriyle daralmıştı. Bir zamanlar bu yolu koşarak geçtiğimi hatırlıyordum. Annem arkamdan seslenir, babam kapının önünde beklerdi. Ben ise eve girmek için acele etmezdim.

Çünkü evde beni bekleyen biri daha vardı.

Bu düşünce zihnime nereden geldi, bilmiyordum.

Arabadan indiğimde Sevran da benimle birlikte kapıya yöneldi. Eski kilit zorlandıktan sonra açıldı. İçeri girdiğimizde rutubet ve yıllardır kapalı kalmış odaların ağır kokusu yüzüme çarptı.

Ev, bıraktığımızdan beri neredeyse hiç değişmemişti.

Girişteki ahşap zemin kabarmış, duvarların boyası yer yer dökülmüştü. Perdeler hâlâ pencerelerin önündeydi. Salondaki eski koltuk, sanki birazdan biri gelip üzerine oturacakmış gibi aynı yerde duruyordu.

Bir zamanlar burada yaşayan insanların sesleri çekilmişti. Geriye yalnızca eşyaların sessizliği kalmıştı.

Koridorun başında durdum.

“Burada çok zaman geçirdin,” dedi Sevran.

“Hatırlıyorum.”

“Her şeyi mi?”

Başımı salladım.

“Hayır.”

Çocukluk odamın kapısını açtım.

Yatağım hâlâ oradaydı. Küçük dolabım, pencerenin önündeki çalışma masam ve duvarın köşesinde boyumun ölçüldüğü çizgiler…

Parmak uçlarımla çizgilerin üzerinden geçtim.

Bazılarının yanında tarihler vardı. Bazılarının yanında ise isimler.

Veyra.

Biraz aşağıda başka bir çizgi bulunuyordu.

Yanında küçük, eğri harflerle yazılmış bir isim vardı.

Neris.

Elimi duvardan çektim.

“Sevran.”

Yanıma geldi.

“Ne oldu?”

“Buraya bak.”

Duvarı inceledi. Önce bir şey söylemedi. Sonra gözlerini ismin üzerinde gezdirdi.

“Bu çizgiyi hatırlıyor musun?” diye sordu.

“Hayır.”

“Peki ismi?”

“Neris.”

Bunu söylerken sesimin neden titrediğini anlamadım.

Duvarın karşısındaki yatağa baktım. Benim yatağımın yanında, uzun süredir kullanılmamış ikinci bir yatak vardı. Üzerindeki örtü solmuş, ahşap başlığı tozlanmıştı.

O yatağın orada olduğunu daha önce fark etmemiştim.

“Bu kimin yatağıydı?”

Sevran cevap vermedi.

“Benimle birlikte burada biri mi kalıyordu?”

“Bunu senin hatırlaman gerekiyor.”

Ona döndüm.

“Hatırlamıyorum.”

“Biliyorum.”

“Öyleyse bana söyle.”

“Bunu yaparsam kendi hatıranı değil, benim anlattığımı hatırlarsın.”

İkinci yatağa yaklaştım. Başucundaki küçük ahşap masanın üzerinde eski bir oyuncak duruyordu. Tek kulağı kopmuş, kumaşı yıpranmış bir tavşan.

Onu elime aldığım anda bir görüntü zihnimden geçti.

Küçük bir kız çocuğu yatağın üzerinde oturuyordu. Saçları yüzüne dökülmüş, elleri tavşanın kopmuş kulağını tutuyordu.

“Dikmeyi bilmiyorsun,” demiştim.

Çocuk bana bakıp gülmüştü.

“Sen dikersin.”

“Ben de bilmiyorum.”

“Öğrenirsin.”

Görüntü kayboldu.

Tavşanı göğsüme bastırdım.

“Onunla burada kalıyorduk.”

Sevran bana baktı.

“Kimle?”

“Neris'le.”

İlk kez bu ismi söylerken bir yüz gördüm. Çok net değildi. Yalnızca küçük bir kızın gülüşü ve bana uzanan eli…

“Biz arkadaştık,” dedim.

“Evet.”

“Bunu biliyor muydun?”

“Biliyordum.”

“Peki neden bana söylemedin?”

“Çünkü sen onu hatırlamıyordun.”

“Şimdi hatırlıyorum.”

Sevran'ın bakışları elimdeki tavşana kaydı.

“Hayır, Veyra. Şimdi yalnızca bir anını hatırladın.”


Duvarın diğer tarafındaki küçük dolabı açtım.

İçinde eski defterler, kurumuş boya kalemleri ve çocukken yaptığım resimler vardı. Bazıları birbirine yapışmıştı. Sayfaları dikkatlice ayırırken bir resim elime geçti.

İki çocuk çizmiştim.

Biri uzun saçlıydı. Diğerinin saçları omuzlarına kadar uzanıyordu. Aralarında küçük bir ev, evin üzerinde de kocaman bir güneş vardı.

Resmin altında şunu yazmıştım:

Veyra ve Neris. Bizim evimiz.

Kâğıdın kenarında başka bir cümle vardı.

Büyüyünce de ayrılmayacağız.

Bir süre resme baktım.

“Bunu ben çizmişim.”

“Evet.”

“Demek ki gerçekten burada yaşamış.”

Sevran cevap vermedi.

“Bana neden onun öldüğünü söylemiyorsun?”

“Çünkü öldüğünü bilmiyorum.”

“Peki ne oldu ona?”

“Bilmiyorum.”

“Sen hiçbir şey bilmiyorsun.”

“Bildiğim şeyleri sana anlatırsam, hatırladıklarının değişmesinden korkuyorum.”

Resmi masaya bıraktım.

“Belki de hatırladıklarım zaten doğru değil.”

Bu kez Sevran karşılık vermedi.

Defterleri karıştırmaya devam ettim. En alttaki küçük defterin kapağında annemin el yazısı vardı. Sayfaları sararmıştı. İlk birkaç sayfada alışveriş listeleri, tarihler ve evle ilgili notlar bulunuyordu.

Sonraki sayfalarda ise aynı isim tekrar tekrar yazılmıştı.

Neris.

Bir sayfanın ortasında şu cümle vardı:

İki çocuk aynı rüyayı gördüğünde, hangisinin uyandığını anlamak mümkün değildir.

Altındaki tarih doğumumdan birkaç yıl öncesine aitti.

Sayfayı çevirdim.

Onları birbirinden ayırmak için önce birinin hatırlamayı bırakması gerekiyor.

Parmaklarım kâğıdın üzerinde dondu.

“Sevran.”

Defteri ona uzattım.

Okudu. Sonra sayfanın altındaki tarihe baktı.

“Bu ne zaman yazılmış?”

“Ben doğmadan önce.”

“Evet.”

“Annem Neris'i tanıyordu.”

Sevran sayfayı kapattı.

“Annen çok şey biliyordu.”

“Peki Neris hakkında ne biliyordu?”

“Bunu ona sormalıyız.”

“Ölmüş birine mi?”

Sevran gözlerini kaldırdı.

“Bazı insanlar öldükten sonra da geride cevaplar bırakır.”


Evin içinde ilerledikçe, hatırlamadığım ayrıntılar zihnimin kıyısında beliriyordu.

Koridorun sonundaki küçük oda…

Kapının önündeki çizikler…

Duvarın dibine bırakılmış iki çift çocuk ayakkabısı…

Birinin bağcıkları kırmızıydı.

Diğerininki siyahtı.

Ayakkabıların önünde durdum.

“Bunlar bizim miydi?”

Sevran arkamda belirdi.

“Öyle görünüyor.”

“Hangisi benim?”

“Bilmiyorum.”

Siyah bağcıklı ayakkabıyı elime aldım. İç tabanında ismimin ilk harfi vardı.

V.

Diğerini kaldırdım.

Kırmızı bağcıkların arasında küçük bir kâğıt sıkışmıştı.

Üzerinde tek bir kelime yazıyordu.

Bekle.

Kâğıdı açtığımda arkasında başka bir cümle gördüm.

Bu kez birlikte uyuyacağız.

Bir anda odanın içindeki hava ağırlaştı.

Gözlerimi kapattım.

Bir çocuk ağlıyordu.

Bu kez ses uzaktan gelmiyordu. Yanımdaydı. Çok yakınımda.

“Veyra?”

Sevran'ın sesini duydum ama cevap veremedim.

Görüntü zihnimde açıldı.

İki yatak.

Pencerenin önünde duran bir gece lambası.

Neris, battaniyesini çenesine kadar çekmişti. Ben kendi yatağımdan ona bakıyordum.

“Korkuyor musun?” diye sormuştum.

“Hayır.”

“Yalan söylüyorsun.”

“Sen de korkuyorsun.”

“Ben korkmuyorum.”

Neris gülmüştü.

“Öyleyse neden elimi tutuyorsun?”

Gözlerimi açtım.

Elimdeki kâğıt titriyordu.

“Onu hatırlıyorum.”

Sevran yanıma yaklaştı.

“Ne gördün?”

“Birlikte uyuduğumuz geceleri. Bana korkmadığını söylerdi ama karanlık olduğunda elimi tutardı.”

“Başka?”

Başımı salladım.

“Şimdilik bu kadar.”

Kâğıdı cebime koydum.

Odanın kapısına yöneldiğimde arkamdan çok hafif bir ses geldi.

“Veyra…”

Durup döndüm.

Sevran da duymuştu.

Fakat ses odanın içinden değil, evin daha derinlerinden yükselmişti.

Bir çocuk sesi.

“Beni neden burada bıraktın?”

Göğsümdeki ikinci kalp bir kez sertçe attı.

Sevran kolumu tuttu.

“Gitme.”

“Bu Neris.”

“Bilmiyoruz.”

“Ben sesini tanıyorum.”

“Veyra, lütfen.”

Elini kolumdan çektim.

“Bütün bu zaman boyunca bana onu unutturmaya çalıştınız.”

“Hayır.”

“Öyleyse neden kimse onun hakkında konuşmadı?”

Sevran'ın yüzü gerildi.

“Çünkü onun hakkında konuşmaya başladığımızda, yalnızca onu hatırlamayacaktın.”

“Peki neyi hatırlayacaktım?”

Cevap vermedi.

Evin derinliklerinden bir kez daha ses geldi.

Bu kez daha yakındı.

“Beni beklettin.”


Dışarı çıktığımızda hava tamamen kararmıştı.

Kapının önünde durup eve son kez baktım. Pencereler karanlıktı. İçeride hiçbir hareket yoktu.

Ama çocukluk odamın perdesi hafifçe kıpırdıyordu.

Rüzgâr yoktu.

“Sevran.”

“Gördüm.”

“Orada biri var.”

“Evet.”

“Kim?”

Sevran cevap vermedi.

Elimi cebime attım. Kâğıt hâlâ oradaydı. Parmaklarımla katlanmış kenarını yokladım.

Birden içimdeki ses yeniden konuştu.

Bu kez ne öfkeliydi ne de tehditkâr.

Yalnızca üzgündü.

“Beni hatırladığında, beni yeniden kaybetmeyeceğine söz ver.”

Nefesim kesildi.

“Sen Neris misin?” diye fısıldadım.

Uzun bir sessizlik oldu.

Ardından göğsümün içinden bir cevap yükseldi.

“Sen bana hep öyle seslenirdin.”

Sevran yüzüme baktı.

İlk kez onun da korktuğunu gördüm.

Çünkü artık mesele, içimde neyin yaşadığı değildi.

Mesele, bir zamanlar yanımda yaşamış olan birinin neden şimdi içimde olduğuydu.

Ve ben, çocukluğumdan geriye kalan en önemli şeyi hatırlamaya başlamıştım.

Neris'i.

Ama onu kaybettiğim günü hâlâ hatırlamıyordum.