İçeriğe geç

Hatırlamanın Bedeli

Resmi elimden bırakamıyordum.

İki çocuk hâlâ el ele tutuşuyordu. Birinin yüzü belliydi. Diğerininki ise silinmişti. Kâğıdın üzerinde, küçük harflerle yazılmış tek bir kelime vardı.

Bekledim.

Neris'in yüzünün neden silindiğini anlamaya çalıştım. Parmaklarımı kâğıdın üzerinde gezdirdim. Kurşun kalemin izleri hâlâ seçilebiliyordu. Birileri yüzü sonradan karalamıştı. Üstelik bunu aceleyle yapmamıştı. Çizgiler düzenliydi. Sanki bir yüzü yok etmek için özellikle uğraşılmıştı.

Resmi ışığa doğru kaldırdım.

Silinen bölgenin altında başka bir yazı belirdi.

Bir yüzü unutmak, onu kaybetmekten daha kolaydır.

Yazıyı tanıyordum.

Annemin el yazısıydı.

Kâğıdı yavaşça indirdim.

Moraeth.

İsmini zihnimde tekrarladım. Onu düşündüğümde aklıma gelen ilk şey annemin yüzü olmuyordu artık. Arşivdeki kayıtlar, taş duvarlar, eski ayinler ve birbirine karışmış sesler geliyordu.

Bir zamanlar bana saçlarımı tarayan, geceleri üzerimi örten kadının aynı zamanda bir çocuğun yüzünü hatıralardan silebilecek biri olduğuna inanmak istemiyordum.

Ama artık inanmak istemediğim şeyler, gerçeğin kendisi olabilirdi.

“Bunu sen mi yaptın, anne?” diye fısıldadım.

Odanın içinde yalnızca kendi sesim vardı.

Sonra göğsümün derinliklerinden başka bir ses yükseldi.

“Bana kızma.”

Elimdeki kâğıt titredi.

“Neris?”

“Onu suçlama.”

“Annemden mi bahsediyorsun?”

“Evet.”

“Yüzünü neden sildi?”

Ses cevap vermedi.

“Bana ne yaptığınızı anlatın artık.”

Bir süre sessizlik oldu.

Ardından Neris'in sesi, çocukluğumdaki kadar yumuşak bir tonda duyuldu.

“Hatırlarsan beni bir daha eskisi gibi sevemezsin.”

Gözlerimi kapattım.

“Belki de seni hiç tanımamıştım.”

“Hayır, Veyra.”

Sesi bu kez daha yakındı.

“Beni herkesten iyi tanıyordun.”

“Öyleyse neden yüzünü hatırlayamıyorum?”

“Çünkü yüzümü hatırlamak, yalnızca beni hatırlamak olmayacak.”

“Ne demek bu?”

“Bana ne olduğunu da hatırlayacaksın.”

Göğsümdeki ikinci ritim yavaşladı.

“Benden ne istiyorsun?”

“Şimdilik hiçbir şey.”

“Buna inanmamı mı bekliyorsun?”

İçimde hafif bir gülüş duyuldu.

“Eskiden de bana böyle bakardın.”

“Nasıl?”

“Bir şey istediğimde, önce neden istediğimi sorardın. Sonra da istediğimi vermemek için bahane bulurdun.”

İstemeden gülümsedim.

O an onu gerçekten tanıdığımı hissettim. Yalnızca bir ses olarak değil, çocukken yanımda oturan, benimle tartışan, gülen bir insan olarak.

Fakat bu his uzun sürmedi.

“Peki ya şimdi?” diye sordum.

“Şimdi senden yalnızca bir şey istiyorum.”

“Nedir?”

“Hatırlamaya devam et.”


Sevran'ı alt kattaki salonda buldum.

Pencerenin önünde durmuş, dışarıdaki ağaçlara bakıyordu. Beni gördüğünde arkasını döndü.

“Onunla konuştun.”

Bir soru değildi.

“Evet.”

“Ne söyledi?”

“Annemin Neris'in yüzünü silmiş olabileceğini düşünüyorum.”

Sevran'ın yüzünde kısa bir değişim oldu.

“Bunu nereden çıkardın?”

Ona resmi uzattım.

Kâğıdı inceledi. Önce çocuklara, sonra arkadaki yazıya baktı.

“Bu yazı Moraeth'in.”

“Biliyorum.”

“Başka bir şey buldun mu?”

“Bana onun yüzünü hatırlamamamın bir nedeni olduğunu söyledi.”

Sevran resmi masaya bıraktı.

“Veyra, bazı anılar insanın zihninden kendiliğinden kaybolmaz.”

“Bunu artık biliyorum.”

“Bazen bir anıyı silmek, o anının içindeki şeyi de değiştirebilir.”

“Annem Neris'i mi sildi?”

“Bilmiyorum.”

“Yine bilmiyorsun.”

“Bildiğim şeyleri saklamaya çalışmıyorum.”

“Öyleyse anlat.”

Sevran derin bir nefes aldı.

“Yıllar önce seni çocukluk evinde bulduğum geceyi hatırlıyor musun?”

“Dün anlattıklarını hatırlıyorum.”

“Eksik anlattım.”

Ona baktım.

“Ne eksik kaldı?”

Sevran bir süre sessiz kaldı. Sonra koltuğa oturup ellerini birbirine kenetledi.

“O gece ikinci yatağın üzerinde birini gördüm.”

Nefesim boğazımda düğümlendi.

“Ne?”

“Sen yerde oturuyordun. Başın yatağın kenarına yaslanmıştı. Odanın içindeki ışık çok azdı. Seni uyandırmak için yanına yaklaştım. O sırada yatakta birinin yattığını fark ettim.”

“Kimdi?”

“Yüzünü göremedim.”

“Neris miydi?”

“Bilmiyorum.”

“Bir çocuk muydu?”

Sevran başını salladı.

“Öyle görünüyordu.”

“Peki sonra?”

“Yatağa yaklaştım. Sen bana bakıp birinin uyuduğunu söyledin. Onu uyandırmamamı istedin.”

“Sonra ne oldu?”

“Bir an gözümü senden ayırdım. Yeniden yatağa baktığımda boştu.”

İçimdeki ikinci kalp hızlandı.

“Yani onu sen de gördün.”

“Evet.”

“Bunu neden dün anlatmadın?”

“Çünkü o gece gördüğüm şeyin gerçek olup olmadığından emin değildim.”

“Peki başka ne oldu?”

Sevran'ın bakışları masanın üzerindeki resme kaydı.

“Yatağın üzerinde bir çizim vardı. İki çocuğun resmi.”

“Bunu daha önce görmüştüm.”

“Resmin arkasında bir isim yazıyordu.”

“Ne ismi?”

Sevran gözlerini bana çevirdi.

“Kendi ismim.”

Bir an konuşamadım.

“Senin mi?”

“Evet.”

“Ne demek bu?”

“Bilmiyorum. Resimde üç çocuk yoktu. İki çocuk vardı. Ama arkasına benim adım yazılmıştı.”

“Sen o zaman beni tanıyor muydun?”

“Hayır.”

“Öyleyse neden senin adın oradaydı?”

Sevran ayağa kalktı.

“İşte bunu öğrenmemiz gerekiyor.”


Bir süre sonra Sevran beni başka bir yere götürmeye karar verdi.

Kasabanın dışına, ormanın daha derinlerine doğru ilerledik. Bu kez gittiğimiz yer çocukluk evime benzemiyordu. Yolun sonunda, ağaçların arasına saklanmış eski bir taş yapı bulunuyordu.

Dışarıdan bakıldığında terk edilmiş bir depo gibiydi. Kapısının üzerinde paslanmış demir parçaları vardı. Duvarların bazı bölümleri yosunla kaplanmıştı. Pencereleri taşlarla örülmüştü.

“Burası neresi?”

“İlk ayinin yapıldığı yerlerden biri.”

Kapıya yaklaştık.

“Beni buraya neden getirdin?”

“Çünkü artık yalnızca senin hatırladıklarını değil, onların sakladıklarını da görmen gerekiyor.”

Kapıyı itti.

İçerisi soğuktu.

Taş duvarların arasında ilerleyen dar bir koridor vardı. Zemindeki toz, uzun zamandır kimsenin buraya gelmediğini gösteriyordu. Fakat duvarlarda yeni çizikler bulunuyordu.

Koridorun sonunda geniş bir oda açıldı.

Ortada büyük bir daire vardı. Çevresindeki taşların üzerine isimler kazınmıştı. Bazıları okunamayacak kadar eskimişti.

Sevran dairenin kenarında durdu.

“İlk ayinimde burada değildim. Ama bu yapı, aynı çalışmaların yapıldığı yerlerden biriydi.”

“Çalışmalar mı?”

“Onlar buna böyle diyordu.”

Odanın duvarlarına baktım.

Çizimler vardı.

İki yatak.

Küçük bir masa.

Birbirine uzanan iki çocuk eli.

Bir adım daha yaklaştım.

Bunları daha önce görmüştüm.

Çocukluk evimdeki resimlerin aynısıydı.

Fakat bu kez çizimin içinde üçüncü bir figür daha vardı.

İki çocuğun biraz gerisinde duran uzun bir insan silueti.

Yüzü yoktu.

Altında üç isim yazılıydı.

Veyra.

Neris.

Sevran.

İsimlerin hemen altında ise daha küçük harflerle bir cümle kazınmıştı.

Üçüncü kişi, ikisini de hatırlayacak.

“Bu ne?” diye sordum.

Sevran yanıma geldi.

Çizime baktığında bir süre konuşmadı.

“Bunu daha önce görmedim.”

“Senin ismin burada yazıyor.”

“Görüyorum.”

“Bu yapıdaki çizimler benim çocukluk evimdeki çizimlerle aynı.”

“Evet.”

“Bana hâlâ hiçbir şey bilmediğini söyleme.”

Sevran duvardaki siluete yaklaştı.

“Bu çizimlerin ne anlama geldiğini bilmiyorum. Ama isimlerin buraya rastgele yazılmadığını biliyorum.”

“Peki üçüncü kişi kim?”

“Belki de benim.”

“Öyleyse neden yüzün yok?”

Sevran cevap veremedi.

Dairenin ortasına baktım.

Taş zeminin üzerinde küçük bir oyuk bulunuyordu. Sanki oraya bir şey yerleştirilmiş, sonra çıkarılmıştı.

Elimi duvara uzattım.

Parmaklarım Neris'in ismine değdiğinde içimdeki ses birden yükseldi.

“Dokunma.”

Elimi geri çektim.

“Neden?”

“Buraya gelmemeliydin.”

Sesindeki korkuyu ilk kez bu kadar açık duyuyordum.

“Neris?”

“Beni dinle. Buradan çık.”

“Burası ne?”

“Veyra, git.”

“Bana cevap ver!”

Göğsümdeki ikinci ritim düzensizleşti.

Neris'in sesi artık çocukça değildi. İçimdeki bir yerden, çok derinlerden geliyordu.

“Burası beni ilk kez kaybettiğin yer.”

Nefesim kesildi.

“Ben seni burada mı kaybettim?”

Uzun bir sessizlik oldu.

Sonra Neris konuştu.

“Hayır.”

Bir şey taş zeminin altında hareket etti.

“Beni burada buldun.”


Sevran kolumdan tutarak beni dairenin dışına çıkardı.

“Yeter.”

“Bırak.”

“Buradan gitmeliyiz.”

“Bana ne olduğunu söyle!”

“Şimdi değil.”

“Ne zaman? Ne zaman anlatacaksınız?”

Sevran beni koridora doğru çekti. Arkama dönüp duvardaki çizime baktım.

Üçüncü figürün yüzü hâlâ yoktu.

Ama bu kez bir ayrıntı fark ettim.

Figürün ayaklarının altında, diğerlerinden farklı olarak küçük bir gölge vardı.

Ve o gölge, benim ayaklarımın bulunduğu yere kadar uzanıyordu.

“Sevran.”

“Bakma.”

“Orada bir şey var.”

“Biliyorum.”

“Ne olduğunu biliyor musun?”

Sevran beni kapıdan çıkardı.

“Henüz değil.”

Dışarı çıktığımızda soğuk hava yüzüme çarptı. Bir süre taş yapının önünde durdum. İçimdeki ses tamamen susmuştu.

Ama bu sessizlik huzur vermiyordu.

Çünkü Neris ilk kez benden kaçmıştı.

Daha önce ne zaman seslensem cevap vermişti. Bazen beni kızdırmış, bazen çocukluğumdan bir anıyı hatırlatmıştı.

Şimdi ise benden uzaklaşmamı istiyordu.

“Sevran.”

“Efendim?”

“Beni neden oraya götürdün?”

“Çünkü orada bir cevap bulabileceğimizi düşündüm.”

“Peki bulduk mu?”

Sevran taş yapıya baktı.

“Hayır.”

Bir süre sonra ekledi:

“Ama artık bir şeyden eminim.”

“Neyden?”

“Bu hikâyenin içinde yalnızca sen ve Neris yokuz.”

Gözlerimi ona çevirdim.

“Sen de varsın.”

Sevran başını salladı.

“Ben de varım.”

Tam arabaya yönelecekken göğsümün içinde çok hafif bir fısıltı duydum.

Neris'in sesi.

“Onu dinleme.”

Duraksadım.

“Ne?”

“Sevran'ı.”

Arkamdaki adama baktım.

Neris yeniden konuştu.

“Beni orada o bulmadı, Veyra.”

Kalbim hızlandı.

“Ne demek istiyorsun?”

Cevap, içimde ağır ağır yankılandı.

“Beni oraya o getirdi.”

Başımı kaldırıp Sevran'a baktım.

O da bana bakıyordu.

Yüzünde korkudan başka bir şey daha vardı.

Suçluluk.