“Doğru gidiyorsun.”
Fısıltı, Veyra’nın kulağının hemen arkasında duyuldu.
Veyra irkilerek döndü. Tünelin karanlığı dışında hiçbir şey yoktu. Taş duvarlar, nemli zemin ve tavandan sızan su damlaları… Hepsi yerli yerindeydi. Yine de sesin kendisine bu kadar yakın gelmesi, ensesindeki tüylerin diken diken olmasına yetmişti.
Sevran birkaç adım ötede durmuştu.
“Ne duydun?”
Veyra cevap vermeden önce karanlığa baktı. Sesin geldiği yönü anlamaya çalışıyordu. İçindeki ikinci ritim, kalbinin altında ağır ağır atıyordu. Bu kez hızlanmamıştı. Sanki onu bekliyordu.
“Bana doğru gittiğimi söyledi.”
Sevran’ın yüzü gerildi.
“Nereye?”
“Bilmiyorum.”
“Veyra…”
“Gerçekten bilmiyorum.” Sesini yükseltmemeye çalıştı. “Ama bir şey var. Beni buraya yönlendiriyor.”
Sevran başını tünelin sonundaki ışığa çevirdi.
“Bizi buradan çıkarmaya çalışıyor olabilir.”
Veyra onun sözlerindeki belirsizliği fark etti.
“Ya da bir yere götürmeye.”
Sevran cevap vermedi.
Bir süre daha ilerlediler. Tünel, ışığa yaklaştıkça daralıyordu. Duvarların yüzeyi pürüzsüz taş olmaktan çıkmış, yer yer koyu bir tabakayla kaplanmıştı. Veyra önce bunun nemden kaynaklandığını düşündü. Ancak birkaç adım sonra burnuna ağır, keskin bir koku geldi.
Çürümüş et.
Veyra adımlarını yavaşlattı. Midesi kasıldı. Koku, tünelin içindeki rutubete karışarak boğazına yerleşiyordu.
Sevran da durdu.
“Ne oldu?” diye fısıldadı Veyra.
Sevran cevap vermek yerine bıçağını çıkardı.
Bu hareket, Veyra’nın içindeki huzursuzluğu daha da büyüttü.
Duvarın üzerindeki koyu tabaka hafifçe kıpırdadı.
Veyra gözlerini kırpıştırdı. Bir an için, taşların arasından geçen ince çizgilerin hareket ettiğini sandı. Sonra yeniden baktı.
Çizgiler oradaydı.
Duvarın yüzeyine yayılmış, birbirine bağlanan ince damarlar gibi uzanıyorlardı. Bazıları taşların arasına giriyor, bazılarıysa yüzeyin altında kayboluyordu. Koyu renkli sıvı, damarların içinden ağır ağır ilerliyordu.
Veyra bir adım yaklaştı.
“Sevran…”
“Dokunma.”
Veyra elini kaldırmıştı. Parmakları duvarın yüzeyine birkaç santim kala durdu.
İçindeki ritim değişti.
Bir kez.
Sonra bir kez daha.
Duvarın içinden aynı ritimle bir ses geldi.
Veyra elini geri çekti.
“Bu ne?”
Sevran’ın bakışları duvarın üzerinde gezindi. Yüzündeki ifade, gördüğü şeyin ne olduğunu anlamaya çalışan birinin değil, karşısına çıkmasından korktuğu bir şeyle yeniden karşılaşan birinin ifadesiydi.
“Bilmiyorum,” dedi.
Veyra ona baktı.
Yalan söylüyordu.
Ama bu kez onu sorgulamaya fırsat bulamadı.
Duvarın içinden bir tıkırtı geldi.
Ardından taşların arasındaki koyu tabaka kabardı. Yüzeyin altında bir şey hareket ediyor, duvarın içinden dışarı çıkmaya çalışıyordu. Veyra geri çekildiği sırada ince bir çatlak belirdi.
Çatlağın içinden solgun bir parmak uzandı.
İnsan parmağına benziyordu. Tırnağı sararmış, derisi buruşmuştu. Ancak parmağın eklemleri olması gerekenden fazlaydı. Bir kez kıvrıldı, sonra taşın yüzeyini yoklar gibi açıldı.
Veyra’nın boğazından boğuk bir ses çıktı.
Parmağın arkasından ikinci bir parmak belirdi.
Sonra üçüncüsü.
Duvarın içindeki şey, taşların arasından elini çıkarmaya çalışıyordu.
Sevran Veyra’yı geriye çekti.
“Buradan gidiyoruz.”
Ama Veyra’nın bakışları duvardan ayrılmıyordu.
Elin bileği göründüğünde, koyu sıvı taşların arasından akmaya başladı. Sıvı zemine damladı. Yere değdiği yerde küçük bir buhar yükseldi; ardından keskin bir koku yayıldı.
Veyra burnunu kapattı.
El, duvarın dışına doğru daha fazla uzandı.
Derinin altında ince, koyu çizgiler vardı. Parmaklar titriyordu. Bilek, taşın içinde sıkışmış gibi büküldü. Bir an için elin sahibinin hâlâ canlı olduğunu düşündü.
Sonra parmaklar hareket etti.
Veyra’ya doğru.
Sevran bıçağını kaldırdı.
“Geri çekil!”
Bıçağın ucu ele saplandı.
Duvarın içinden boğuk bir ses yükseldi.
Ne tam bir çığlıktı ne de bir hırıltı. İnsan sesine benziyordu, ama sanki boğazı taşla doldurulmuş biri konuşmaya çalışıyordu.
Sevran bıçağı çektiğinde elin parmakları bir kez daha kıvrıldı.
Veyra’nın midesi bulandı.
“Bu… insan mı?”
Sevran cevap vermedi.
El, duvarın yüzeyine tutunmaya çalışıyordu. Parmak uçları taşın üzerinde sürtündü. Tırnaklardan biri kırıldı ve yere düştü.
Veyra gözlerini kapatmak istedi, ama yapamadı.
Duvarın içinden ikinci bir el çıktı.
Bu kez daha küçük.
Ardından, taşların arasından bir yüzün hatları belirmeye başladı.
Veyra nefesini tuttu.
Yüzün derisi, kafatasına yapışmış ince bir örtü gibiydi. Göz çukurları karanlıktı. Ağzı aralandığında, dişlerinin arasından koyu bir sıvı sızdı.
Ama yüzün kendisi Veyra’yı asıl korkutan şey değildi.
Boynunda bir işaret vardı.
Veyra’nın boynundakiyle aynı.
İçindeki ikinci ritim bir anda hızlandı.
Duvarın içindeki yüz, başını ona çevirdi.
Veyra geri çekildi. Bacakları titriyordu. Bir şey söylemek istedi, fakat kelimeler boğazında düğümlendi.
Yüzün ağzı hareket etti.
Ses önce taşların arasından geldi. Ardından Veyra’nın göğsünde yankılandı.
“Veyra…”
Sevran’ın eli onun bileğine kapandı.
“Bakma.”
Veyra gözlerini yüzün üzerinden ayıramadı.
“Beni tanıyor.”
“Veyra, bakma!”
Ama duvarın içindeki şey yeniden konuştu.
Bu kez Veyra’nın adını söylemedi.
“Sevran…”
Sevran’ın eli gevşedi.
Veyra başını ona çevirdi.
Sevran’ın yüzündeki bütün renk çekilmişti. Bıçağı elinde tutuyordu, ama artık duvara bakmıyordu. Gözleri, taşların arasından kendisine seslenen yüzün üzerindeydi.
Veyra ilk kez onun korktuğunu gördü.
Gerçekten korktuğunu.
“Sevran?” diye fısıldadı.
Sevran cevap vermedi.
Duvarın içindeki yüzün ağzı bir kez daha açıldı.
“Sevran…”
Bu kez ses, tünelin derinliklerinden değil, duvarın hemen arkasından geliyordu.
Veyra’nın boynundaki işaret attı.
İçindeki ikinci ritim, duvarın içinden gelen sesle aynı anda yükseldi.
Ve Sevran, ilk kez Veyra’nın elini tutmak yerine ondan bir adım uzaklaştı.