“Annemin sesiyle.”
Sevran’ın son sözleri taş odanın içinde asılı kaldı.
Veyra, onun yüzüne baktı. Bu cümlenin ardında ne olduğunu anlamaya çalışıyordu ama Sevran’ın gözlerinde bir açıklama bulamıyordu. Yalnızca kapıya sabitlenmiş, geçmişten bir şeyin yeniden ortaya çıkmasını bekleyen bir adam vardı.
“Annenin sesiyle mi çağırdı?”
Sevran başını çok az salladı.
“Kardeşim onun geldiğini sandı.”
“Annen mi?”
“Öyle sandı.”
“Peki kapağı kim açtı?”
Sevran ilk kez gözlerini kapıdan ayırdı.
“Ben.”
Veyra’nın içinden soğuk bir şey geçti.
“Neden?”
“Çünkü ben de annemin orada olduğunu sandım.”
Cevabın devamı gelmedi. Sevran’ın çenesi gerildi; sanki anıyı hatırlamak bile ağzında kötü bir tat bırakıyordu.
Veyra başka bir soru soramadan kapının dışından bir tıklama geldi.
Tak.
Üçü de başını çevirdi.
Ses, eşiğin önündeki taştan gelmemişti. Kapının tam ortasına vurulmuştu. Yavaş, ölçülü ve bilinçli bir tıklamaydı. Birinin içeridekilerin dikkatini çekmek istediği açıktı.
Ardından bir ses duyuldu.
“Aç.”
Veyra’nın parmakları istemsizce kasıldı.
Ses, Sevran’a aitti.
Tavren bir adım geriledi. Yüzü kapıyla Sevran arasında gidip geliyordu.
“Az önce… sen konuşmadın mı?”
Sevran’ın ifadesi dondu.
Gözlerinin ardında kısa süreli, yakıcı bir öfke belirdi. O kadar çabuk kayboldu ki Veyra, gördüğünden emin olamadı.
“Yeni öğrendi.”
Kapının öte yanından aynı ses yeniden geldi.
“Aç.”
Bu kez daha netti. Kelimenin sonundaki ses, Sevran’ın konuşurken yaptığı küçük vurguyla aynı yerde bitmişti. İlk deneme kaba bir taklitken bu, neredeyse kusursuzdu.
Tavren ellerini kulaklarına bastırdı.
“Yeter artık…”
Veyra, Sevran’dan gözlerini ayırmadan sordu:
“Ne yapacak?”
“Bir süre bekler.”
Sevran başını hafifçe yana eğdi. Kapının ötesindeki sesleri dinliyordu.
“Ama sabrı sonsuz değil.”
Sözünü bitirmesinden hemen sonra kapı sarsıldı.
GÜM!
Darbe taş yapının içine yayıldı. Tavandan toz döküldü; yerdeki ince kum tabakası dalgalandı. Tavren irkilerek duvara yaslandı.
“Taş kapı bu!” dedi. “Taşın kendisi!”
Sevran’ın bakışları değişmedi.
“Taş da kırılır.”
İkinci darbe gelmedi.
Sessizlik geri döndü. Ancak kapının dışındaki şeyin uzaklaştığını gösteren hiçbir ses yoktu. Ayak sesi, sürtünme ya da hareket duyulmuyordu.
Yalnızca bekliyordu.
Sonra kapının altından ince bir ses geldi.
Tık… tık… tık…
Veyra eğildi. Ses eşiğin hemen yanından geliyordu. Taşın altında bir şey, dişlerini yüzeye sürtüyormuş gibi küçük ve sert sesler çıkarıyordu.
Sevran’ın gözleri daraldı.
“Tırnak değil.”
Veyra ona döndü.
“Ne?”
“Diş.”
Tavren’in nefesi kesildi.
“Bu şey içeri girmek istiyor.”
Sevran başını çok az salladı.
“Hayır.”
Bir an durdu.
“Beni dışarı istiyor.”
“Hayır.”
Veyra’nın ağzından kelime düşünmeden çıktı.
Sevran ilk kez ona döndü. Bakışları yumuşamamıştı ama içinde bir değişim vardı. Veyra’nın, onu durdurmak için kendisini tehlikenin önüne koymaya hazır olduğunu yeni fark etmiş gibiydi.
“Onu buradan uzaklaştırırsam,” dedi Sevran, “siz yaşarsınız.”
Tavren acı bir sesle güldü.
“Harika plan. Kapının arkasındaki şeye kendini teslim et, biz de burada oturup hayatta kalalım.”
“Bu bir hesap.”
“Ne hesabı? Birimiz ölecek, diğerleri yaşayacak mı?”
Sevran cevap vermedi.
Veyra kapıya baktı. Taş yüzey hâlâ sağlamdı, ama ilk darbenin ardından eşiğe ince bir toz tabakası dökülmüştü. O şey kapıyı zorlamıştı. Biraz önceki seslerse bunun tek yolu olmadığını düşündürüyordu.
“Tek başına çıkamazsın,” dedi.
“Çıkarım.”
“Dönemezsin.”
Bu kez Sevran cevap vermedi.
Veyra onun yüzüne baktı. Dışarı çıkarsa yaratıkları kendisine çekebilirdi. Ama geri dönüp dönemeyeceğini hiçbirisi bilmiyordu.
Kapı yeniden sarsıldı.
Bu kez darbe daha sertti. Taşın içinden derin bir uğultu yükseldi.
Ardından dışarıdaki ses değişti.
Önce Sevran’ın sesi duyuldu.
Sonra Neris’inki.
Ardından İlyra’nın.
Üç ses üst üste bindi. Heceler birbirine karışıyor, bazıları uzuyor, bazıları yarıda kesiliyordu. Sanki birden fazla ağız aynı kelimeyi söylemeye çalışıyor, fakat hiçbiri diğerinin ritmine yetişemiyordu.
“Aaç…”
Sesler boğuk ve parçalıydı. Tek bir çağrıya dönüşürken insan sesinin taşıması gereken sınırları aşıyorlardı.
Tavren dizlerinin üzerine çöktü. Bir eliyle kulağını kapatırken öteki eliyle duvara tutunmaya çalıştı.
Sevran ceketini giydi. Bıçağını kavrayıp kapıya yöneldi.
Veyra’nın kalbi hızlandı. Onun gerçekten çıkmaya karar verdiğini şimdi anlıyordu.
Sevran kapıya ulaştığında Veyra kolunu tuttu.
İlk kez.
Bunu korkuyla, düşünmeden ya da mecbur kaldığı için yapmadı. Parmaklarını onun koluna kendi isteğiyle kapattı.
“Gitme.”
Sevran durdu.
Yalnızca bir saniyeliğine.
Ama o kısa an, dışarıdaki bütün seslerden daha ağırdı.
Sevran aşağı baktı. Veyra’nın eline, ardından yüzüne.
“Dönersem peşimden gelme,” dedi alçak sesle. “Dönmezsem de kapıyı açma.”
Veyra’nın parmakları gevşemedi.
“Bunu senden duymak istemiyorum.”
“Duyman gerekiyor.”
Kapı bir kez daha sarsıldı.
GÜM!
Taş tozu yukarıdan yağmur gibi döküldü. Tavren’in ağzından kesik bir ses çıktı; nefesi kontrolsüzleşiyor, göğsü her seferinde biraz daha hızlı inip kalkıyordu.
Sevran kapıya döndü ama açmadı. Avucunu soğuk taşa bastırıp gözlerini kapattı.
Dinliyordu.
Dışarıdaki hareketleri, aralarındaki mesafeyi ve seslerin geliş yönlerini birbirinden ayırmaya çalışıyordu. Veyra onun korkusuz olmadığını o an anladı. Sevran korkusunu susturmuyordu; onu kullanıyordu.
Bir süre sonra gözlerini açtı.
“Üç tane.”
Veyra’nın kalbi tekledi.
“Az önce bir taneydi.”
“Bir tanesini gördük.”
“Diğerleri nereden geldi?”
Sevran’ın bakışları kapının altına kaydı.
“Çağırdı.”
Tam o sırada dışarıdan yeni bir ses duyuldu.
“Aç… yardım et…”
Veyra’nın bedeni buz kesti.
Tavren’in sesiydi.
Ama Tavren hemen yanlarında, yerde diz çökmüş hâlde duruyordu.
Veyra ona baktı. Tavren de sesi duymuştu. Başını yavaşça kaldırdı. Gözleri büyümüştü.
“Hayır,” diye fısıldadı. “Bu benim sesim.”
Kapının dışındaki ses yeniden geldi.
“Aç… yardım et…”
Bu kez yalnızca sesini değil, nefesinin nerede kesildiğini de taklit ediyordu.
Sevran’ın çenesi gerildi.
“Daha hızlı öğreniyorlar.”
Taş zeminden çok hafif bir titreşim yükseldi.
Veyra önce bunu kapıya vuran darbelerin yankısı sandı. Fakat titreşim devam etti. Duvarlardan değil, doğrudan ayaklarının altından geliyordu.
Başını eğdi.
“Sevran…”
Sevran hemen ona baktı.
“Ne var?”
Veyra cevap vermedi. Yalnızca zemini gösterdi.
Taşın ortasında ince bir çatlak belirmişti.
Az önce yoktu.
Çatlak, taşın doğal çizgilerini izlemiyordu. Düzensiz bir hat boyunca ilerliyor, ardından keskin biçimde yön değiştiriyordu. Kenarlarından koyu bir nem sızıyordu. Sıvı taşın üstüne ulaştığında ağır ağır yayıldı; ışık altında siyah görünüyordu ama içinden koyu kırmızı damarlar geçiyordu.
Sevran hızla geri çekildi.
“Geri durun.”
Tavren hareket edemedi. Gözleri çatlağa kilitlenmişti.
“Bu imkânsız…”
Taşın içinden kuru bir sürtünme geldi.
Ardından yarığın arasından soluk, ince bir şey sızdı.
İlk bakışta parmağa benziyordu. Ama eklemleri fazlaydı. Parmak, taşın yüzeyini yoklar gibi kıvrıldı. Tırnağı yoktu; ucunda, sertleşmiş bir et parçası gibi görünen koyu bir çıkıntı vardı.
Veyra’nın midesi kasıldı.
“Sınır…” diye fısıldadı. “Sınır değil miydi burası?”
Sevran’ın cevabı gecikmedi.
“Öyleydi.”
Bu tek kelime, taş duvarlardan daha ürkütücüydü.
Sevran bıçağını kaldırıp yarıktan çıkan uzva sapladı.
Keskin bir ses taş yapının içinde yankılandı. Uzuv kıvrıldı. Koyu sıvı bir anda fışkırıp bıçağın sapına ve Sevran’ın parmaklarına bulaştı. İnsan kanı gibi akmıyordu; yoğun, ipliksi bir kıvamla metalin üzerinde tutunuyordu.
Taşın altından yırtılmış bir çığlık yükseldi.
Sevran bıçağı bastırdı.
“Geri çekil!”
Uzuv birden gerildi. Bıçağın ucunda gerilmiş bir tendon gibi titreşti, ardından kendi kendine bükülüp yarığın içine asıldı. Sevran son bir kez bastırdı ama uzuv kopmadı. Yalnızca taşın altına çekildi; geride bıçağa ve zemine bulaşmış koyu bir iz kaldı.
Koyu sıvı, zemine kazınmış işaretlerin arasından duvarın dibine doğru ince bir çizgi hâlinde ilerledi. Sıvının ulaştığı noktada gölge derinleşti; sanki taşın altındaki bir şey, kendine ikinci bir yol açıyordu.
Tavren’in nefesi boğazında düğümlendi.
“Ne oluyor burada?”
Sevran cevap veremeden arkalarındaki karanlık değişti.
Duvarın üzerinde bir kapı ya da yarık belirmedi. Taş yerinde duruyordu. Fakat duvarın önündeki gölge derinleşti; ışık karanlığın içine çekilir gibi kayboldu. Bir an sonra karanlık, duvardan ayrılıp odanın içine uzanan dikey bir boşluğa dönüştü.
İçinden çürümüş toprak ve sıcak kan kokusunu andıran bir hava yayıldı.
Tavren başını çevirdi.
“Arkamızda—”
Cümlesi yarım kaldı.
Karanlık içinden ince, uzun parmaklar uzandı. Bileğine dolandılar. Tavren geriye çekilmek istedi ama parmaklar derisinin üstünde kayıp dirseğine kadar ilerledi.
Tavren’in yüzü bembeyaz kesildi.
“Çekin bunu!”
Veyra koştu. Tavren’in öteki kolunu yakaladı.
Sevran da hamle etti.
“TUTUN!”
Üçü bir anlığına birbirine kenetlendi. Veyra’nın parmakları Tavren’in bileğine kapandı; Sevran kolunu kavrayıp bütün ağırlığıyla geriye asıldı.
Karanlıktan gelen parmaklar sıkılaştı.
Tavren’in derisi baskı altında beyazladı. Ardından bileğinin çevresinde ince çizgiler hâlinde kan belirdi. Parmakların uçları deriye gömüldü; Tavren acıyla bağırırken kan, elinin içinden Veyra’nın parmaklarına aktı.
“Bırakmayın!”
Veyra bütün gücüyle çekti.
Bir an için karanlığın onu bırakacağını sandı.
Sonra boşluğun içinden başka bir şey hareket etti.
Tavren’in kolu aniden gerildi. Omzundan kuru bir çıtırtı geldi. Veyra’nın eli kaydı; Sevran’ın parmakları Tavren’in kolunda tutunacak yer aradı.
Ama yaratık onu kendisine çekiyordu.
Tavren’in derisi, parmakların kavradığı yerde açıldı. Kan bileğinden aşağı aktı, kolunun üzerinden dirseğine doğru yayıldı. Sevran’ın eli kanla kaydı.
“Tavren!”
Genç adam Veyra’yı buldu.
Yüzünde saf bir dehşet vardı.
“Çekin beni!”
Veyra son kez asıldı.
Tavren’in parmakları onun eline kenetlendi. Tırnaklarından biri kırıldı; küçük, kanlı bir parça Veyra’nın avucuna saplandı.
Sonra karanlığın içindeki güç birden çekti.
Tavren’in eli Veyra’nın elinden ayrıldı.
Bir sonraki saniyede bütün bedeni boşluğa sürüklendi.
Çığlığı taş odada yankılandı. Uzun, boğuk, yaşamak isteyen bir çığlıktı. Ardından ses, sanki kalın bir duvarın arkasına itilmiş gibi boğuldu.
Karanlık kapandı.
Duvarın yüzeyi yeniden eski hâline döndü.
Sevran, karanlığın kapandığı duvara baktı.
“Onu öldürmedi,” diye fısıldadı. “Aşağıya çekti.”
Taşta tek bir iz bile kalmamıştı.
Veyra duvara doğru bir adım attı. Elini yüzeye bastırdı. Taş soğuktu, hareketsizdi. Sanki az önce arkadaşını yutan şey hiçbir zaman orada olmamıştı.
“Tavren…”
Kendi sesini tanıyamadı.
Sevran kıpırdamıyordu. Bıçağı elinde, bakışları Tavren’in kaybolduğu duvara sabitlenmişti. Elinin üzerindeki siyah sıvı ağır ağır damladı.
Taş zemindeki çatlak da kapanmaya başlamıştı.
Önce soluk uzuv geri çekildi. Ardından yarık daraldı, koyu sıvı taşın içine emildi ve yüzey yeniden birleşti. Son bir çıtırtı duyuldu.
Sonra hiçbir şey kalmadı.
Veyra duvara yaslandı.
Burada bile güvende değillerdi.
Sevran yavaşça doğruldu. Gözleri artık kapının çevresini değil, odanın tamamını tarıyordu. Plan yapan adamın yerini, neyle karşı karşıya olduklarını anlayan bir avcı almıştı.
“Kurallar değişti,” dedi.
Sesi sakindi ama yüzü değildi.
“Şimdi gerçekten avlanıyoruz.”
Veyra’nın zihni Tavren’in son bakışında takılı kalmıştı. Birkaç dakika önce yerde oturan, korkudan elleri titreyen, dışarıdan gelen kendi sesine inanamayan Tavren’di o.
Şimdi yoktu.
“Onu hemen öldürmezler,” dedi Sevran.
Veyra yavaşça ona döndü.
“Ne demek bu?”
Sevran cevap vermedi. İlk kez sessizliğinin nedeni korku değildi. Söyleyeceği şeyin Veyra’nın zihninde neye dönüşeceğini hesaplıyor gibiydi.
Veyra bir adım yaklaştı.
“Sevran.”
Sevran gözlerini kapadı. Bir saniye sonra açtığında bakışlarını kaçırmadı.
“Bazılarını alırlar. Bazılarını geri bırakırlar.”
Veyra’nın zihni bu cümleyi kabul etmedi.
“Geri bırakırlar mı?”
“Yaşamazlar.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Ya da tam anlamıyla ölmezler.”
Veyra’nın parmakları uyuştu. Tavren’in kanı hâlâ avucundaydı. Elini kapatmak istedi ama kırık tırnak parçası derisine batıyordu. Acıyı yeni fark etmişti.
“Onu geri getirecekler mi?”
Sevran’ın cevabı hemen gelmedi.
“Bilmiyorum.”
Bu cevap bir teselli sunmaktan çok daha korkutucuydu.
Zeminin derinliklerinden bir ses yükseldi.
Önce hafif bir sürtünmeydi. Ardından, taşın altından geçen ağır bir şeyin çıkardığı boğuk titreşim duyuldu. Veyra başını eğdi.
“Bu da ne?”
Sevran da zemine baktı.
“Alt taraf.”
Veyra taş zemini daha dikkatli inceledi. Az önce fark etmediği çizgiler şimdi gözünün önüne çıkıyordu. Birbirini kesen halkalar, yarım kalmış işaretler ve taşın yüzeyine işlemiş koyu lekeler…
Lekelerin bazıları çok eskiydi. Bazılarıysa çatlağın çevresinde yeni oluşmuş gibiydi. Koyu sıvı, taşın üzerindeki ince kanallara dolmuş ve görünmeyen bir merkeze doğru ilerlemişti.
Veyra dizlerinin üzerine çöktü. Lekelerden birine dokunacak gibi oldu.
“Dokunma,” dedi Sevran.
Elini geri çekti.
“Bu kan mı?”
Sevran eğilip izlere baktı.
“Evet.”
“Kimden?”
“Bilmiyorum.”
Veyra başını kaldırdı. Bu kez sorusunun cevabını almak istiyordu. Bir açıklama, bir kural, bir çıkış yolu.
“Bana ne olduğunu anlat.”
Sevran zemindeki halkalara baktı. Sonra kapıya, ardından az önce karanlığın açıldığı duvara.
“Burası yalnızca sığınak değil.”
Veyra’nın boğazı düğümlendi.
“Peki ne?”
“Bir kapak.”
“Ne kapağı?”
Sevran cevap vermeden önce ayaklarının altından gelen sesi dinledi.
“Üstünü örttükleri şeyin.”
Veyra’nın bakışları yerdeki halkalara indi. İşaretler yalnızca duvarlara kazınmamıştı. Birbirine bağlanan çizgiler, zeminin ortasında kapanmamış bir daire oluşturuyordu. Dairenin bir bölümü başka bir taşla kapatılmıştı. Taşın kenarları, üzerine yıllarca basılmış gibi aşınmıştı.
Veyra anladı.
Sınır, onları yalnızca ormanın içinden gelenlerden korumak için yapılmış olmayabilirdi.
Belki de bir şeyi içeride tutmak için yapılmıştı.
“İlyra’yı buraya mı getirdiler?”
Sevran’ın gözleri ona döndü.
“Muhtemelen.”
“Ama o kulübenin önündeydi. Sen kapıyı kapattığında dışarıda kaldı.”
“Onu kapıdan geçirmeleri gerekmiyordu.”
Veyra başını iki yana salladı.
“Ne demek bu?”
Sevran elindeki bıçağa baktı. Üzerindeki koyu sıvı hâlâ kurumamıştı.
“Sınır, eşiği koruyor. Altındaki eski geçidi değil.”
Veyra’nın içi soğudu.
“Yani bu yapının altında bir yol var.”
“Vardı,” diye düzeltti Sevran. “Hâlâ var.”
“İlyra’yı o yoldan getirdiler.”
Sevran cevap vermedi.
Bu kez suskunluğu yeterliydi.
Veyra gözlerini yerdeki daireye çevirdi. Koyu lekeler, çizgilerin arasına dolmuştu. Bazı yerlerde taşın yüzeyi çatlamış, altından daha yumuşak, gri bir tabaka açığa çıkmıştı.
Sanki yapının altındaki şey yıllar boyunca burayı içeriden aşındırmıştı.
Zeminin altından bir nefes yükseldi.
İnsan nefesine benzemiyordu. Daha derin, daha kalabalık bir sesti; sanki birden fazla göğüs aynı anda genişleyip daralıyordu.
Veyra geriye çekildi.
“Burası neyin üstüne inşa edilmiş?”
Sevran’ın yüzü sertleşti.
“Bilmiyorum.”
“Bilmiyorsun ama buraya daha önce geldin.”
“Kardeşimle buraya geldiğimde alt kat kapalıydı.”
“Alt kat?”
Sevran, dairenin ortasındaki taşı gösterdi.
“Şurası.”
Veyra taşın kenarlarına baktı. İnce bir çizgi, çevresini baştan sona dolaşıyordu. Bu bir çatlak değildi. Bir kapak için bırakılmış aralık gibiydi.
“Burası daha önce açılmış.”
“Evet.”
“Kim açtı?”
Sevran’ın gözleri karardı.
“Biz.”
Veyra’nın boğazı kurudu.
“Sen ve kardeşin?”
Sevran başını salladı.
“Bir ses duyduk. Annemizin sesiydi.”
Veyra’nın gözleri büyüdü.
“Buradan mı?”
“Önce yukarıdan geldiğini sandık. Sonra taşın altından duyduk. Kardeşim onun içeride olduğunu düşündü.”
“Ve sen kapağı açtın.”
“Evet.”
“Sonra?”
Sevran’ın çenesi gerildi.
“İçeriden biri onun adını söyledi.”
Veyra bir şey sormak istedi ama zeminden gelen ses yeniden yükseldi.
Bu kez daha yakındı.
“Vey… ra…”
Heceler birbirinden kopuktu. Ses, bir kelimeyi ilk kez söylemeyi deneyen bir çocuğa benziyordu. Fakat altında duyulan ıslak sürtünme, bunun bir çocuk olmadığını anlatıyordu.
Sevran’ın yüzü değişti.
“Daha yeni.”
Veyra onun ne kastettiğini anlamak istemiyordu.
“Ne yeni?”
Sevran bakışlarını taş zemindeki çizgilere indirdi.
“Büyüyorlar.”
Zeminin altından ince bir tıkırtı yükseldi.
Ardından ikincisi.
Sonra üçüncüsü.
Bir şey, taşın öte tarafında hareket etmeyi öğreniyordu.
Veyra, Sevran’ın sözlerinden birini hatırladı.
“Doğum…”
Sevran başını kaldırdı.
“Az önce doğum dedin. Ne doğumu?”
Sevran bir an gözlerini kapadı. Sonra, sanki daha fazla saklamanın bir işe yaramayacağını anlamış gibi konuştu.
“Doğmaları.”
Veyra’nın midesi kasıldı.
“Ne doğmaları?”
“Bilmiyorsun,” dedi Sevran. “Ama onlar seni buldu.”
“Beni neden istiyorlar?”
Bu kez Sevran tereddüt etti. Bakışları Veyra’nın yüzünde gezinirken, onda bir şey arıyormuş gibiydi.
“Çünkü sen dayanırsın.”
Veyra’nın kaşları çatıldı.
“Ne demek bu?”
“Çoğu insan buraya gelmeden önce bile kırılmış olur.”
Sevran’ın sesi soğuk değildi. Ama sözleri, Veyra’nın anlamaya çalıştığı her şeyi başka bir yere sürüklüyordu.
“Sende çatlak yok.”
“Ben insanım.”
Sevran ona baktı.
“Ben de öyle sanmıştım.”
Veyra cevap veremedi.
Taşın altından bir ses daha geldi.
Bu kez tek bir nefes değildi. Islak, boğuk bir hareketin ardından ince bir çatırdama duyuldu. Kemiklerin kırılmasına benziyordu ama sesin içinde bir kırılmadan çok, bir şeyin kendisine yer açması vardı.
Sevran hızla zemine baktı.
“Geri çekil.”
Veyra’nın nefesi kesildi.
Taşın ortasında çok hafif bir kabarma oluştu. Milimlik bir yükselti. Fakat hareket ediyordu; zeminin altındaki şey dönüyor, yüzeyin hangi noktasından çıkacağını arıyordu.
Sonra bir ses geldi.
İlk nefes.
Kesik, zor ve yanlış.
Sanki ciğerler havayı ilk kez tanıyordu.
İkinci bir nefes duyuldu.
Bu daha küçüktü.
Ardından bir tane daha.
Taşın altından gelen sesler çoğaldı. Düzensiz nefesler, birbirine çarpan küçük hareketler ve arada bir duyulan ıslak sürtünmeler…
Bunlar yeni doğan bebeklerin sesleri değildi.
Birbirinden farklı şeylerin aynı anda uyanması gibiydi.
Sevran bir adım geriledi.
“Doğduklarında aç olurlar.”
Taşın ortasında ince bir yarık belirdi. İlk başta çatlak gibi görünüyordu ama değildi. Taşın içinden bir çizgi boyunca aralanıyor, sanki iki yüzey birbirinden ayrılmayı öğreniyordu.
Bir saniyelik ağır sessizlik oldu.
Ardından taşın içinden kuru bir ses geldi.
ÇAT.
Taş kırılmadı.
Yalnızca aralandı.
Ve aralıktan bir el çıktı.
Çok küçüktü; fakat oranları yanlıştı. Parmakları gereğinden uzundu, avucu dardı. Derisi soluk ve yarı saydamdı. Altında koyu damarlar, hareket eden ince çizgiler gibi görünüyordu.
El taşın kenarına tutunmaya çalıştı.
Başaramadı.
Parmakları kaydı. Yeniden uzandı.
Her denemede, avucunun yumuşak yüzeyi taşa sürtünüyor, ince bir deri tabakası kenara yapışıyordu. El geri çekildiğinde taşın üzerinde pembe, ıslak bir iz kaldı.
Veyra’nın boğazından ses çıkmadı.
Sonra o ince, bozuk ses yeniden yükseldi.
“Vey… ra…”
Bu kez biraz daha doğru söylemişti.
Sevran’ın gözleri karardı.
“Çok hızlı öğreniyorlar.”
Veyra geriye çekildi. Ayağı yerdeki eski kan izlerinden birine takıldı. Dengesini kaybettiği anda Sevran onu kolundan yakalayıp kendine çekti.
Veyra’nın gözü onun elindeki titremeye takıldı.
Çok hafifti.
Ama Sevran titriyordu.
“Alt kata iniyoruz,” dedi.
Veyra ona inanamayarak baktı.
“Ne?”
“Şimdi öldürebiliriz.”
Duraksadı.
“Sonra çok geç olacak.”
Veyra’nın bakışları yeniden küçük ele döndü. Parmaklar taşın kenarına tutunmaya çalışıyordu. Her başarısız denemeden sonra bir kez daha uzanıyordu.
“Ya anneleri gelirse?”
Sevran’ın yüzü sertleşti.
“Geliyor zaten.”
Kapının dışından gelen ses değişti.
Artık bir fısıltı değildi. Taş kapının gövdesinde hissedilen, derinden gelen bir çağrıydı. Sesin titreşimi zemine yayıldı.
Taşın altındaki küçük el hareketsiz kaldı.
Sonra parmaklar aynı anda kıvrıldı.
Dinliyorlardı.
Bir sonraki anda hareketleri hızlandı. Taşın altından art arda darbeler geldi. Küçük eller, çıkabilecekleri bir yer arar gibi zemine vuruyordu. Her darbe, taşın içinde kuru bir yankı yaratıyordu.
Sevran eğilip bıçağını taş zeminin kenarındaki ince aralığa soktu.
Veyra onun ne yaptığını anlamaya çalışırken taşın bir bölümü yerinden oynadı. Beklenenden kolay hareket etmişti. Sanki daha önce de açılmış, ardından aceleyle kapatılmıştı.
Sevran taşı kaldırdı.
Aşağıdan gelen hava yüzlerine çarptı.
Soğuk değildi.
Ilıktı.
Nemliydi.
Ve toprak kokmuyordu.
Veyra’nın midesi kasıldı. Havada uzun süre kapalı kalmış canlı bir şeyin ağır kokusu vardı. Bir yerin değil, bir bedenin kokusu.
Sevran aşağı baktı.
“Arkamdan gel.”
Taşın altında dar bir merdiven uzanıyordu. Basamakların kenarları aşınmıştı; üzerlerinden çok fazla insan geçmiş gibiydi. Fakat bazı yerlerde taş, ayakların aşındıracağı biçimde değil, sürünen bir şeyin uzun süre aynı yüzeye sürtünmesiyle yumuşamıştı.
Merdivenin duvarında koyu izler vardı. Bazıları eski, bazıları daha yeniydi. Birkaç yerde taşın içine tırnakla kazınmış gibi ince çizgiler uzanıyordu.
Sevran ilk basamağa indi.
Veyra onu takip etti.
Her adımda sesler belirginleşti. Islak hareketler. Zor nefesler. Birbirinin üzerine binen küçük tıkırtılar.
Yukarıdaki taş kapının sesi giderek uzaklaştı.
Son basamağa ulaştıklarında Veyra durdu.
Önlerindeki oda büyük değildi ama boş da değildi. Duvarlar ilk bakışta taştan yapılmış gibi görünüyordu. Yaklaştıkça yüzeylerinde farklı bir doku seçiliyordu. Fazla düzgün, fazla pürüzsüzdüler. Sanki taş bir zamanlar yumuşakmış, sonra katılaşmıştı.
Bazı bölümlerde yüzey dışarı doğru kabarmıştı. Kabaran yerlerin altında ince çizgiler hareket ediyormuş gibi görünüyordu. Veyra gözlerini kırptı ama izler kaybolmadı.
Duvarların dibinde, yarı kurumuş koyu sıvı birikmişti. İçinde kumaş parçaları ve birkaç küçük, beyaz kemik görünüyordu.
Veyra’nın midesi kasıldı.
O sırada ince bir inilti duyuldu.
İnsan sesiydi.
Zayıf, aralıklı ve güçlükle çıkarılan bir ses.
Veyra’nın kalbi duracak gibi oldu.
Çünkü tanıyordu.
Sevran kolunu önüne uzattı.
“Dur.”
Veyra, onun kolunun altından baktı.
Odanın ortasında bir beden yatıyordu.
İlk bakışta insana benziyordu. Sırtüstü uzanmış, kolları iki yana düşmüş, yüzü tavana dönüktü. Gözleri açıktı. Kırpmıyordu.
İlyra’ydı.
Ama Veyra onu ilk anda tanıyamadı.
Saçları yüzüne yapışmıştı. Teni neredeyse griye dönmüştü. Boynunun yanından göğsüne kadar uzanan koyu damarlar, derisinin altında dallanıp budaklanıyordu. Bileklerinin çevresinde morarmış halkalar vardı; bazı yerlerde deri sıyrılmış, altındaki et açığa çıkmıştı. Kanın bir bölümü kuruyup kabuk bağlamış, bir bölümü hâlâ ağır ağır sızıyordu.
Veyra’nın ağzından bir ses çıktı.
“İlyra…”
İlyra’nın gözleri kıpırdamadı.
Sonra dudakları hafifçe hareket etti.
Ses çıkmadı.
Ama nefes alıyordu.
Yanlış, kesik ve düzensiz.
Veyra bir adım attı. Sevran onu durdurmaya çalıştı fakat bu kez Veyra kolunu kurtardı.
“İlyra!”
İlyra’nın gözleri ağır ağır ona döndü.
O bakışta tanıdık bir şey vardı. Veyra, arkadaşının hâlâ orada olduğuna inanmak istedi. Onu bu hâle getiren şey ne olursa olsun, gözlerinin ardındaki İlyra’nın geri dönebileceğini düşündü.
Sonra karnını gördü.
Şişkinliğin ötesinde bir şey vardı.
Derisinin altında hareket eden bir şey.
Karnı, normal bir bedenin şişkinliğine benzemiyordu. Derisi gerilmiş, parlaklaşmıştı. Koyu damarlar göbeğinin çevresinde toplanıyor, kaburgalarının arasından yanlara doğru yayılıyordu. Bazı damarların altında küçük şişlikler ilerliyor, sonra derinin altında kayboluyordu.
Bir şey içeriden bastırdı.
Derinin yüzeyi küçük bir elin şeklini aldı.
Parmaklar tek tek açıldı.
Sonra el geri çekildi.
İlyra’nın boğazından bir inilti yükseldi.
Veyra geriye sendeledi. Sevran onu düşmeden yakaladı.
“Hamile mi?” diye fısıldadı Veyra.
Sevran’ın cevabı keskin geldi.
“Hayır.”
Bir an durdu.
“Yuva.”
Veyra başını iki yana salladı.
“Hayır. Hayır, bu olamaz.”
İlyra’nın parmakları titredi.
Karnının altındaki deri birden gerildi. İçeriden bir şey bastırdı. Bu kez çıkıntı daha belirgindi; deri, altında şekillenen küçük eklemlerin çevresinde gerildi. Bir çizgi boyunca ince bir kan sızdı.
Veyra’nın nefesi kesildi.
Sevran bıçağını çıkardı.
“Erken.”
İlyra’nın dudaklarından güçlükle hava kaçtı.
“Çıkarın…”
Veyra ona doğru koştu.
“Yaşıyor!”
“Az kaldı.”
Sevran’ın sesi duymak istemediği kadar sakindi.
İlyra’nın gözleri yeniden Veyra’yı buldu. Bu kez bakışlarında korkunun yanı sıra tanıdık bir çaresizlik vardı.
“Veyra…”
Sesi yırtılmış gibiydi.
“…çok açlar.”
Veyra’nın gözleri doldu.
“İlyra, dayan. Seni buradan çıkaracağız.”
İlyra başını çok az salladı.
“Hayır…”
Karnının içindeki hareket hızlandı.
Birden fazla şey yer değiştiriyordu. Biri yukarıya doğru ilerliyor, öteki yana kayıyor; ardından hepsi birden durup tekrar hareketleniyordu. Derinin altındaki çıkıntılar, içeriden birbirlerine çarparcasına yer değiştiriyordu.
Bir noktada deri gerilip morardı. Ardından ince bir yırtılma sesi geldi.
İlyra’nın karnından koyu kan sızdı.
Veyra elini ağzına götürdü.
“Kaç tane var?”
Sevran cevap vermedi.
İlyra’nın ağzı aniden açıldı.
Normalden fazla.
Çenesinin eklemi yana kaydı. Ağzının kenarında deri çatladı ve ince bir kan çizgisi çenesine doğru aktı. Boğazından insan sesine benzemeyen, ince ve ıslak bir fısıltı çıktı.
“Vey… ra…”
Veyra dondu.
İçeridekiler de onun adını öğreniyordu.
Sevran Veyra’yı kolundan çekerek geriye aldı.
“Bakma.”
Ama Veyra çoktan görmüştü.
İlyra’nın karnı dalgalandı. Derisinin altındaki şeylerden biri dönüyor, bir başka noktayı zorluyordu. Hareketler artık rastgele değildi. İçeridekiler bir çıkış arıyordu.
Sevran’ın yüzü gerildi.
“Şimdi öldürmezsek…”
Cümlesini bitirmedi.
Veyra ne demek istediğini anlamıştı.
Yine de başını iki yana salladı.
“Hayır.”
Sevran ona baktı.
“Veyra—”
“Hayır. Onu kurtarabiliriz.”
“İlyra gitti.”
“Gitmedi!”
Veyra’nın sesi odada yankılandı. İlyra’nın gözleri ona döndü; sanki sesin içinden kendisini bulmaya çalışıyordu.
Sevran’ın bakışları yumuşamadı.
“Bu beden artık ona ait değil.”
Veyra tekrar arkadaşına baktı.
İlyra’nın gözleri bir anlığına netleşti. Boşluk dağıldı; geriye Veyra’nın tanıdığı, korkmuş ve acı çeken o genç kadın kaldı.
Dudakları titredi.
“Özür…”
Veyra ona doğru eğildi.
“Ne için? İlyra, ne için?”
İlyra’nın gözleri doldu. Kelimeler güçlükle çıktı.
“Ben… kapıyı…”
Cümlesini tamamlayamadı.
Veyra’nın göğsü sıkıştı.
“Biliyorum. Biliyorum, seni kandırdı. Bu senin suçun değil.”
İlyra bir şey söylemek istedi. Ama karnı aniden sertleşti. Derisinin altındaki hareketler şiddetlendi.
Sevran bıçağını kaldırdı.
İlyra bir anda onun bileğini yakaladı.
Beklenmedik bir güçle.
Sevran durdu.
İlyra’nın gözleri bir saniyeliğine tamamen açıldı. Bu kez bakışları Veyra’da değil, Sevran’daydı.
“Yaklaşma…”
Fısıltısı çok zayıftı.
Sevran’ın kaşları çatıldı.
İlyra’nın parmakları bileğine daha sıkı kapandı.
“Beni dinliyorlar.”
Odadaki sesler bir anlığına kesildi.
Sevran’ın bakışları İlyra’nın karnına kaydı.
Veyra da fark etti.
İçerideki hareketler durmuştu.
Sanki hepsi konuşmayı beklemişti.
İlyra’nın yüzündeki ifade değişti. Gözleri yeniden bulanıklaştı, dudakları aralandı. Parmakları Sevran’ın bileğinden kaydı.
Bir süre kimse hareket etmedi.
Sonra derinin altından küçük bir yırtılma sesi geldi.
İlyra’nın karnındaki deri, içeriden bastırılan bir çizgi boyunca gerildi. Kan, yaranın kenarından ağır ağır aktı. Derinin altında ince parmaklara benzeyen şekiller birbiri ardına belirdi.
Henüz açık bir yara yoktu.
Ama çok yakındı.
Sevran fısıldadı:
“Çok geç.”
Veyra onun önüne geçti.
“Dur.”
Sevran bakmadı bile. Gözleri İlyra’nın karnındaydı; bir sonraki hareketin ne zaman geleceğini hesaplıyordu.
Derinin altında sert bir çıkıntı belirdi. İçeriden bastırıyordu. Yön bulmaya çalışır gibi bir noktada duruyor, sonra başka bir yere kayıyordu.
İlyra’nın sırtı taş zemine sürtündü. Bedeni istemsizce kasıldı. Ağzından hava kaçtı.
Bu bir çığlık değildi.
Veyra, arkadaşının artık bedenini yönetemediğini gördü.
Sevran alçak sesle konuştu.
“İlk çıkış.”
“Ne çıkışı?”
“İçeridekiler dışarıya bir yol açıyor.”
Veyra başını salladı.
“Hayır. Hayır, onu kurtarabiliriz.”
Sevran bu kez ona baktı. Gözlerinde soğukluk yoktu. Fakat söylediklerinin gerçeğini değiştirmeyeceğini biliyordu.
“Bunu durdurmanın başka bir yolu varsa söyle.”
Veyra cevap veremedi.
İlyra’nın dudakları yeniden hareket etti.
“Veyra…”
Veyra onun yanına çöktü. Elini tuttu.
“Buradayım.”
İlyra’nın parmakları soğuktu. Tırnaklarının altında kurumuş kan vardı.
“Sus. Konuşma.”
“Ben… seni…”
Sesi kesildi. Gözleri Veyra’nın yüzünde gezindi, sanki onu hatırlamak için çabalıyordu.
“Çok korkuyorum.”
Veyra’nın gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Biliyorum.”
İlyra’nın parmakları bir kez daha kasıldı.
“Beni… bırakma.”
Veyra elini daha sıkı tuttu.
“Bırakmayacağım.”
Sevran’ın yüzü gerildi.
Veyra, onun bıçağı kaldırdığını gördü.
“Sevran, hayır!”
İlyra’nın karnındaki hareket birden hızlandı. Derinin altında birden fazla çıkıntı oluştu. Beden, içerideki şeyler tarafından geriliyor, açılmaya zorlanıyordu. Derinin üzerindeki küçük yarıklardan koyu kan süzüldü. Bir damla, İlyra’nın yanından aşağıya inip taş zemine düştü.
Taşın altından cevap gibi bir sürtünme geldi.
Sevran’ın karar vermek için zamanı kalmamıştı.
Bir adım öne çıktı.
Bıçağı göğüs kafesinin hemen altına, kalbine ulaşacak şekilde indirdi.
İlyra’nın bedeni bir kez yükseldi.
Sonra hareketsiz kaldı.
Veyra’nın eli, arkadaşının elinin içinde sıkışıp kaldı.
Bir süre nefes alamadı.
İlyra’nın gözleri açıktı. Birkaç saniye önce korku ve yardım isteğiyle dolu olan o gözler şimdi hiçbir yere bakmıyordu.
Bıçak yaradan çekilirken koyu kan, Sevran’ın eline ve Veyra’nın parmaklarına sıçradı. Sıcaklığı Veyra’yı irkiltti. Kan, İlyra’nın yanındaki taşta birikmeye başladı; taşın üzerindeki eski işaretlerin içine dolup ince çizgiler boyunca ilerledi.
Veyra başını iki yana salladı.
“Hayır…”
Sevran bıçağı elinde tuttu.
Çünkü İlyra’nın karnındaki hareket aniden şiddetlendi.
İçeridekiler bir şeylerin değiştiğini anlamış gibiydi. Hareketleri hızlandı, birbirlerine çarpar gibi yer değiştirdiler. Gerilmiş deri bir anlığına kabardı, ardından çöktü. İçeriden gelen sesler çoğaldı; çok sayıda küçük boğazın aynı anda çıkardığı bozuk titreşim, odayı doldurdu.
Veyra kulaklarını kapatmak istedi ama İlyra’nın elini bırakamadı.
Sevran dişlerini sıktı.
“Çıkamadan öldüler.”
Bir an durdu.
“İyi.”
Son ses de kesildi.
Veyra dizlerinin üzerine çöktü.
İlyra’nın elini yavaşça bıraktı. Parmaklarının arasında kalan soğukluk, bedenin hareketsizliğinden daha gerçekti. Veyra ona bakıyordu ama artık gördüğünü anlamıyordu.
“Neden?”
Sevran cevap vermedi.
Bıçağını temizlemeye çalıştı ama koyu kan metalin üzerinde iplik gibi uzanıp yeniden birleşiyordu. Sonunda bıçağı taşın kenarına sürterek sıvının bir kısmını sıyırdı.
Veyra başını kaldırdı.
“Neris’i neden aldılar da İlyra’yı buraya getirdiler?”
Sevran durdu.
Soru onu başka bir zamana götürmüştü. Yüzünde çok kısa bir değişim belirdi; geçmişten kaçmak isteyen ama artık kaçamayan birinin ifadesi.
Uzun bir sessizlikten sonra konuştu.
“Bazıları taşıyamaz.”
“Neyi taşıyamaz?”
“İçlerindekini.”
Veyra’nın kalbi yavaşladı. Korkunç bir gerçeğe yaklaşmak, onu bilmekten daha ağırdı.
Sevran devam etti.
“Beden reddeder. Bazıları daha ilk saatlerde ölür. Bazıları da…”
Sözünü tamamlamadan durdu.
Veyra’nın zihnine Tavren geldi.
“Erkekler?”
Sevran başını kaldırdı.
“Çoğu ilk saatlerde ölür.”
Bir an sustu.
“Ölmeden önce değişirler.”
Veyra’nın midesi kasıldı.
“Nasıl?”
Sevran’ın gözleri karardı.
“Avcı olurlar.”
Veyra gözlerini kapadı. Tavren’in karanlığa çekilişini yeniden gördü. Bileğine kenetlenmiş parmaklarını, kanla kayganlaşmış derisini, son anda kendisine çevirdiği bakışını…
“Tavren…”
Sevran başını hafifçe salladı.
Bu bir onay değildi.
Ama bir yalan da değildi.
Tam o sırada odanın öteki ucundaki karanlık geçitten ağır bir ses geldi.
Bir adım.
İnsan adımı gibi değildi. Ağırlık taşın üzerine tek parça hâlinde bırakılmış, ardından gecikmeli bir sürtünme duyulmuştu.
Veyra başını kaldırdı.
İkinci adım geldi.
Taş gıcırdadı.
Sevran bıçağını tekrar kavradı.
“Çok hızlı.”
Veyra ayağa kalktı.
“Bu Tavren mi?”
Sevran cevap vermedi.
Geçidin içinden bir gölge geçti. Duvarın kenarındaki koyu sıvı hafifçe titredi. Ardından taş tavandan ince bir toz döküldü.
Veyra’nın kanı çekildi.
“Hayır…”
Sevran ona yaklaştı.
“Gözlerine bakma.”
Geçitteki adımlar durdu.
Bir sessizlik çöktü. Öyle bir sessizlikti ki Veyra kendi kalp atışını duyabiliyordu.
Sonra tek bir ses geldi.
Tak.
Ağır.
Kontrollü.
Birinin taş basamağa bastığını düşündürdü.
Sevran anında döndü. Bıçağını kaldırdı.
“Arkamda kal.”
Bu kez Veyra itiraz etmedi.
Bir sonraki adımın sesi yanlıştı. İnsan adımı genellikle iki parçaydı: topuğun taşla buluşması, ardından tabanın ağırlığı alması. Burada tek, kesintisiz bir ses vardı. Bir ağırlık hareket ediyor ama kendisini taşımayı henüz tam öğrenememiş gibiydi.
Gölge geçidin başında belirdi.
Uzundu.
Ama Tavren kadar değildi.
Daha uzundu.
Omurgası dik durmuyordu. Sanki bedenin içindeki şey kemiklerin nasıl çalıştığını anlamış ama onları hangi açıda taşıması gerektiğini henüz öğrenememişti.
Karanlıktan önce başı çıktı.
Boynu yana eğilmişti. Fazla eğilmiş.
Sonra yüzü ışığa girdi.
Veyra’nın zihni gördüğünü reddetti.
Tavren’di.
Ama değildi.
Gözleri aynı noktaya odaklanmıyordu. Biri ileri bakarken diğeri çok az yana kaymıştı. Yüz kasları gecikmeli çalışıyor, ağzı hafifçe aralık duruyordu.
Nefes almıyordu.
Kokluyordu.
Boynunun altında, derinin yüzeyi boyunca ince siyah damarlar uzanıyordu. Bir kısmı çene çizgisine, bir kısmı köprücük kemiğine doğru ilerlemişti. Sağ kolu normalden uzun görünüyordu; dirseğinin altındaki eklem, her hareketinde yerinden çıkıp yeniden oturuyormuş gibi kayıyordu.
Bileğinde derin, düzensiz yaralar vardı.
Kanamaları durmuş değildi. Koyu kan parmaklarından damlıyor, taş zeminde küçük lekeler bırakıyordu. Fakat Tavren bunlara bakmıyordu.
Sevran fısıldadı:
“Henüz tamamlanmamış…”
Bu iyi bir şey olmalıydı.
Ama Veyra onun sesinde rahatlama duymadı.
Tavren’in başı aniden kalktı.
Ve Veyra’yı gördü.
Her şey durdu.
Sevran bile.
Tavren’in bedeni saldırmaya hazırdı. Omuzları öne eğilmiş, parmakları gerilmişti. Fakat hareket etmedi. Başını yavaşça yana eğdi.
Diğerlerinin yaptığı gibi.
Tanıdık.
Yanlış.
Dudakları oynadı. Kasları birbirine uymuyor, kelime boğazında zorla şekilleniyordu.
“Vey… ra…”
Veyra’nın gözleri doldu.
Sevran sertçe fısıldadı:
“Bakma dedim.”
Ama Veyra gözlerini çeviremedi.
Çünkü bir anlığına onun yüzünde Tavren’in kendisini gördü. Ormanın içinde korkuyla şakalaşan, diğerleriyle tartışan, hayatta kalmak için elinden geleni yapan genç adamı.
Tavren bir adım attı.
Sonra durdu.
Bedeni titredi. Sanki içinde birbirinden farklı iki irade aynı anda onu hareket ettirmeye çalışıyordu. Omzu aniden kasıldı; boynunun altındaki deri bir an gerilip yeniden gevşedi. Çenesinden koyu bir sıvı sızdı.
Bir an için gözleri netleşti.
Gerçek Tavren.
Yalnızca bir saniyeliğine.
Dudakları aralandı. Boğazından çıkan ses, üst üste binmiş iki ton gibiydi.
“Ba… ba…”
Sevran’ın yüzü gerildi.
Tavren’in gözleri boşluğa kaydı.
“Öz… le…”
Veyra’nın zihni anlam veremedi.
“…dim.”
Sevran kıpırdamadı.
O anda bir şey anlamıştı. İçindeki varlık yalnızca Tavren’in bedenini kullanmıyordu. Onun hafızasına dokunuyor, hatıralarının içinden çıkardığı parçaları bir silah gibi kullanıyordu.
Veyra çok alçak bir sesle konuştu.
“Tavren?”
Sevran anında ona döndü.
“Konuşma!”
Ama kelime çoktan çıkmıştı.
Tavren’in başı seğirdi. Bütün bedeni bir anlığına kasıldı. Omurgası ters bir açıyla kıvrıldı; sırtından kuru bir çıtırtı geldi. Tavren’in yüzünde bir acı belirtisi yoktu. Yalnızca gözleri, bir anlığına Veyra’ya odaklanıp yeniden kaydı.
Sonra konuştu.
Bu kez kelime daha netti. Fakat ses, yanlış yaşta bir çocuğun ağzından çıkmış gibi ince ve yabancıydı.
“Baba…”
Bir adım daha attı.
“Nerede?”
Veyra’nın kalbi parçalandı.
Tavren’in bir gece, fazla konuştuğu bir anda babasını küçük yaşta kaybettiğinden söz ettiğini hatırladı. Konuyu hemen değiştirmişti; sanki birkaç cümleyle geçmişini açığa vurmuş olmaktan rahatsız olmuştu.
Şimdi bu anı, karşısında duran şeyin ağzından dökülüyordu.
Sevran’ın dişleri sıkıldı.
“Zihnini tarıyor.”
“Ne?”
“Seni durdurmak için.”
Tavren aniden sustu.
Burnunu havaya kaldırdı. Yavaşça kokladı. Derin bir nefes alır gibi göğsü yükseldi ama hava ciğerlerine girmedi.
Sonra gülümsedi.
Bu, bir insanın gülümsemesi değildi. Kasları gereğinden fazla açıldı; ağız köşesindeki deri gerildi ve ince bir çatlak oluştu. Koyu kan, çenesinin kenarından aşağı süzüldü. Tavren gülümsediği hâlde yüzünde acı yoktu.
“Sıcak…”
Sevran’ın gözleri karardı.
“Koşmaya hazırlan.”
Veyra geri çekildi.
Tavren’in bedeni yavaşça aşağı çöktü. Omuzları gerildi, parmakları taşa bastı. Tırnaklarının altındaki deri yırtıldı; kan, parmaklarının arasından zemine damladı. Beden, insanın alabileceği bir pozisyondan daha alçak ve daha gergin bir hâle geldi.
Sevran’ın sesi ilk kez yükseldi.
“ŞİMDİ KAÇ!”
Tavren fırladı.
İnsan hızında değildi.
Fazla hızlıydı.
Taş zeminde bir yankı patladı. Sevran araya girdiği anda çarpışma sesi odanın içine yayıldı. Bıçak elinden savruldu ve taşın üzerinde dönerek uzaklaştı.
Tavren durmadı.
Sevran’ı geriye itti. İkisi duvara çarptı. Veyra kaçmaya çalıştı ama ayakları bir anlığına hareket etmedi.
Karşısındaki şey, Tavren’in bedenini kullanıyordu.
Fakat gözleri hâlâ Veyra’daydı.
Sevran kolunu onun boynuna geçirdi. Tavren’in bedeni ters bir açıyla döndü; omzundan kuru bir ses geldi. Sanki eklemi yerinden çıkmıştı. Fakat hemen ardından yeniden yerine oturdu ve Tavren, Sevran’ı bütün gücüyle geriye savurdu.
Veyra bıçağa uzandı.
Tavren’in başı ona doğru döndü.
Bakışları bir anlığına buluştu.
Veyra, o gözlerin ardında Tavren’i görebileceğini umdu.
Ama gördüğü şey, kendisini çoktan seçmişti.
Tavren’in dudakları ağır ağır açıldı.
“Veyra…”
Sevran onu tutmaya çalışırken bile gözlerini Veyra’dan ayırmıyordu.
Veyra o anda anladı.
Tavren’in bedenine yerleşen şey, Sevran’la savaşmıyordu.
Ona ulaşmak için Sevran'ı aşmaya çalışıyordu.