Tünelin karanlığı, arkalarında yıkılan duvarın sesini yutmuştu.
Sevran, Veyra’nın elini bırakmadan ilerliyordu. Dar geçitte koşmak neredeyse imkânsızdı. Taş duvarlar omuzlarına sürtünüyor, ayaklarının altındaki nemli zemin her adımda kayıyordu. Tavandan sızan su damlaları, karanlığın içinde düzenli aralıklarla yere düşüyordu.
Veyra nefesini toparlamaya çalıştı. Göğsündeki yanma, koşmanın yorgunluğundan çok daha derine uzanıyordu. Az önce duyduğu ses hâlâ içinde yankılanıyordu. Kendi kalbinin altında atan o ikinci ritim, her geçen saniye daha belirgin hâle geliyordu.
Sevran’ın adımları yavaşladı.
“İyi misin?”
Veyra başını salladı. Söylemek istediği şey bununla ilgili değildi.
“Bizi takip etmiyorlar.”
Sevran cevap vermedi.
Veyra elini onun elinden kurtarmaya çalıştı. Sevran durduğunda, tünelin içindeki sessizlik ikisinin arasına çöktü.
“Bizi takip etmiyorlar,” diye tekrarladı Veyra. “Duvarı yıktılar. Bizi gördüler. Ama peşimizden gelmediler.”
Sevran’ın yüzü karanlıkta seçilmiyordu. Yalnızca gözlerinin bulunduğu yerde, tünelin girişinden sızan soluk ışık parlıyordu.
“Farkındayım.”
“Öyleyse neden?”
Sevran bir süre sustu. Sonra Veyra’nın boynuna baktı.
“Çünkü seni buldular.”
Veyra’nın parmakları istemsizce işaretin üzerine kapandı.
“Beni zaten bulmuşlardı.”
“Hayır.” Sevran’ın sesi sertleşti. “Seni arıyorlardı. Şimdi ise nerede olduğunu biliyorlar.”
Aradaki farkı anlamaya çalıştı Veyra. Ama Sevran’ın yüzündeki ifade, bunun yalnızca kelimelerden ibaret olmadığını gösteriyordu. Bir şey değişmişti. İşaretin attığı ritim, yaratığın sesine karşılık vermişti. Belki de bu yüzden kampın duvarları yıkılmış, o şey doğrudan kendisine ulaşmaya çalışmıştı.
“Peki şimdi ne olacak?”
Sevran yeniden yürümeye başladı.
“Bunu öğrenmemize izin vermeyeceğim.”
Veyra onun arkasından ilerledi. Bu kez elini tutmasına izin vermedi.
Tünel bir süre sonra genişledi. Duvarların arasına yerleştirilmiş eski demir halkalar, buranın hayvanları taşımak için kullanıldığını doğruluyordu. Bazıları paslanmış, bazılarıysa taşın içine gömülmüştü. Zemindeki oluklar, yıllar boyunca buradan geçirilmiş yüklerin izlerini taşıyordu.
Veyra, duvarın üzerinde bir işaret fark etti.
Önce sıradan bir çizik sandı. Birbirine kesişen üç çizgi, taşın yüzeyine kazınmıştı. Fakat yanından geçerken boynundaki işaret aniden kasıldı.
Veyra durdu.
Acı, ensesinden başlayıp omurgasına doğru yayıldı. Nefesi kesildi. Elini duvara uzattı; parmakları taşın yüzeyine değdiği anda içindeki ikinci ritim hızlandı.
Bir kez.
İki kez.
Üç kez.
Veyra elini geri çekti.
“Sevran.”
Sevran birkaç adım ileride durmuş, ona bakıyordu.
“Ne oldu?”
Veyra duvardaki işareti gösterdi.
“Bu ne?”
Sevran’ın yüzündeki ifade değişti.
Çok küçük bir değişimdi. Gözlerinin çevresindeki kaslar gerildi, çenesi sıkıldı. Ama Veyra bunu gördü. Çünkü Sevran ilk kez bir şeyden korktuğunu saklayamamıştı.
“Dokunma.”
“Ne olduğunu sordum.”
“Veyra, buradan gitmemiz gerekiyor.”
“Bunu daha önce gördün.”
Sevran cevap vermedi.
Veyra’nın içindeki öfke, korkusunun üzerine çıktı.
“Bana sürekli ne yapmam gerektiğini söylüyorsun. Nereye gitmem gerektiğini, neye dokunmamam gerektiğini, kimden kaçmam gerektiğini… Ama hiçbir şey anlatmıyorsun.”
“Şu an anlatamam.”
“Ne zaman?”
Sevran ona yaklaştı. Yüzünde yorgunluğun ötesinde bir şey vardı. Sanki söyleyeceği her kelime, kendisinden koparacağı bir parçaya dönüşecekti.
“Güvende olduğunda.”
Veyra acı acı güldü.
“Güvende olduğum bir yer var mı?”
Sevran’ın sessizliği, cevabın kendisiydi.
Veyra yeniden duvara baktı. İşaretin taşın üzerine kazınmış biçimi, boynundaki izden farklı değildi. Aynı çizgiler. Aynı kesişme noktaları. Ama burada, taşın üzerinde, çok daha eski görünüyordu.
“Bu işaret benden önce de vardı,” dedi.
Sevran’ın bakışları ona döndü.
“Evet.”
“Ne kadar önce?”
Sevran’ın cevabı gecikti.
“Sen doğmadan önce.”
Veyra’nın içindeki ritim bir anlığına durdu.
Tünelin derinliklerinden su damladı. Ses, taşların arasında yankılanarak uzaklaştı.
“Bunu nereden biliyorsun?”
Sevran gözlerini duvardaki işaretten ayırmadı.
“Çünkü onu daha önce gördüm.”
“Nerede?”
Bu kez Sevran başını kaldırdı. Veyra, onun gözlerinde daha önce hiç görmediği bir şeyle karşılaştı. Korkudan daha ağır, pişmanlıktan daha eski bir duygu.
“Seninle ilgili olmayan bir yerde,” dedi.
Veyra onun yalan söylediğini anladı.
Ama üzerine gitmedi.
Henüz.
Tünelin sonunda soluk bir ışık belirmişti. Dışarıdan gelen rüzgâr, taş geçidin içine sızıyor; beraberinde ıslak toprak ve çürümüş yaprak kokusu taşıyordu.
Sevran ışığa doğru yürüdü.
Veyra birkaç adım geride kaldı.
Boynundaki işaret yeniden attı.
Bu kez acı yoktu.
Yalnızca bir çekilme hissi vardı. Sanki görünmeyen bir ip, onu tünelin başka bir yönüne doğru çağırıyordu.
Veyra başını çevirdi.
Karanlık geçidin içinde, az önce gördüğü işaretin bulunduğu duvar duruyordu. Ama artık orada yalnızca taş yoktu.
Bir ses duydu.
Çok uzaktan geliyordu. Fısıltı kadar hafif, ama içindeki ikinci ritim kadar tanıdıktı.
Veyra…
Sevran’ın sesi değildi.
Kampın içinden duyduğu çığlıklardan birine de benzemiyordu.
Bu ses, onu tanıyordu.
Veyra’nın dudakları aralandı. Cevap vermek istedi. İçinde, sesin geldiği yöne doğru bir adım atma isteği yükseldi.
“Veyra.”
Sevran’ın sesi bu kez yakından geldi.
Veyra irkildi. Sevran birkaç adım ötede durmuş, ona bakıyordu.
“Ne duydun?”
Veyra cevap vermedi.
Çünkü ses yeniden konuşmuştu.
Bu kez daha yakından.
“Doğru gidiyorsun.”