Sevran’ın dişlerinin arasından çıkan ses, taş odanın sessizliğini yarıp geçti.
“Yukarı çık!”
Veyra, Tavren’den gözlerini ayıramadı. Karşılarında duran şey hâlâ arkadaşının yüzünü taşıyordu; onu tanıdığını hatırlatan küçük ayrıntılar bütünüyle silinmemişti. Fakat bedeninin içindeki hareketler, bakışlarındaki yabancılık ve ağzından çıkan ses, bu tanıdık yüzün artık güvenli olmadığını söylüyordu.
“Seni bırakamam!”
“Git!”
Sevran’ın emri biter bitmez Tavren’in kolu, insan anatomisinin izin vermeyeceği bir açıyla döndü. Kuru bir çıtırtı taş duvarlarda yankılandı. Veyra irkildi. Tavren ise en ufak bir acı belirtisi göstermedi. Sanki eklemlerinin nerede bitmesi gerektiğini unutmuştu; kırılma, onun için yalnızca hareketin önündeki küçük bir engeldi.
Bir an durdu. Başını ağır ağır çevirerek Veyra’yı buldu. Gözleri birbirini tutmayan iki noktaya odaklanmıştı, ama yüzündeki ifade bir anlığına değişti. Dudakları aralandı.
“Ba…ba… gel…”
Sözcük, boğazından zorla çıkarılmış gibi kesildi. Sonra Tavren’in bütün bedeni ileri fırladı.
Bu bir koşu değildi. Kaslarının aynı anda gerilip boşalmasıyla taş zemini bir hamlede aştı; hareketi, insan bedeninin yapabileceği bir şeyden çok, bir yayın boşalmasına benziyordu. Sevran saldırıyı karşılamak için kendini hazırladı ama çarpışmanın şiddeti onu geriye savurdu. Sırtı taş zemine sertçe çarptı, nefesi göğsünde sıkıştı.
Tavren üstüne çöktü. Parmakları Sevran’ın omzuna kapandı ve tırnakları deriyi yırttı. Kan, kumaşın üzerinden koyu bir çizgi hâlinde yayıldı. Sevran ses çıkarmadı; yalnızca çenesini sıktı, Tavren’i üzerinden atmaya çalıştı.
“Dur!” diye bağırdı Veyra.
Kelime ağzından düşünmeden çıkmıştı. Tavren gerçekten durdu.
Birdenbire.
Başını yavaşça çevirdi. Bakışları Veyra’ya kilitlendi. Sonra gülümsedi. Bu kez gülümseme daha genişti; yüz kaslarının rastgele hareketinden çok, bilinçli bir seçime benziyordu.
Sevran’ın omzunu bırakmadı. Bunun yerine başını yana eğdi ve burnunu onun yarasına yaklaştırdı. Derin, hayvansı bir nefes aldı. Kanın kokusunu inceliyormuş gibi bir süre öyle kaldı.
“Güçlü…” diye fısıldadı.
Dudakları yeniden kıpırdadı.
“…iyi baba…”
Sevran’ın bakışları karardı. Korkudan çok, anladığı şeyin ağırlığı yüzüne çökmüştü.
“Artık beni değil,” dedi, sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaktı. “İçindekini görüyor.”
Tavren’in çenesi birden açıldı. Çene eklemi normal sınırını aşarak aşağı kaydı; ağzı, yüzünün taşıyabileceğinden fazla genişledi. Başını Sevran’ın boynuna doğru indirdi.
Veyra hareket etti.
Düşünmeye vakti yoktu. Yerde duran bıçağı kaptığında avucunun içi terden kaygandı. Elleri titriyordu ama Sevran’a doğru koştu.
“Yapma!” diye bağırdı Sevran.
Veyra, neyi yapmaması gerektiğini biliyordu. Sevran’ın gözlerinde, bıçağı kullandığı anda geri alamayacağı bir şeyin değişeceğine dair korkunç bir kesinlik vardı. İlk kez birini öldürmenin insanın içinde bir sınırı aştığını biliyordu. Fakat o sınırın gerisinde kalmak, Sevran’ın boğazının parçalanmasına izin vermek demekti.
Bıçağı Tavren’in sırtına sapladı.
Darbe derine gitmedi ama yeterince güçlüydü. Tavren’in bedeni dondu. Yüzünü ağır ağır Veyra’ya çevirdi. İlk kez acı çekiyor gibi görünüyordu. Gözlerindeki kayma durdu; bir anlığına bakışı netleşti.
Gerçek Tavren geri dönmüştü.
Yalnızca bir saniyeliğine.
Veyra’ya şaşkın ve kırılgan bir ifadeyle baktı. Dudakları titredi.
“…korkuyorum…”
Veyra’nın göğsü sıkıştı. Bıçağı elinde tutan parmakları gevşeyecek gibi oldu. Tavren’i çekip kurtarabileceğine inanmak istedi. Fakat o kısa an geçti. Gözleri yeniden bozuldu, yüzündeki ifade dağıldı. İçindeki şey bedenin kontrolünü geri aldı.
Tavren’in ağzından çıkan çığlık iki ayrı sesin üst üste binmesiyle oluştu: biri kalın ve boğuk, diğeri ince ve keskin. İnsan çığlığı değildi.
Sevran fırsatı yakaladı. Tavren’i yana savurup kendini yerden kaldırdı. Ayağa kalkarken sendeledi; omzundan akan kan elbisesini ıslatıyordu. Buna rağmen gözlerini Tavren’den ayırmadı.
Tavren yeniden doğruldu.
Bu kez kemiklerinin sesi açıkça duyuldu. Omurgası ağır ağır çıtırdadı; sırtı gerildi, omuzları yükseldi ve bedeni milim milim uzamaya başladı. Değişim o kadar görünürdü ki Veyra, gözlerinin önünde insan biçiminin yeniden kurulduğunu izliyormuş hissine kapıldı. Ancak ortaya çıkan şey bir insanın daha uzun hâli değildi. Beden, kendisini taşımanın yeni bir yolunu arıyordu.
Sevran nefesinin arasından mırıldandı:
“Tam dönüşüm… Çok erken.”
Tavren bir adım attı. Taş zeminde ince bir çatlak belirdi. Ağırlığı artmış gibiydi; her hareketi bulunduğu yeri zorlayarak gerçekleşiyordu.
Sonra konuştu.
Bu kez tek bir sesle değil. Sözcüklerin her biri, aynı ağızdan çıkan birden fazla ses tarafından söyleniyormuş gibi titreşti.
“Sıcak… yaşayan… taşıyıcı…”
Gözleri Veyra’ya kilitlendi.
Sevran’ın yüzündeki son tereddüt de silindi.
“Koş, Veyra!”
Veyra kıpırdayamadı. Tavren başını kaldırdı ve bir kelime daha söyledi. Bu kez sesinde neredeyse sevgiye benzeyen bir yumuşaklık vardı.
“Anne…”
Taş odada her şey bir anlığına hareketsiz kaldı. Sevran bile dondu. Veyra, onun bu kelimeyi yalnızca duymadığını, ne anlama geldiğini de anladığını gördü.
Seçim bitmişti. Hedef artık açıktı.
Tavren, Sevran’a yeniden saldırmadı. Onu yalnızca önünde duran bir engelmiş gibi itti ve doğrudan Veyra’ya yöneldi. Acele etmiyordu. Yavaş adımlarla ilerliyor, kaçışın anlamsız olduğunu çoktan anlamış gibi davranıyordu.
Sevran arkasından sarılıp onu durdurmaya çalıştı. Tavren’in bedeni bir anlığına gerildi; ardından Sevran’ı da beraberinde sürüklemeye başladı. Sevran ayaklarını taş zemine dayadı ama tutunamadı.
“Koş…” diye dişlerinin arasından fısıldadı.
Bu kez emir vermiyordu. Sesi, yalvarışa yaklaşan bir çaresizlik taşıyordu.
Veyra’ya baktı. Bakışları uzun ve ağırdı.
“Bakma.”
Sevran’ın bakışları Tavren’in sırtına kaydı. Veyra’nın az önce sapladığı bıçak hâlâ oradaydı.
Tavren onu sürüklerken Sevran bir anlık boşluk yakaladı. Kolunu kurtarıp bıçağın kabzasını kavradı ve bütün gücüyle Tavren’in sırtından çekip çıkardı.
Tavren başını ona çevirdi. İkisi bir anlığına göz göze geldi.
Yüzündeki yabancılık dağıldı. Gözlerinde, Veyra’nın artık geri gelmeyeceğini düşündüğü o tanıdık ifade belirdi.
Tavren’in dudakları kıpırdadı.
“…bitir…”
Sevran’ın eli titredi. Fakat bıçağı çekmedi, tereddüdü uzatmadı. Tavren’in bedeni sonunda çöktü. Yere düştüğünde bile bütünüyle hareketsiz kalmadı; derisinin altında küçük seğirmeler sürüyordu.
İçindeki şeyler henüz ölmemişti.
Sevran birkaç adım geri çekildi. Nefesi düzensizdi, elleri kana bulanmıştı. İlk kez yorgun görünüyordu. Veyra, onu koruyan adamın yüzünde insanlıktan uzaklaşan bir çizginin giderek belirginleştiğini fark etti. Bu değişimin yalnızca yaralarından kaynaklanmadığını biliyordu.
Ağır sessizliğin içinden üst kata yayılan o derin çağrı yeniden duyuldu.
Anne.
Yaklaşıyordu.
Sevran başını kaldırdı. “Burayı buldu,” diye fısıldadı.
Sözleri biter bitmez çağrının niteliği değişti. Artık uzaklardan gelen bir ses değildi; yapının çevresinde dolaşan büyük bir bedenin hareketi, taşın üstüne sürtünerek ilerlemesi gibi duyuluyordu. Duvarlar hafifçe titredi ve tavandan toz döküldü.
Veyra yutkundu.
“Bu… Anne mi?”
Sevran başını kaldırmadan cevap verdi.
“Bakarsan donarsın.”
Bu bir açıklama değil, uyarıydı.
Sonra kararını verdi. Veyra’nın bileğini kavradı. Bu kez dokunuşunda sertlikten çok aciliyet vardı.
“Gel.”
Veyra nefesini toparlayamadan onun peşinden sürüklendi. Sevran, yerde yatan Tavren’e son bir kez baktı ama durmadı. Yüzünden küçücük bir ifade geçti. Bu suçluluk değildi; kaybı tanıyan, onunla daha önce de karşılaşmış birinin alışkanlığıydı. Tavren’in ölümü ilk kaybı değildi.
Sevran odanın arkasındaki duvara yöneldi. İlk bakışta diğer taşlardan farkı yoktu. Ancak yaklaştıklarında bazı taşların daha koyu, daha nemli olduğunu Veyra da gördü. Sevran diz çöktü, parmaklarını iki taşın arasına soktu ve dikkatlice çekti.
Taş sessizce yerinden oynadı.
Bu kapı saklanmış olmaktan çok, unutulmuş bir alışkanlık gibi yerinde duruyordu. Açılan aralıktan nemli bir hava yayıldı. İçinde toprak kokusu vardı; önceki odalardaki çürümüş, ağır kokudan farklı, gerçek ve ıslak bir toprak kokusu.
Veyra’nın kalbi hızlandı.
“Bu nereye gidiyor?”
“Ormana.” Sevran aralığı biraz daha genişletti. “Eski kaçış yolu.”
Tam o anda üst kattan bir darbe geldi.
GÜM.
Taş tavan inledi. Ses, büyük bir şeyin yapıya ağırlığını bırakmış olduğunu düşündürüyordu. Sevran ilk kez telaşlandı ve taşı bütünüyle çekti. Arkasında dar, alçak bir tünel açıldı. Duvarları pürüzlüydü; insan eliyle yapılmış olamayacak kadar düzensizdi ama doğal bir oluşum kadar rastgele de değildi. Kazılmıştı.
Veyra karanlığa baktı.
“Bunu onlar mı yaptı?”
“Hayır,” dedi Sevran. “Tünel bizden çok önce vardı. Kardeşimle yalnızca girişini yeniden açtık.”
Üst kattan uzun bir sürtünme duyuldu. Sonra taşın çatladığına benzeyen bir ses geldi. Sevran arkasına döndü. Gözlerinde, saklamaya çalışmadığı küçük ama gerçek bir korku vardı.
“Koşacağız.”
Tünele girdi. Veyra arkasından ilerledi. Sevran taş kapağı kapatmadı; bunun onları durdurmayacağını biliyordu. En fazla birkaç saniye kazandırabilirdi.
Tünel hemen daraldı. Veyra eğilerek yürümek zorunda kaldı; omzu duvara sürttüğünde refleksle elini geri çekti. Yüzey taş gibi değildi. Nemli toprağı andırıyordu ama parmaklarının altında daha lifli, daha yumuşak bir doku vardı.
“Sevran…” diye seslendi. “Burası neden böyle?”
Sevran cevap vermedi.
Arkalarından bir ses yükseldi. Taşın sürüklendiğini, ağır bir şeyin girişten içeri girdiğini anlatan uzun bir gıcırtıydı.
Geçit açılmıştı.
Sevran hızını artırdı.
“Koş.”
Bu kez gerçekten koşmaya başladılar. Ayak sesleri dar tünelde çoğaldı; nefesleri duvarlardan dönüp tekrar kulaklarına çarpıyordu. Veyra kısa süre sonra arkalarından gelen başka bir ritmi fark etti. Daha ağırdı. Ancak hızlı değildi.
Bunu daha korkunç yapan da buydu.
Peşlerindeki şeyin acele etmesine gerek yoktu.
“Geliyor,” diye fısıldadı Veyra.
“Koşmaya devam et.”
Tünel aniden genişledi. Duvarlarda sayısız çizik vardı. Bazıları insan boyunun çok yukarısına uzanıyordu, bazılarıysa yere yakın, sürünerek atılmış gibi ilerliyordu. Veyra’nın bakışları bir noktada durdu. Duvara gömülü, yuvarlak ve soluk bir nesne gördü. Yaklaştıkça ne olduğunu anladı.
Bir kemikti.
Eski, kirlenmiş bir kemik.
“Buradan çıkamamışlar…”
Sevran geriye bakmadan cevap verdi.
“Yavaş olanlar çıkamaz.”
Sözlerinde teselli yoktu; yalnızca sert bir gerçek vardı.
Arkalarından yeni bir ses geldi. Bu kez çok yakındı. Toprak eziliyor, tünelin içine giren şeyin ağırlığı zemini bastırıyordu. Sevran küfretti; Veyra onu ilk kez böyle duyuyordu.
“Koş, Veyra!”
Tünelin sonunda soluk bir ışık belirdi. Ay ışığı. Zayıf ama gerçek. Orman, karanlığın ötesinde onları bekliyordu. Veyra’nın içinde, istemeden de olsa umut kıpırdadı.
Tam çıkışa yaklaşmışlardı ki Sevran aniden durdu ve kolunu Veyra’nın önüne uzatarak onu da durdurdu.
“Dinle.”
Veyra nefesini tuttu.
Önlerinden bir ses geliyordu.
Çıt.
Bir dalın kırılması.
Veyra’nın kanı çekildi.
“Önümüzde de mi var?”
Sevran’ın sesi fısıltıdan ibaretti.
“Çember.”
Tünel çıkışının önünden bir gölge kaydı. Uzundu ama Anne’nin tarif edilemez büyüklüğünde değildi. İnsan biçimine yakın, yine de insana ait olmaktan uzak bir şeydi.
Bir Avcı.
Sevran bıçağını kaldırdı. Nefesini yavaşlattı ve karanlığa baktı.
“Artık saklanmayacağız,” dedi. Bir an durdu. “Yaracağız.”
Tünelden çıkmadan önce bir şeyi fark etmişti. Yaratıklar ona dokunmuyor, onu öldürmeye çalışmıyorlardı. Yolunu kesiyor, hareketlerini sınırlıyorlardı. Geçmek istedikleri kişi hep Veyra’ydı.
Bunu anladığı anda yüzü değişti. İlk kez korkudan daha ağır bir şey hissetti: Veyra’yı kaybetme korkusu.
Sevran öne çıktı ve tünelden dışarı çıktı. Ay ışığı yüzüne vurdu; solgun ve soğuktu. Veyra arkasından geldi, ayakları toprağa değer değmez yerin hafifçe titrediğini hissetti. Rüzgâr yoktu ama ağaçların yaprakları birbirine sürtünüyordu.
Orman sessiz değildi.
Dinliyordu.
Tünelin tam karşısında, yaklaşık on adım ötede Avcı hareketsiz duruyordu. Saklanmıyordu. Ay ışığı bedenine vurduğunda, Veyra onun insan biçimine en çok yaklaşan yaratık olduğunu gördü. Kolları biraz fazla uzundu; dizleri yanlış açılarla kırılıyordu. Göğsü hiç hareket etmiyordu. Nefes almıyordu.
Başını yavaşça yana eğdi.
Tıpkı Tavren gibi. Tıpkı diğerleri gibi.
Hareket artık rastlantı değildi; sanki hepsinin paylaştığı, birbirlerini tanımak için kullandıkları bir işaretti.
Veyra fısıldadı:
“Neden saldırmıyor?”
“Çünkü arkadan gelen var,” dedi Sevran.
Ardından tünelin içinden gelen ses değişti. Sürtünme olmaktan çıktı; taşların yer değiştirmesi, toprağın ezilmesi ve bütün geçidin dar bir bedene yer açmaya zorlanması gibi ağır bir baskıya dönüştü. Bir şey tünele sığmaya çalışıyordu.
Veyra’nın boğazı kurudu.
“Anne…”
Sevran ilk kez arkasına baktı. Baktığına pişman olmuş gibi gözleri karardı.
“Koşarken sakın arkana bakma.”
Avcı bir adım attı. Saldırmadı. Yalnızca yollarını kesti.
Sevran o anda anladı: Çember yalnızca yatay değildi. Önden Avcı onları tutuyor, arkadan Anne sürüyordu. Yukarıda, ağaçların ve karanlığın içindeki bir yerde de başka bir şey hareket ediyor olabilirdi. Kaçabilecekleri yönler birer birer kapanıyordu.
Sevran hızlıca Veyra’ya döndü. Bakışı değişmişti. Artık yalnızca onu korumaya çalışan birinin değil, ne pahasına olursa olsun bir karar vermesi gereken birinin bakışıydı.
“Sağına doğru koşacaksın.”
Veyra bir an ona bakakaldı.
“Ya sen?”
“Peşindeyim.”
Cevap tam değildi. Veyra da bunu anladı. Sevran onu gönderecek, kendisi Avcı’nın önünde kalacaktı. Fakat itiraz etmeye fırsat bulamadan Avcı bir adım daha attı. Yavaş ilerliyordu; acele etmiyordu. Sanki korkunun büyümesini bekliyordu.
O sırada tünelin içinden bir ses yükseldi.
Veyra onu kulaklarıyla duymadı. Titreşim göğüs kafesine yayıldı, kaburgalarının arasına yerleşti. Nefes almakta zorlandı.
“Bu ne?”
Sevran’ın dudakları gerildi.
“Çağrı.”
Sonra alçak sesle ekledi:
“Çocuklarını topluyor.”
Avcı başını tünele çevirdi. Dinledi. Ardından yeniden Veyra’ya baktı.
“Şimdi.”
İkisi aynı anda koşmaya başladı. Avcı da harekete geçti ama peşlerinden düz bir çizgide gelmedi. Yanlamasına ilerliyor, önlerini kesmek için yön değiştiriyordu. Veyra, yaratığın Sevran’ı görmezden geldiğini fark etti. Sevran birkaç kez bilerek önüne geçti; Avcı her defasında yönünü değiştirerek Veyra’ya ulaşmaya çalıştı.
Hedef Veyra’ydı.
Sevran bunu gördüğünde bir anda durdu. Veyra’yı iki eliyle ileri doğru itti.
“Devam et!”
“Hayır!”
“Koş!”
Tam o anda arkalarındaki tünel çöktü. Sağır edici bir gürültüyle toprak havaya kalktı, taş parçaları ormana saçıldı. Karanlığın içinden bir şey dışarı çıktı. Ay ışığı bir anlığına devasa bir gövdenin çizgilerini aydınlattı; sonra gölge her şeyi yeniden yuttu.
Veyra’nın bacakları güçsüzleşti.
“Sevran…”
Sevran bile o manzaraya bir saniye bakakaldı. Yüzüne yerleşen ifade, önceki korkularından farklıydı. Saklamaya çalışmadığı gerçek bir dehşetti.
“Koş,” dedi.
Bu kez sesinde sertlik yoktu. Yalnızca gerçeğin kendisi vardı.
Avcı hızlandı. Anne yaklaşıyordu. Yer artık belirgin biçimde titriyor, küçük taşlar toprağın üzerinde sıçrıyordu. Sevran bir şeyi daha fark etti: Anne de kendisini umursamıyordu. Devasa gövde, Avcı ve karanlığın bütün hareketleri Veyra’nın bulunduğu yöne dönüyordu.
Gerçeği kabul ettiğinde yüzü değişti. Bu sıradan bir korku değildi. Onu kaybetme korkusuydu.
Veyra’ya yetişip kolunu tuttu. Bu kez onu korumak için değil, çekip kaçırmak için.
“Ormana giriyoruz.”
Veyra nefes nefese ona baktı.
“Zaten ormandayız!”
“Hayır.” Sevran, ay ışığının ulaşmadığı bölgeyi işaret etti. Ağaçların ötesindeki karanlık, çevrelerindeki geceden daha yoğundu. “Orası onların bölgesi değil.”
Tam o anda arkalarından bir ses yükseldi. Derin ve insan dışıydı; ama içinde, bir annenin çocuğunu çağırırken taşıyabileceği o tanıdık ton vardı. Bu kez bir çağrı değildi.
Bir uyarıydı.
Avcı olduğu yerde durdu. Başını eğdi ve dinledi. Sonra ağır ağır geri çekildi.
Veyra gözlerini ondan ayırmadan fısıldadı:
“Neden durdu?”
Sevran cevap verirken sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaktı.
“Onu kızdırdık.”
Ormanın içinden gelmedi ses. Arkalarından da yükselmedi.
Üstlerinden bir gölge geçti.
Sessizce. Çok büyük.
Veyra içgüdüsel olarak başını kaldıracak oldu. Sevran elini onun başına bastırarak bakmasını engelledi.
“Sakın.”
Bir an boyunca hiçbirisi hareket etmedi. Ağaçların arasındaki karanlık, üzerlerine kapanmış bir tavan gibi duruyordu. Veyra, başını kaldırmadan da kendilerini gören bir şeyin varlığını hissedebiliyordu.
Sevran dudaklarını onun kulağına yaklaştırdı.
“Artık bizi görüyor.”