İçeriğe geç

Çağrı

Veyra, Sevran’a doğru bir adım attı. Sonra durdu.

Karşısındaki yüz tanıdıktı; yine de onda bir şey değişmişti. Yorgunluk, öfke ve uzun süredir uyumamış olmanın izleri Sevran’ın yüzüne yerleşmişti. Ama Veyra’yı asıl huzursuz eden bunlar değildi. Gözlerinde, daha önce hiç görmediği bir karanlık vardı. Sanki yaşadığı her şeyden geriye yalnızca kendisini ayakta tutan ince bir irade kalmıştı.

“Buraya nasıl girdin?” diye fısıldadı.

“Zor olmadı.”

Sevran’ın cevabı fazla hızlıydı. Veyra bunu fark etti, ama üzerine gitmedi. Ceketinin yırtılmış koluna, kumaşa bulaşmış kurumuş kana baktı. Sevran’ın yaralı olup olmadığını sormak istedi. Tam ağzını açacakken onun bakışlarıyla karşılaştı.

Sevran da onu inceliyordu. Yüzünü, omuzlarını, boynunu… Sanki Veyra’nın hâlâ aynı kişi olduğundan emin olmaya çalışıyordu.

Koridorun sonundan bir çığlık yükseldi.

Kısa, keskin bir çığlıktı. Ardından gelen sessizlik, sesin kendisinden daha korkutucuydu.

Sevran başını bile çevirmedi.

“Vakit yok.”

Veyra’nın boğazında bir düğüm oluştu. Onu yeniden karşısında görmek, içinde tuttuğu bütün korkuyu bir anda gevşetmişti. Sevran’ın onu bırakmayacağını düşünmüştü. Belki de buna inanmak zorundaydı.

“Beni bırakmayacağını biliyordum.”

Sevran’ın bakışları yüzünde kaldı. Bir an için Veyra, onun da aynı şeyi söylemek istediğini sandı. Fakat Sevran’ın dudaklarından dökülen sözler, beklediğinden çok daha ağırdı.

“Bırakmalıydım.”

Veyra’nın yüzündeki ifade değişti.

“Neden?”

Sevran gözlerini ondan ayırmadı. Sesi alçaktı; öyle ki Veyra, koridordan gelen seslerin arasından onu duymak için biraz daha yaklaşmak zorunda kaldı.

“Çünkü artık sadece seni kovalamıyorlar.”

Bir an sustu.

“Seni çağırıyorlar.”

Veyra’nın boynundaki işaret kasıldı.

Acı, derisinin altından yayılan ince bir dalga gibi geldi. Elini boynuna götürdü. Parmaklarının altında sıcak bir titreşim hissetti; sanki işaret, kendi kalbinin ritmine uymayı reddediyordu.

Sevran’ın bakışları da aynı noktaya kaydı.

İşaret bir kez daha attı.

Sevran’ın çenesi gerildi.

“Hızlandı.”

Veyra elini boynundan çekemedi. İçinde, adını koyamadığı bir şey kıpırdıyordu. Korku muydu? Yoksa korkusunun altında, kendisinden bile sakladığı başka bir his mi vardı?

“Bu kamp beni koruyamaz mı?”

“Hayır.”

Sevran’ın cevabında tereddüt yoktu. Bu kesinlik, Veyra’nın içini daha da daralttı.

“Çünkü neyi koruduklarını bilmiyorlar.”

Dışarıdan gelen patlama sesiyle duvarlar sarsıldı. Tavandan ince bir toz tabakası döküldü. Veyra irkilerek başını kaldırdı.

“Bu neydi?”

“Dış duvar.”

Sevran koridorun karanlığına baktı. Bakışlarında bir anlığına başka bir şey belirdi; yalnızca tehlikeyi değil, yaklaşan şeyin ne olduğunu da biliyor gibiydi.

“Bizi çok erken buldular.”

Ardından çan çalmaya başladı.

İlk vuruş düzensizdi. İkincisi daha sert geldi. Sonrakiler birbirine karıştı. Çanı çalan kişinin elleri titriyor olmalıydı; her vuruş, kampın içindeki korkuyu biraz daha büyütüyordu.

Bir ses koridoru doldurdu:

“Kapıyı kapatın!”

Sevran’ın gözleri karardı.

“Çok geç.”

Koşmaya başladılar.

Kampın koridorları birkaç dakika içinde kaosa sürüklenmişti. İnsanlar bağırıyor, birbirlerini itiyor, bazıları duvar diplerine sinerek dua ediyordu. Veyra, yanlarından geçen bir adamın kan içindeki kollarını gördü. Adam sendeleyerek onlara yaklaştı; nefesi kesik kesikti.

“Duvarı…” diye soludu. “Duvarı kazıyorlar…”

Sevran onu geride bıraktı. Veyra bir an adamın peşinden bakmak istedi, ama Sevran’ın elinin kendi bileğine kapanmasıyla adımını sürdürdü.

Bir sonraki dönüşte Sevran aniden durdu.

Yerde bir ceset yatıyordu.

Parçalanmamıştı. Üzerinde boğuşma izleri yoktu. Boynu, tek ve kesin bir hareketle kırılmıştı.

Sevran’ın yüzündeki ifade sertleşti. Cesede bakarken, Veyra onun yalnızca bir ölüyü incelemediğini anladı. Bir şeyin izini sürüyordu.

“Avcı,” dedi.

Veyra’nın midesi kasıldı.

“Anne mi yaptı?”

“Hayır.”

Sevran gözlerini cesetten ayırmadı.

“Bu onun işi değil. Bu bir iz sürme.”

Bakışları kırılmış boyunda gezindi.

“Cerrahi bir hareket.”

Veyra, yerde yatan adamın yüzüne baktı. Ölümün sessizliği, çevrelerindeki kargaşadan daha ağırdı. Bir an için kendisini de aynı yerde gördü; boynu kırılmış, yüzü tanınmaz hâle gelmiş, geride hiçbir cevap bırakmamış.

“Beni almaya mı geldiler?”

Sevran cevap vermedi.

Veyra onun yüzüne baktı. Sessizliği, verebileceği her cevaptan daha açıktı.

Bir kapıdan içeri girdiler. Sevran kapıyı arkalarından kapatıp sürgüyü çekti. Odanın içindeki insanlar aynı anda onlara döndü.

Önce Sevran’a baktılar.

Sonra Veyra’yı gördüler.

Ve boynundaki işareti.

Odanın havası değişti. İnsanlar geriye çekildi; birkaçı gözlerini kaçırdı. İçlerinden biri, korkusunu bastırmaya çalışarak fısıldadı:

“Onu dışarı bırakın.”

Veyra’nın kalbi göğsünde sertçe çarptı. Bir an için, odadaki herkesin onu bir insan olarak değil, üzerindeki işaretten ibaret gördüğünü hissetti.

Sevran bir adım öne geçti.

Veyra onun sırtını izledi. Sevran’ın duruşunda bir meydan okuma vardı; ama bu, öfkesinden doğan bir cesaret değildi. Daha çok, kaybedecek bir şeyi kalmadığına inanan birinin sessiz kararlılığıydı.

“Deneyin,” dedi.

Kimse hareket etmedi.

Duvarın öte tarafından uzun bir sürtünme sesi geldi.

Önce hafifti. Sonra ağırlaştı. Taşın üzerinde bir şey sürükleniyor, yavaşça ilerliyordu. Ses, odadaki herkesin sinirlerine dokunan sabırlı bir kazıma gibiydi.

Bir kadın ağlamaya başladı.

Sevran başını duvara çevirdi.

“Beton değil,” dedi.

Sesi alçaldı.

“Taş.”

Veyra da dinledi. Duvarın ötesindeki şey acele etmiyordu. Onların orada olduğunu biliyor, yine de bekliyordu. Sanki kaçacakları başka bir yer olmadığından emindi.

“Kaçamayacağız,” diye fısıldadı Veyra.

Sevran ona döndü.

“Kaçmayacağız.”

Veyra’nın gözlerine baktı.

“Çıkacağız.”

“Nasıl?”

“Arka tünel var. Hayvanları sürmek için yapılmış eski bir geçit.”

“Onlar da bilmiyor mu?”

“Biliyorlar.”

Sevran’ın bakışları kapıya kaydı.

“Ama dar.”

Veyra, onun elini hâlâ bileğinde hissediyordu. Sevran’ın parmakları sıkıydı; neredeyse acıtıyordu. Yine de Veyra elini çekmedi. O an, bu baskının kendisini hayatta tutan tek şey olabileceğini düşündü.

Duvarın üzerinde ince bir çatlak belirdi.

Taş tozu yere döküldü.

Çatlak genişlerken içinden uzun, solgun bir parmak sızdı. İnsan parmağına benziyordu; ancak eklemleri olması gerekenden fazlaydı. Parmak, duvarın iç yüzeyini yoklar gibi kıvrıldı.

Kadınlardan biri çığlık attı.

Sevran bıçağını çekip fırlattı.

Bıçak parmağı kökünden kesti.

Kesilen parça taş zemine düştü.

Fakat duvarın ardındaki şey geri çekilmedi.

Veyra, yerdeki uzva baktı. Parmak kıpırdamıyordu. Ama duvarın içinden gelen ses devam ediyordu; sanki kesilen şey, orada bulunanın yalnızca küçük bir parçasıydı.

Acı duymuyorlar mıydı?

Yoksa acı, onlar için çoktan anlamını mı yitirmişti?

Sevran ona döndü.

“Koşmaya hazır ol.”

“Sevran…”

Veyra’nın sesi boğazında takıldı. Sormak istediği soru, korkusundan daha eskiydi. İçinde uzun zamandır taşıdığı, her defasında başka bir biçime bürünen o soruydu.

“Neden ben?”

Sevran bu kez gözlerini kaçırmadı.

“Çünkü sen yalnızca dayanıklı değilsin.”

Bakışları Veyra’nın boynundaki işarete indi.

“Uyumlusun.”

Veyra kelimeyi anlamadı. Ama Sevran’ın yüzündeki ifade, bunun iyi bir şey olmadığını anlatmaya yetiyordu.

“Uyumlu…” diye tekrarladı.

Kelime ağzında yabancı durdu. Sanki kendisine ait olmayan bir şeyi söylemişti.

Sevran cevap verecek gibi oldu. Fakat duvarın içinden gelen ses, ikisinin arasındaki anı parçaladı.

Duvar kırıldı.

Taş parçaları odanın içine savruldu. Toz, havayı bir perde gibi kapladı. İnsanlar kaçışmak için birbirlerini ezmeye başladı.

Karanlığın içinden bir yüz uzandı.

Henüz tamamlanmamıştı. Derisi, kafatasının üzerine gerilmiş ince bir örtü gibiydi. Gözleri süt beyazıydı.

Ve yüzündeki ağız, gülümsüyordu.

Veyra’nın nefesi kesildi. Yaratığın yüzünde insanı andıran bir şey vardı; fakat o benzerlik, tanıdık olmaktan çok uzaktı. Bir yüzü taklit etmiş, ama yüzün ne anlama geldiğini hiç öğrenememiş gibiydi.

Sevran, Veyra’nın elini kavradı. Parmakları öyle sıkı kapanmıştı ki Veyra’nın eli acıdı.

“Şimdi!”

Birlikte koşmaya başladılar.

Arkalarında duvar çökerken, taşların arasından derin bir ses yükseldi.

Bir çığlık değildi.

Bir hırıltı da değildi.

Veyra’nın göğsünde yankılanan, tanıdık bir titreşimdi.

Sevran’ın eli elini bırakmadı.

Veyra koşarken göğsüne bastırdı. İçinde, kendi kalbinin altında başka bir ritim vardı. Yaratığın sesiyle aynı anda atmıştı. Bir an için, ikisinin de aynı şeyi duyduğuna inandı.

Sevran onu çekiştirerek tünele doğru götürüyordu. Veyra peşinden koştu; ama aklı geride, yıkılan duvarın ardında kalmıştı.

Çünkü ses onları takip etmiyordu.

Veyra’ya sesleniyordu.