Araba durduğunda Veyra, yanlış bir yere geldiklerini düşündü. Motor sustu; gösterge panelindeki ışıklar söndü ama parmaklarının direksiyonda bıraktığı titreşimi hâlâ hissediyordu. Şehirde sessizlik, seslerin arasındaki boşluktu. Buradaysa sesler kesilmemiş; sanki orman onları duymamaları için uzağa taşımıştı. Arkadaşları bagajdan valizleri indirirken haftalardır bekledikleri tatilin heyecanıyla gülüşüyor, birbirlerine takılıyorlardı. Veyra da gülümsemeyi denedi. Sonra istemsizce evi, verandayı ve ormana açılan dar patikayı gözden geçirdi; alışkanlığı buydu, bilmediği bir yere girdiğinde önce çıkışları bulurdu. Dallar kıpırtısızdı. Kuş sesi yoktu. Veyra, motor sustuktan sonra bile kulağında ince bir uğultu kaldığını fark etti. Orman, onları karşılamaktan çok gelişlerini önceden öğrenmiş gibiydi.
Ağaçların arasında, gövdelerden birine benzemeyen koyu bir şekil seçti. Veyra gözlerini kıstı. Şekil, ağaçların arasındaki boşlukta duruyordu; dalların üst üste binmesiyle oluşmuş olamayacak kadar düzdü. Gözlerini kırpıştırıp yeniden baktığında orası boştu. Kendine gördüğünün bir yanılsama olduğunu söyledi ama zihni ayrıntıyı bırakmadı: O noktada ağaç yoktu. Bunu kimseye anlatmadı. Kanıtlayamayacağı bir şeyi söylemekten hoşlanmazdı.
“Ne bakıyorsun öyle?” diye seslendi İlyra, bagaj kapağını kapatırken.
Veyra irkilip ona döndü. Başparmağının tırnağını işaret parmağına bastırdığını fark edip elini cebine soktu. “Bir şey gördüm sandım.”
“Tilki falandır.” İlyra valizinin sapını çekip çıkardı. “Ya da fazla korku filmi izliyorsun.”
Veyra, gördüğünün bir hayvana benzemediğini söylemedi. Karaltı fazla dik durmuştu. İnsan gibi. Üstelik ağaçların arasında durduğu yerde, sanki başını çevirmeden onu fark etmişti. Veyra bu ayrıntıyı da kendine sakladı. Valizinin sapını iki kez çekip kilidinin kapandığını kontrol etti; yapacak somut bir şey bulduğunda zihni daha kolay susardı. Tekerlekler taşlı zeminde ilerlerken çıkardıkları ses, ormanın ortasında gereğinden fazla yüksek duyuluyordu.
Verandaya çıktıklarında ilk basamak ayaklarının altında gıcırdadı. Veyra istemsizce durdu. Az önce baktığı ağaçların arasına yeniden göz attı; orada yalnızca gövdeler vardı. Yine de kendini, biri arkasından adını söyleyecekmiş gibi tetikte buldu. Bu hissi üzerinden atmak için valizinin sapını düzeltti ve kapıya yöneldi. Orman sessizdi; sessizliğin içinde, onların çıkardığı her ses gereğinden uzun süre asılı kalıyordu.
İlyra verandanın ucunda kapıyla uğraşıyordu. “Şişmiş galiba,” diye söylendi ve omzuyla yüklendi. Kapı aniden açılınca içeriden toz, eski ahşap ve uzun süredir kapalı kalmış odalara özgü bayat bir koku yayıldı. Veyra eşiği geçerken duraksadı. Perdeler yarıya kadar çekilmişti; solgun gün ışığı zemine ince şeritler hâlinde düşüyor, ışığın içinde asılı kalan tozlar ağır ağır dönüyordu. Ev terk edilmiş görünüyordu, ama aynı zamanda birilerinin biraz önce çıkıp geri dönmeyi unuttuğu hissini veriyordu.
“Nefes almak için önce temizlik yapmamız gerekecek,” dedi Neris, burnunu kapatarak.
“Ben pencere açıyorum,” diye karşılık verdi İlyra.
Tahta çerçeve uzun bir gıcırtıyla açıldı. Ses dinerken üst kattan ona benzeyen, ama daha kısa bir gıcırtı geldi. Veyra başını kaldırdı. Diğerleri konuşmayı sürdürüyordu. Eski evin tahtaları, diye düşündü. Sonra kendi kendine şu soruyu sordu: Neden ses, sanki onun açtığı pencereye cevap vermiş gibi gelmişti?
“Üst katı ben seçiyorum!” diye seslendi İlyra, merdivenlere yönelerek.
İlk basamak derin bir inilti çıkardı. İlyra iki basamak daha çıktıktan sonra durdu. “Garip. Koridorun sonundaki pencere açık kalmış galiba.”
Veyra’nın bakışları merdivenin karanlık ağzına kaydı. “Açık mı?”
“Sonuna kadar.”
Tavren valizini kapının yanına bıraktı. “İyi işte, hava girmiştir. Yoksa ilk gece burada boğulacaktık.”
“Pencere açık diye mi seviniyorsun, yoksa evin yarısı çürümeden önce havalandırılabildiği için mi?” diye takıldı Seyra, içeri girerken. Evi baştan aşağı süzüp gülümsedi. “Ben buraya bayıldım. Biraz korku filmi gibi ama tatilin olayı da bu.”
“Lütfen daha ilk dakikadan başlama,” dedi Neris.
Seyra gülerek ayağıyla yerdeki toz tabakasını yokladı. “Ev sahibi en son ne zaman gelmiş buraya acaba?”
Cevap gelmeden üst kattan hafif bir vurma sesi duyuldu. İlyra merdivenlerin ortasında durup aşağı baktı. “Duydunuz mu?”
“Eski ev,” dedi Tavren. “Tahtalar genleşiyordur.”
Veyra sesin geldiği yöne baktı. Bu, rastgele bir gıcırtıya benzemiyordu. Daha çok, nerede durduğunu bilen birinin çıkardığı sese. Birkaç saniye beklediler. Ardından üst kattan kısa ve net bir ses daha geldi.
Tak.
Bu kez Tavren da sustu. İlyra’nın yüzündeki merak, yerini temkinli bir ifadeye bıraktı.
“Belki pencere çarpıyordur,” dedi Seyra, fakat sesi artık eskisi kadar neşeli değildi.
“Gidip bakalım,” dedi İlyra.
“Bekle,” diye seslendi Veyra.
İlyra dönüp ona baktı. “Ne oldu?”
Veyra söyleyecek bir şey bulamadı. Yukarı çıkmamaları gerektiğini hissediyordu ama elinde gösterebileceği bir neden yoktu. Söyleyeceği her şey kendi kuruntusu gibi duyulacaktı. Tavren da valizini kenara çekti. “Hep beraber gideriz. Böylece evin hayaleti varsa tanışmış oluruz.”
“Çok komiksin,” dedi Neris, ama yine de onun arkasından merdivenlere yöneldi.
Basamaklar ağırlıkları altında uzun uzun gıcırdadı. Üst koridora vardıklarında alt kata göre daha soğuk bir havayla karşılaştılar. Neris kollarını ovuşturdu ve pencereyi işaret etti.
“Açık olduğunu söylemiştin.”
İlyra koridorun sonuna baktı. “Öyleydi. Kendi gözümle gördüm.”
Pencere kapalıydı. Üstelik kolu içeriden kilitlenmişti. Tavren gidip kolu denedi, ardından başını iki yana salladı. “Kilitli.”
Veyra pencereye yaklaştı. Tozlu pervazda parmak izi yoktu. Kolu önce Tavren, sonra kendisi çevirdi; kilit yerinden oynamadı. Camın iç yüzünde avuç içi büyüklüğünde ince bir buğu duruyordu. Koridorda hava kıpırdamıyor, perde kımıldamıyordu. Veyra buğunun üzerine parmağını sürmedi. İlyra pencereyi gerçekten açık görmüşse, biri onu kapatmış ve kilitlemiş olmalıydı. Ama kimse yanlarından geçmemişti. Veyra ilk kez, evin içinde bir şeyin yalnızca saklanmadığını; onların neye dikkat ettiğini de izlediğini düşündü.
Koridorun sağındaki kapı aralık kalmıştı. Veyra önce kapının altındaki toz çizgisine, sonra menteşelere baktı. Kapı yeni açılmışsa yerde bir sürtünme izi beklerdi. Yoktu. Bu, pencerenin kilidinden daha basit bir ayrıntıydı; bu yüzden daha rahatsız ediciydi. Bir evin tuhaflıkları en azından birbirini açıklamalıydı. Buradakilerse birbirini çoğaltıyordu.
“Rüzgâr kapıyı oynatmıştır,” dedi Tavren. Sesi, kendini ikna etmeye çalışıyormuş gibi çıkmıştı.
“Rüzgâr kapıyı açar, kapatmaz,” diye fısıldadı Neris.
İlyra kapıya doğru bir adım attı. Tahta zeminden kuru bir çıtırtı yükseldi ve kapı, kimse dokunmadığı hâlde hafifçe oynadı. Seyra’nın gülümsemesi tamamen silindi.
“Gördünüz mü?”
Hepsi görmüştü. Kapı, birinin parmağıyla itmişçesine içeri doğru kıpırdamıştı; fakat kapının önünde kimse yoktu. İlyra yine de elini uzatıp kenarına dokundu. İçeriden ince bir sürtünme sesi geldi. Sanki odadaki biri, kapının arkasında durup bir adım geri çekilmişti. İlyra elini hemen çekti.
“İçeride biri mi var?” diye sordu Seyra, bu kez şaka yapmadan.
İlyra kapıyı yavaşça itti. Kapı gıcırdayarak açıldı ve oda boş göründü. Ne bir insan vardı ne de hareket eden bir eşya. Veyra eşiği geçmedi; önce kapının arkasına, sonra dolabın yanındaki dar boşluğa baktı. Kendine kızdı. Bir odayı inceliyordu, sanki bir evin içinde kaybolan birini arayan polis gibiydi. Yine de içeri adım atmadı. Hava evin geri kalanından farklıydı: soğuk değil, az önce biri oradaymış gibi ılıktı. Tavren içeri girip zemine baktığında kaşları çatıldı.
“Şuna bakın.”
İnce toz tabakasının üzerinde belirsiz bir iz uzanıyordu. Birinin ayağını sürüklemiş olabileceği iz, kapının önünde aniden bitiyordu; devamında ayak izi yoktu. Tavren eğildi ama toza dokunmadı.
“Taze,” dedi.
“Bunu nereden anladın?” diye sordu İlyra.
“Toz henüz üstüne çökmemiş.”
Veyra’nın boğazı kurudu. “Yani biri burada mıydı?”
Cümlesini tamamlayamadan alt kattan sert bir gürültü yükseldi. Ön kapı hızla çarpmış gibi ses evin içinde patladı. Neris irkilip Tavren’ın koluna tutundu.
“Aşağıda biri var,” dedi Seyra.
“Rüzgâr,” diye karşılık verdi Tavren, ama bu kez sözlerine kendisi de inanmıyordu. Evde rüzgâr yaratabilecek açık bir pencere yoktu. Ardından aşağıdan ağır, aralıklı sesler geldi: bir gıcırtı, kısa bir duraksama, sonra bir gıcırtı daha. Sesler evin içinden geliyor ve yavaş yavaş yukarı yaklaşıyordu.
İlyra odadan çıkıp kapıyı arkasından çekti. Yaklaşan adımların sesi kesildiğinde koridorun öbür ucundan metalik bir klik duyuldu. Bir kapı kolu yavaşça aşağı inmiş, yarıya kadar döndükten sonra yeniden eski yerine yükselmişti. Kapı açılmadı. Kimse o kola dokunmamıştı.
Neris, “Bu bir şaka değil, değil mi?” diye fısıldadı.
Veyra gözlerini merdiven boşluğundan ayırmadan cevap verdi. “Aşağı inmemeliyiz.”
Tam o sırada bir basamak gıcırdadı. Ardından bir tane daha. Tahtalar, üzerlerine görünmez bir ağırlık biniyormuş gibi sırayla inliyordu. Tavren’ın yüzündeki alaycı ifade kaybolmuştu; İlyra ise Neris’in önüne geçerek merdivenlere baktı. Veyra korkulukların arasındaki karanlığa odaklandı. Alt kattaki gölgelerden biri yer değiştirmiş gibiydi. Gözlerini kırpıştırdı ama bu kez gölge kaybolmadı.
“Orada biri varsa neden çıkmıyor?” diye sordu Seyra.
Veyra sorunun cevabını duymak istemiyordu. Merdivenin altındaki karanlığa bakarken zihni, gördüklerini sıraya koymaya çalışıyordu: kilitli pencere, kapının önünde biten iz, kilitlenen ön kapı. Her birinin makul bir açıklaması olabilirdi. Hepsinin aynı anda olmasıysa başka bir şeydi. Merdivenin altından bir sürtünme sesi geldi. Ardından tek, kuru bir ses duyuldu.
Tak.
Bir sonraki basamak daha yakından gıcırdadı. Neris, İlyra’nın koluna tutundu. Karanlığa alışmaya çalışan gözleri merdivenin alt kısmında bir hareket yakaladı. Az önce aşağıda olan gölge, sanki birkaç basamak yukarı taşınmıştı. Oysa hiçbiri birinin çıktığını görmemişti.
Bir şey merdivenin dönüşünde belirdi.
Tavren dudaklarını araladı. “Orada kim var?”
Sesi beklediğinden ince çıkmıştı. Cevap gelmedi. Korkuluğun altındaki karanlıktan, çevresindeki gölgelerden daha belirgin bir şekil ayrıldı. Önce omuz çizgisi seçildi, sonra başının bulunduğu yer. Veyra bunun bir insan olduğunu düşünmek istedi; insan olsaydı en azından ne yapacağını tahmin edebilirdi.
“Bir şey söyle,” diye fısıldadı Seyra.
Şekil başını yana eğdi. Veyra bu hareketi görünce istemsizce kendi başını dikleştirdi; sanki karşısındakinin onu taklit etmesine izin vermemesi gerekiyordu. Bir basamak daha yükseldiğinde solgun ışık omzuna vurdu. Üzerindekinin kumaş olup olmadığını seçemiyordu; ışık yüzeyine değiyor ama ayrıntıları ortaya çıkarmıyordu.
İnsan biçimindeydi ama Veyra bir an hangi ayrıntının yanlış olduğunu söyleyemedi. Omuzları mı dardı, kolları mı uzundu? Gözünü bir noktaya sabitleyince öteki ayrıntı yer değiştiriyor gibiydi. Yüzünü aklında tutmaya çalıştı; sabah olduğunda kendine bunun yalnızca karanlıkta oluşmuş bir şekil olmadığını kanıtlamak istiyordu. Şekil başını kaldırdı. Gözlerinin olması gereken yerde iki koyu nokta vardı. Veyra bakışını kaçırmadı. Korkusunu yenmek için değil, gördüğünü sonradan inkâr etmemek için.
“Bu artık komik değil,” dedi Tavren, bu kez sesini yükseltmeden.
Şekil bir basamak daha çıkmadı. Merdivenin yanına doğru kaydı ve korkuluğun arkasında kayboldu. Veyra onu hâlâ görebilmesi gerektiğini biliyordu; orada bir duvar ya da kapı yoktu. Yine de karanlık, şeklin çevresinde kapanmıştı. Evin içindeki hava değişti. Toz kokusunun altından ıslak toprağı andıran ağır bir koku yükseldi.
Aşağıdan hafif bir tıkırtı duyuldu. Ön kapının kilidi yerine oturmuştu.
Tavren gözlerini merdivenden ayırmadan, “Kapıyı kilitleyen oldu mu?” diye sordu.
Kimse cevap vermedi. Hiçbiri kapıya dokunmamıştı. Veyra yeniden merdivene baktığında şeklin yerinin değiştiğini fark etti. Bir basamak daha yukarıdaydı. Bunu ne zaman yaptığını kimse görmemişti; tahta da ses çıkarmamıştı. Veyra, basamakları saymaya başladı. Bir, iki, üç… Saymak zihnini toparlamasına yardım ederdi. Bu kez sayının kendisi değişmişti.
“Adımlarını duymadık,” diye fısıldadı.
“Ne?” dedi İlyra.
“Onun adımlarını.”
Şekil kolunu kaldırıp elini merdiven korkuluğuna koydu. Tahta, ağırlığın altında ince bir inilti çıkardı. Veyra o sesi duyunca irkildi; çünkü ilk kez karşısındaki şeyin evdeki bir eşyaya gerçekten dokunduğunu işitmişti. Bu, onu daha gerçek kılmalıydı. Tersine, gerçek dünyanın kurallarını bozduğu için daha korkunç geldi.
Veyra’nın aklında tek bir düşünce belirdi: Bu, insan değildi.
Işıklar iki kez titredi; üçüncüsünde ev bütünüyle karanlığa gömüldü. Neris çığlık attı. Veyra elini duvara uzatıp parmak uçlarıyla sıvayı buldu. Duvarı takip ederse merdivenden uzak durabilirdi. Bu basit planı aklında tutmaya çalışırken karanlığın içinden bir gıcırtı geldi. Ardından, kulağının dibinde değil ama olması gerekenden çok daha yakın bir yerde, yavaş bir nefes duydu.
“Telefonlarınızı açın!” diye seslendi İlyra. “Hemen!”
Telefon ışıkları birer birer yandı. Titrek beyaz huzmeler merdivene çevrildiğinde orası boştu. Gölge yok olmuştu. Tavren ışığını basamaklarda gezdirdi; ne bir beden ne de hareket eden bir şey görünüyordu. Yalnızca en üst basamağın tozu bozulmuştu. Sanki biri az önce oraya basmıştı.
Veyra en üst basamaktaki tozun içine çökmüş tek bir iz gördü. İz, basamağın kenarına kadar geliyor ama aşağıya doğru devam etmiyordu. Birisi oraya basmış, sonra havaya kalkmış gibiydi. Telefonunu çevirmeden önce durdu. Arkasında bir şey olduğundan emin değildi; fakat ışığı merdivene tutmaya devam ederse arkasında ne varsa onu görmeyeceğini biliyormuş gibi bir his vardı.
Merdiven boştu. Koridorda ise bir adam duruyordu. Birkaç adım ötesindeydi. Veyra'nın ışığı adamın ayaklarına vurduğunda, gölgesi olması gereken yere düşmediğini fark etti. Işık duvara uzanıyor, zemini aydınlatıyor ama adamın arkasında hiçbir karaltı belirmiyordu.
Veyra telefonu iki eliyle kavradı, dirseklerini gövdesine bastırdı. Işık adamın ayaklarından dizlerine yükseldi. Giysileri karanlığa karışıyordu. Evin içindeki sesler hâlâ sürüyordu: Tavren'ın düzensiz nefesi, Neris'in boğazında takılan hıçkırık, tahtaların ince çıtırtısı. Adamdan ise ses gelmiyordu. Daha tuhafı, telefon ışığının altında durmasına rağmen yüzü bir türlü netleşmiyordu.
“Veyra… neye bakıyorsun?” diye fısıldadı Neris.
Veyra cevap veremedi. Telefonunu biraz daha kaldırınca adamın da ona baktığını gördü. Yüzünün büyük kısmı hâlâ karanlıktaydı ama başı tam ona dönüktü. Bakışını kaçırmamıştı; sanki bütün bu süre boyunca onu beklemişti. Adam ilerledi. Veyra onun ayaklarına bakıyordu; adım atışını görmüştü, ama hareketin ortasını hatırlayamıyordu. Sanki zihni, adamın bir yerde durduğu anla artık daha yakında olduğu an arasında küçük bir parçayı kesip atmıştı.
İlyra onu fark ettiğinde nefesi kesildi. “Orada biri var.”
Bu bir soru değildi. Adam durdu ve başını ağır ağır eğdi. Telefon ışığı yüzünün bir kısmını aydınlattı: soluk ten, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir çizgi ve gözlerinde rahatsız edici bir tanıma ifadesi. Veyra, onun yüzünü belleğine kazımak ister gibi ayrıntıları topladı. Kaşlarının biçimi, burnunun üzerindeki gölge, gözlerinin rengi… Rengi seçemiyordu. Ne kadar dikkat ederse etsin, o ayrıntı zihninde bir türlü oluşmuyordu.
“Kimsin sen?” diye sordu İlyra.
Adam cevap vermedi. Bakışları arkadaşlarının üzerinden geçti; Neris’e, Tavren’a, Seyra’ya baktı. Sonra yeniden Veyra’da durdu. O anda Veyra, adamın etrafa bakmadığını anladı. Onu arıyordu.
İlk dürtüsü kaçmaktı ama bedeni bu emre uymadı. Adam bir adım daha attığında tahta zemin uzun bir gıcırtıyla karşılık verdi. Koridor daralmış gibi hissettirdi; duvarlar yerinden oynamasa da aralarındaki bütün boşluk adamın varlığıyla doluyordu. Adam dudaklarını araladı. Uzun zamandır konuşmamış biri gibi, kelimeyi söylemeden önce kısa bir an bekledi.
“Veyra.”
İsmini duyduğu anda Veyra’nın kalbi tekledi. Adam yalnızca seslenmiş gibi değildi; sanki o kelimeyi doğrudan göğsünün içine bırakmıştı. Dizlerinin bağı çözülecek gibi oldu, fakat düşmedi. İlyra ona döndü.
“Sen… onu tanıyor musun?”
Veyra başını hafifçe salladı. Tanımıyordu. En azından aklı ona bunu söylüyordu. Ama adamın gözlerinde yabancı birine ait olması gereken mesafeden eser yoktu. Bakışları, Veyra’nın yüzünü uzun zamandır aradığı bir şeyi doğrulamak ister gibi inceliyordu.
Adam ismini bir kez daha söyledi; bu defa daha yavaş, hecelerini tartarak.
“Veyra.”
Neris’in boğazından titrek bir ses çıktı. “Onu nereden biliyor?”
Kimse cevap vermedi. Adamın yüzünde öfke ya da tehdit yoktu. Daha kötüsü, Veyra’ya bakarken bir yabancıyı inceliyor gibi görünmüyordu. Elini yavaşça kaldırıp ona uzattı; parmakları Veyra’ya değmeden, aralarında bir adımlık mesafe kalacak yerde durdu.
Veyra geri çekilmek istedi ama ayakları yerinden kıpırdamadı. Adam onu yakalamaya çalışmıyordu; yalnızca elini uzatmış, seçimi ona bırakmıştı. Veyra’nın midesi bu düşünceyle kasıldı. Bir yabancının tehdidinden kaçabilirdi. Fakat bu adamın karşısında, kaçmak kabalıkmış gibi tuhaf bir suçluluk duyuyordu. Bu his kendisine ait değildi; yine de içinde, çoktan kök salmış bir şey gibi duruyordu.
Adamın parmakları hafifçe kıpırdadı. Veyra, kendisi bile farkına varmadan bir adım attı. Tahta zeminden ince bir gıcırtı yükseldi.
“Veyra, sakın!” diye çıkıştı İlyra.
İlyra’nın sesi Veyra’yı tuhaf dalgınlığından çekip çıkardı. Olduğu yerde durdu. Adamın parmakları gevşedi. Yüzünde bir anlığına, sanki Veyra beklenen bir sözü söylememiş gibi bir ifade belirdi. Veyra bunu anlamlandıramadı; ama adamın onu yalnızca tanımadığını, ondan bir şey beklediğini düşündü.
Alt kattan bir hava akımı yükseldi; soğuk değil, toprağın altından çıkmış gibi nemliydi. Ön kapı büyük bir gürültüyle çarptı. Telefon ışıkları duvarlarda savruldu. Veyra gözlerini yeniden adama çevirdiğinde elinin uzandığı yerde yalnızca boşluk vardı. Duvar kâğıdının üzerinde, ışık kayıp giderken bir anlığına beliren beş ince, ıslak iz gördü. Sonra onlar da kuruyup kayboldu.
Adam yoktu.
Tavren ışığını koridorun iki ucuna çevirdi, sonra odaların içine baktı. “Nereye gitti?”
Kimse onu hareket ederken görmemişti. Birkaç saniye önce oradaydı; şimdi geride ne bir ayak sesi ne de varlığına dair bir iz bırakmıştı. Veyra, adamın elinin bulunması gereken yere bakarken zihninde tek bir soru dönüp duruyordu: Onun adını nereden biliyordu?
Daha da kötüsü, Veyra onu hiç tanımadığına gerçekten emin miydi?