İçeriğe geç

Bekleme Alanı

Kamp tel örgülerle çevrili değildi.

Taştan yapılmıştı.

Kalın, yüksek duvarları vardı. Dışarıdakileri içeri almamak için değil de içeridekilerin kaçmasını önlemek için inşa edilmiş gibiydi. Duvarların üstünde dikenli teller yoktu; buna gerek duyulmamıştı. Taşın kendisi bile bir uyarı gibi yükseliyordu.

Kapı ağır bir gıcırtıyla açıldı. Veyra, silahlı adamların arasında içeri adım attığında ilk düşündüğü şey buranın bir kamp olmadığıydı.

Burası bir bekleme alanıydı.

Bir şeyin olmasını bekleyenlerin, başlarına ne geleceğini bilmeden gün saydığı bir yer.

Koku daha kapıdan girer girmez yüzüne çarptı. İlaç, kan, nem ve çürüyen kumaşın ağır kokusu… Bunların hepsinin altında, taş duvarların içine sinmiş başka bir şey daha vardı: korku.

İnsanlar her yerdeydi. Koridorların kenarında oturuyor, duvarlara yaslanıyor, dar pencerelerden dışarı bakıyorlardı. Fakat kimse kimseyle göz göze gelmiyordu. Konuşmalar fısıltıyla yapılıyor, adımlarını duyanlar başlarını kaldırıyor, sonra hemen bakışlarını kaçırıyordu.

Herkesin zihninde aynı soru varmış gibi görünüyordu.

Sıradaki ben miyim?

Veyra bunu yüzlerinden okuyabiliyordu. Bazılarının yüzü solgundu, bazılarınınki fazla sakindi. O sakinlik korkusuzluktan değil, korkunun çok uzun süre içinde yaşamasından doğmuştu.

Onu kapıdan birkaç adım sonra Sevran'dan ayırdılar.

“Temas yok!” diye bağırdı fener taşıyan adam.

Sözleri Veyra'ya değil, Sevran'aydı. Sanki Sevran bir insan değil de dokunulduğunda yayılabilecek bir hastalıktı.

Sevran hamle yapmadı. Yalnızca Veyra'ya baktı. Bakışı, ona sakin kalmasını söylemeye yetmiyordu ama başka bir şey de vaat etmiyordu. Burada kontrolün kendilerinde olmadığını ikisi de biliyordu.

Bir görevli Veyra'nın kolunu kavrayıp dar bir koridora götürdü. Veyra dönüp Sevran'a bakmaya çalıştı; ikinci bir el omzuna bastırdı.

“Yürü.”

Bir kapı açıldı. İçerisi dardı; duvarlar çıplak taştı, tavandaki küçük pencere insanın ancak gökyüzünden bir parça görebileceği kadar yüksekteydi. Veyra içeri itildi. Kapı kapandı.

Ardından kilit sesi geldi.

Veyra bir süre hareket etmeden durdu. Kilidin sesi, buradaki ilk gerçek cümlesiydi: Artık istediği zaman çıkamayacaktı.

Sevran'ın nerede olduğunu bilmiyordu.

Onu da ormanda bırakmamışlardı. Veyra'dan ayrıldıktan sonra kamp devriyesi Sevran'ı nehir kıyısında bulmuştu. Direnmişti; fakat onu zincire vurmak yerine gözetim altında tutmayı seçmişlerdi. Yaraları, olması gerekenden çok daha hızlı kapanıyordu. Kampın insanları bunu fark etmişti ve şimdi onu bir mahkûm gibi değil, çözülmesi gereken bir mesele gibi inceliyorlardı.

Veyra bunları ilk saatlerde bilmiyordu. Zaman burada ölçüsünü kaybetmişti. Saatler geçmiş olabilirdi; belki de bir gün. Kampta zaman akmıyor, sürünüyordu.

Kapısına yemek bırakılıyor, sorularına çoğunlukla cevap verilmiyordu. Birkaç kez koridorda ayak sesleri durmuş, kapısının önünden iki kişi konuşarak geçmişti. Her seferinde Veyra nefesini tutup sözcükleri yakalamaya çalışmıştı.

Sonunda bir şey fark etti.

Bazı erkekler zincirlenmişti.

Zincirleri rastgele bağlanmamıştı. Bileklerini ve ayaklarını sınırlıyor ama hareket etmelerini bütünüyle engellemiyordu. Her birinin başında biri duruyor, yemekleri düzenli veriliyor, yaraları temizleniyor, bedenleri kontrol ediliyordu. Yemekleri aynı saatte dağıtılıyor, porsiyonları ölçülüyor, boylarıyla kiloları kayda geçiriliyordu. Kapıların yanındaki levhalarda isimler yoktu; yalnızca numaralar vardı. Onlara işkence etmekten çok, hayatta tutmaya çalışıyorlardı.

Neden?

Cevabı, kapısının dışında duran iki görevlinin konuşmasında duydu.

“Bu güçlü,” dedi biri.

Öteki kısa bir sessizliğin ardından cevap verdi:

“Soy devam eder.”

Veyra'nın midesi bulandı. Bir süre duvara yaslanarak nefes almaya çalıştı. Onları canavarlardan koruduğunu sandığı bu insanların, içeride başka bir düzen kurduğunu o an anladı. Burada da bedenler seçiliyor, sınıflandırılıyor ve işe yarayıp yaramadıklarına göre tutuluyordu.

“Biz canavarlardan kaçmadık,” diye fısıldadı kendi kendine. “Sadece onlara dönüştük.”

İçeri getirilirken geçtiği yan koridor o sırada yeniden zihninde canlandı. Kapısının üzerinde, siyah harflerle yazılmış iki kelime vardı: SOY ODALARI. O an ne anlama geldiğini anlayamamıştı. Şimdi, erkeklerle ilgili konuşmayı duyunca kelimeler yerine oturdu.

Koridorun iki yanında dar kapılar sıralanıyordu. Her kapının üzerinde bir numara, küçük penceresinin ardında da bir kadın vardı. Bazıları yatakların kenarında oturuyor, bazıları duvara yaslanıp boşluğa bakıyordu. Bileklerinde mor halkalar, kollarında iğne izleri vardı. Bir görevli, kapıların önündeki tabloda onların değerlerini işaretliyor; sanki hastaları değil, çalışır durumda tutulması gereken araçları kontrol ediyordu.

Veyra geçerken kapılardan birinin ardındaki kadın başını kaldırmıştı. Yüzü bembeyazdı. Parmaklarını küçük pencerenin kenarına geçirdi.

“Çocuğumu görmek istiyorum,” diye fısıldadı.

Yanındaki görevli dosyayı kapattı.

“Doğumdan sonra bağ kurmana izin verilmeyeceğini biliyordun.”

“Ben onun annesiyim.”

Görevli kadına bakmadı bile.

“Kayıtlara göre sen taşıyıcısın.”

Kadın yeniden konuşmaya çalıştı ama görevli kapıyı kapattı. Metal kilit yerine otururken çıkan ses Veyra’nın aklında kaldı. Kadının yüzündeki ifade öfkeden çok şaşkınlığa benziyordu; sanki kendisine yapılan şeyin korkunçluğundan önce, bunun bu kadar sıradan kabul edilmesini anlamaya çalışıyordu.

Bir sonraki kapının önündeki açık dosyada birkaç kelime görebilmişti: taşıyıcı uyumu, doğum sonrası ayrım, soy devamı. Kadınların da erkekler gibi sınıflandırıldığını, ancak onlardan çok daha fazlasının istendiğini o an anladı. Erkeklerin bedenleri güç ve üreme için korunuyordu. Kadınların bedenleriyse hem soyun devamı hem de kampın belirlediği başka amaçlar için denetleniyordu. Hiçbirinin ne olacağına kendisi karar vermiyordu.

Veyra’nın midesi yeniden kasıldı. Burada insanları yalnızca tutsak etmiyorlardı. İsimlerini ellerinden alıyor, bedenlerini görevlerine indiriyor, çocuklarını bile bir kaydın satırına dönüştürüyorlardı.

Sevran ise ondan farklı tutuluyordu.

Onu zincirlememişlerdi. Kapısının dışında nöbetçiler vardı ve odasına giren çıkan herkes onu dikkatle izliyordu. Bazı görevliler yaralarının nasıl kapandığını görmek için tekrar tekrar kontrol yapıyor, bir başkası her seferinde not alıyordu. Sevran sorulara cevap vermiyordu. İtaat etmiyordu ama boş yere güç de harcamıyordu.

Böyle erkekler nadirdi, demişti biri.

Veyra o cümleyi duyduğunda, Sevran'ın neden ayrı tutulduğunu daha iyi anladı. Kampın gözünde o da bir insan değildi; henüz hangi kategoriye konacağına karar verilememiş bir tehlikeydi.

Gecelerden birinde alarm çaldı.

Elektronik bir siren değildi. Taş duvarların içinde yankılanan eski bir çandı. Ses o kadar sertti ki Veyra yerinden sıçradı. Koridorda ayak sesleri çoğaldı, ardından bağırışlar duyuldu.

“Duvarın üstünde hareket var!”

Veyra kapısına koştu. Küçük pencereye ulaşamayınca odadaki alçak taş çıkıntıya basıp kendini yukarı çekti. Pencereden dışarı baktığında kamp duvarının ötesindeki ormanı gördü.

Gölgeler vardı.

Bir tane değil. Birkaç tane.

Ağaçların arasında hareket ediyor, duvara yaklaşıp yeniden karanlığa karışıyorlardı. Ne kadarını gördüğünü anlayamadan duvarın üzerinden bir çığlık yükseldi.

Ardından bir adam aşağı düştü.

Bedeni taş zemine çarptığında çıkan ses, Veyra'nın boğazını düğümledi. Adamın boynu yanlış bir açıyla bükülmüştü. Gözleri açıktı ama artık kimseye bakmıyordu.

Ve en korkuncu, Anne ortada yoktu.

Bunlar daha küçük olanlardı.

İz sürmüşlerdi.

Veyra'nın eli istemsizce boynuna gitti. İşaretin bulunduğu yerde sıcak bir nabız hissetti. Onları buraya getirenin kendisi olabileceğini düşündü.

Kapı birden açıldı. Fenerli adam içeri daldı. Önce Veyra'nın yüzüne, sonra boynuna baktı. Bu kez sesinde önceki sertliğinden eser yoktu. Korkuyordu.

“İşaret aktifleşiyor.”

Veyra'nın boğazı kurudu.

“Benim yüzümden mi?”

Adam cevap vermedi.

Sessizliği, Veyra'nın duymak istemediği her şeyden daha açık bir cevaptı.

Kampta bir başka çığlık yükseldi. Ardından metalin taşa çarpma sesi geldi. Veyra pencereye yeniden döndü ama bu kez ormana değil, avluya baktı.

Zincirlenmiş adamlardan biri değişiyordu.

Başlangıçta yalnızca bir titreme gibi görünmüştü. Sonra adamın omuzları anormal bir açıyla yükseldi. Zincirler gerildi. Göğsünden boğuk bir ses çıktı; nefes almaya çalışıyor ama kendi bedeninin içinde sıkışıp kalmış gibiydi.

“Geri çekilin!” diye bağırdı biri.

Bir görevli yaklaşmaya çalıştı. Adamın kolu birden uzandı ve onu yere savurdu. Zincirler taş zeminde sürüklendi. Silah sesleri patladı. Bir çığlık daha yükseldi.

Sonrası bir anda kaosa dönüştü.

Görevliler bir yandan duvara yaklaşan gölgelerle, diğer yandan dönüşmeye başlayan adamla uğraşıyordu. Kapılar açılıp kapanıyor, insanlar koridorlara doluşuyor, emirler çığlıkların içinde kayboluyordu.

Ama kaosun da bir işe yaradığı olurdu.

Kaçış için bir boşluk açılmıştı.

Veyra kapısının dışındaki görevlilerin uzaklaştığını duydu. Birkaç saniye boyunca koridordan ses gelmedi. Sonra ağır adımlar işitti.

Koridorun ucunda bir siluet belirdi.

Uzun.

Sessiz.

Kontrollü.

Veyra onu ilk bakışta tanıdı.

Sevran.

Bir an boyunca ikisi de kıpırdamadı. Kampın bütün gürültüsü sanki duvarların arkasına çekilmiş, dünya tek bir saniyeliğine susmuştu.

Sevran ona doğru yürüdü. Yüzünde yorgunluk vardı; omzundaki yaralar yeniden açılmış, giysisi kana bulanmıştı. Ama ayaktaydı. Bakışları Veyra'nın yüzünde durdu, sonra hızlıca boynundaki işarete kaydı.

“Seni almaya geldim,” dedi.

Veyra'nın gözleri doldu. Bu kadar zamandır kendine tekrarladığı bir ihtimalin gerçek olmasına inanmak istemiyordu.

“Geleceğini biliyordum,” diye fısıldadı.

Sevran'ın yüzünde kısa, yorgun bir ifade belirdi.

“Yalan.”

Bir an durdu. Sesindeki sertlik azaldı.

“Ama ummuş olmanı istiyordum.”