“Şimdi başladık.”
Ses karanlığın içinden yükseldiğinde Veyra’nın kalbi yeniden atmaya başladı.
İlk vuruş o kadar sertti ki göğsündeki kemiklerin birbirine çarptığını sandı. Ardından bir tane daha geldi. Sonra bir tane daha.
Veyra nefesini tuttu.
Bir şey yanlıştı.
Kalbi atıyordu ama duyduğu ritim kendisine ait değildi.
Göğsünün derinliklerinde, kendi nabzının hemen altında, başka bir vuruş daha vardı. Daha yavaş. Daha ağır. Sanki karanlığın içinde uyuyan bir şey, onun kalbini dinliyor ve her atışına karşılık veriyordu.
“Sevran…”
Sevran hemen yanına çömeldi. Bir eli Veyra’nın omzunda, diğeriyse bileğindeydi. Parmaklarını nabzına bastırdı.
“Bana bak. Nefes al.”
Veyra nefes almaya çalıştı. Hava boğazından geçerken keskin bir acı bıraktı.
Sevran’ın yüzü gerildi.
“Ne hissediyorsun?”
“Kalbim…”
Veyra göğsüne dokundu.
“İki tane.”
Sevran’ın parmakları bileğinde dondu.
Bir an boyunca hiçbir şey söylemedi. Sonra Veyra’nın elini göğsünden çekti.
“Buradan çıkmamız gerekiyor.”
“Ne oluyor bana?”
“Bilmiyorum.”
“Yalan söyleme.”
Sevran gözlerini kaldırdı. Karanlıkta yüzü daha solgun görünüyordu. Veyra, onun korktuğunu ilk kez bu kadar açık görüyordu.
“Bu kez bilmiyorum,” dedi Sevran. “Ama burada kalırsak öğrenemeyeceğiz.”
Veyra ayağa kalkmaya çalıştı.
Bacakları onu taşımadı.
Dizleri aniden büküldü. Sevran onu yakaladı ama Veyra’nın ayakları zeminden ayrılmıyordu. Sanki taşın içine gömülmüşlerdi.
“Veyra?”
“Çek beni.”
Sevran kolunu beline doladı ve geriye doğru çekti.
Veyra’nın ayak bileklerinde bir basınç oluştu.
Önce soğuk hissetti.
Sonra derisinin altında bir şeyin hareket ettiğini.
Veyra başını eğdi.
Ayak bileklerinin çevresinde ince, siyah çizgiler belirmişti. Saç teli kadar inceydiler. Derisinin altından çıkıyor, zemine doğru uzanıyorlardı. Birkaç tanesi taşların arasına girmişti.
Veyra’nın midesi kasıldı.
“Sevran…”
Sevran da gördü.
Bıçağını çekti. Siyah çizgilerden birini kesmeye çalıştı.
Bıçak deriye değdiği anda Veyra’nın bacağı kasıldı.
Ama acı Veyra’dan gelmedi.
Odanın duvarlarından bir inilti yükseldi.
Taşların arasındaki çatlaklar genişledi. Duvarın yüzeyinde, derinin altındaki damarları andıran koyu çizgiler belirdi. Çizgiler yavaşça ilerledi, birbirine bağlandı ve ayin odasının bütün duvarlarını sardı.
Sevran bıçağını geri çekti.
“Hayır…”
Veyra’nın ayak bileğindeki siyah iplikler kıpırdadı.
Bu kez Veyra’nın bedeninden değil, duvardan gelen bir hareketle.
Duvar kasıldı.
Veyra çığlık attı.
Acı, bacaklarından yukarı doğru tırmandı. Derisinin altında bir şey çekiliyordu. Sanki bedeninin içindeki ince damarlar, görünmeyen bir el tarafından birer birer geriliyordu.
“Kes onları!” diye bağırdı Veyra.
Sevran bıçağı yeniden kaldırdı.
“Bunu yaptığımda duvar da—”
“Kes!”
Bıçak indi.
Siyah ipliklerden biri koptu.
Veyra’nın ayağından sıcak bir sıvı aktı. Taş zemine damladığında kan olduğunu gördü. Ama kanın içinde, siyah ipliğin ucuna tutunmuş beyaz bir parça vardı.
Veyra bakışlarını ona dikti.
Ne olduğunu anlamak istemiyordu.
Sevran onu kendine doğru çekti. İpliklerin geri kalanı gerildi, sonra birer birer koptu. Veyra’nın bacakları serbest kaldığında dizlerinin üzerine düştü.
Nefesi kesilmişti.
Ağzına metalik bir tat doldu.
Tükürdü.
Taş zemine düşen kanın içinde küçük, beyaz bir parça vardı.
Veyra gözlerini kapattı.
“Bu ne?”
Sevran cevap vermedi.
“Sevran, bu ne?”
“Bakma.”
Ama Veyra bakıyordu.
Parça dişine benziyordu.
Kendi dişine.
Diliyle ağzını yokladı. Bir dişinin kenarında boşluk hissetti. Parmağını götürmeye çalıştı ama eli titriyordu.
“Benim mi?”
Sevran’ın yüzündeki ifade cevaptan önce geldi.
Veyra’nın boğazı düğümlendi.
“Benim dişim mi?”
Sevran onu yerden kaldırdı.
“Buradan çıkacağız.”
“Bana cevap ver!”
“Veyra, şimdi değil!”
Sevran’ın sesi ayin odasında yankılandı.
Ve o yankı, başka bir sesle geri döndü.
Bir fısıltı.
“Veyra…”
Veyra’nın başı istemsizce duvara döndü.
Duvarın yüzeyi dalgalanıyordu. Taşların arasındaki koyu çizgiler bir araya geliyor, sonra ayrılıyordu. Sanki duvarın içinde bir beden nefes alıyordu.
Veyra’nın göğsündeki ikinci nabız hızlandı.
Bir vuruş.
İki.
Üç.
Sonra Veyra’nın parmakları kasıldı.
Sevran’ın kolunu kavradı. Tırnakları onun derisine geçti.
“Veyra, bırak.”
Veyra bırakamadı.
Parmakları kendi iradesi dışında kapanmıştı. Eklem yerlerinde keskin bir ağrı oluştu. Elinin içi gerildi. Tırnaklarından biri, Sevran’ın giysisine takıldı.
Veyra çekmeye çalıştı.
Tırnağı yerinden oynadı.
Acı, parmağının ucundan bileğine kadar yayıldı. Veyra’nın gözlerinden yaşlar süzüldü. Tırnağın altındaki basınç dayanılmazdı. Sanki bir şey, tırnağını içeriden itiyordu.
“Sevran…”
Sevran elini tuttu.
“Bana bak.”
Veyra başını kaldırdı.
“Bedeninle savaşma.”
“Bedenim bana ait!”
Sevran’ın gözleri bir anlığına karardı.
“Şu an emin misin?”
Veyra’nın nefesi kesildi.
Sevran, elini dikkatlice kavradı. Parmaklarını açmaya çalıştı. Veyra’nın tırnağı yeniden gerildi. Altından ince bir kan çizgisi çıktı.
Veyra çığlık attı.
Sevran onu kendine çekti.
“Bunu durduracağım.”
“Nasıl?”
Sevran cevap vermedi.
Veyra onun eline baktı.
Sevran’ın avucunda, daha önce olmayan koyu bir çizgi belirmişti. Veyra’nın boynundaki işareti andırıyordu. Çizgi, avucunun ortasından bileğine doğru ilerliyordu.
Sevran da bunu fark etti.
Yüzündeki korku değişti.
Artık yalnızca Veyra için korkmuyordu.
Kendi bedeni için de.
“Ne yaptın?” diye fısıldadı Veyra.
Sevran elini kapattı.
“Hiçbir şey.”
“Bana geçti.”
“Veyra…”
“Bana geçtiği gibi sana da geçiyor.”
Sevran’ın susması, cevaptan daha ağırdı.
Veyra’nın göğsündeki ikinci nabız yeniden duyuldu.
Bu kez daha yakından.
Sanki kalbinin hemen arkasında değil, kaburgalarının arasında bir şey vardı.
Ve o şey, Veyra’nın bedenini içeriden dinliyordu.
Sevran onu ayin odasının çıkışına doğru götürmeye çalıştı. Veyra birkaç adım attıktan sonra durdu.
Bacakları yeniden kasılmıştı.
Ama bu kez siyah iplikler görünmüyordu.
Veyra aşağı baktı.
Derisinin altında koyu çizgiler ilerliyordu. Ayak bileklerinden dizlerine, dizlerinden kalçalarına doğru. Damar gibi görünseler de damarların izlediği yolu takip etmiyorlardı.
Bir çizgi, dizinin içinden geçerken yön değiştirdi.
Bir diğeri, derisinin altında kıvrılıp geri döndü.
Veyra’nın midesi bulandı.
“Bunlar ne?”
Sevran elini onun bacağına uzattı.
“Dokunma!”
Veyra geri çekildi.
Ama çizgiler durmadı.
Göğsüne ulaştıklarında nefesi sıkıştı. Boynundaki işaretin çevresinde toplandılar. Derisinin altındaki koyuluk, işaretin eksik çizgisine doğru ilerledi.
Veyra’nın bedeni bir anlığına titredi.
Sonra bütün kasları aynı anda kasıldı.
Sevran onu yakalamaya çalıştı ama Veyra yere düştü.
Ağzından boğuk bir ses çıktı.
Bedeninin içinden bir şey hareket ediyordu.
Veyra ellerini göğsüne bastırdı. Kaburgalarının altında, derinlerde bir basınç oluştu. Sanki bir şey, orada kendine yer açmaya çalışıyordu.
“Çıkar onu…” diye fısıldadı.
Sevran dizlerinin üzerine çöktü.
“Ne?”
“İçimden çıkar…”
Sevran’ın eli Veyra’nın göğsüne yaklaştı.
Veyra onun bileğini yakaladı.
“Dokunma.”
Sevran durdu.
Veyra’nın gözleri dolmuştu.
“Ne olur… dokunma.”
Sevran elini geri çekti.
İlk kez, ona yardım etmek için hiçbir şey yapmadı.
Ayin odası sessizleşti.
Duvarlardaki çizgiler kayboldu. Siyah sıvı taş çemberin içine geri çekildi. Kemikler yeniden hareketsiz kaldı.
Veyra yerde yatarken kendi nefesini duydu.
Bir kez.
İki kez.
Sonra göğsündeki ikinci nabız yavaşladı.
Veyra gözlerini kapattı.
Sevran yanına eğildi.
“Veyra?”
Cevap gelmedi.
“Veyra, gözlerini aç.”
Veyra’nın göğsü hareketsizdi.
Sevran parmaklarını boynuna bastırdı.
Bir an boyunca hiçbir şey hissetmedi.
Sonra—
Bir vuruş.
Sevran’ın yüzü değişti.
Veyra gözlerini açtı.
Nefesini içine çekti. Göğsü acıyla yükseldi. Boğazından boğuk bir ses çıktı.
“Sevran…”
“Buradayım.”
Veyra elini göğsüne götürdü.
Kalbi yeniden atıyordu.
Ama artık yalnız değildi.
Bir vuruş.
Kendi kalbi.
Bir vuruş daha.
Diğeri.
Veyra gözlerini kapattı. İçinde, karanlık bir yerde, bir şeyin hareket ettiğini hissetti.
“Bir şey…” diye fısıldadı.
Sevran ona yaklaştı.
“Ne hissediyorsun?”
Veyra yutkundu.
“İçeride.”
Sevran’ın yüzü bembeyaz kesildi.
Veyra gözlerini açtı.
“Beni dinliyor.”
Göğsünün içinden ikinci bir vuruş yükseldi.
Ve bu kez, o vuruş Veyra’nın kalbine cevap verdi.