Neris, Sevran’ın yüzüne baktı.
“Gitti mi?”
Sevran cevap vermedi. Ayağa kalkıp kapıdan uzaklaştı. Başını hafifçe yana eğerek arka duvarı dinledi.
“Hayır,” dedi sonunda. “Şimdi arkamızda.”
Veyra’nın bakışları duvara kaydı.
Önce belli belirsiz bir sürtünme duyuldu. Ses, tahtanın üzerinde ağır ağır ilerliyordu; bir elin ya da tırnağın çıkardığı sese benzemiyordu. Daha geniş, daha yaygın bir hareketti bu.
Sanki duvarın öteki tarafındaki şey kulübeyi dolaşmıyor, duvarın ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Neris’in nefesi titredi.
Sevran elini geriye uzatıp onun koluna dokundu. Susturmak için değil, olduğu yerde kalmasını sağlamak için.
Ardından duvarın içinden tek bir ses geldi.
Tık.
Veyra sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştı. Duvarın içinden mi, yoksa dışarıdan, tahtaya çok yakın bir yerden mi?
Sevran başını onlara çevirmeden konuştu.
“Kıpırdamayın.”
Duvara bir baskı uygulandı. Tahta içeri doğru çok az eğildi. Çivilerden biri inledi. Ardından duvar, derin bir nefes almış gibi eski hâline döndü.
Neris’in yanağından bir gözyaşı süzüldü.
Sevran yavaşça geri çekilip kendini duvarla iki kadın arasına yerleştirdi.
Sonra her şey durdu.
Sürtünme kesildi. Baskı kayboldu. Kulübenin içindeki hava yeniden hareketsizleşti.
“Gitti mi?” diye fısıldadı Neris.
Sevran cevap verecekken tavandan ince bir çıtırtı geldi.
Üçü de başını kaldırdı.
Eski ahşap kendi kendine ses çıkarabilirdi. Ama ikinci çıtırtı, birinin ağırlığını dikkatle başka bir noktaya taşıdığı izlenimini uyandırdı.
Bir adım.
Ardından bir tane daha.
Bir şey çatının üzerinde yürüyordu.
Adımlar iki ayaklıymış gibi aralıklıydı; yine de ritimleri insana ait değildi. Her hareket, bir şeyi taklit etmeyi yeni öğrenmişçesine ölçülüydü.
“Lambayı tavana tutmayın,” dedi Sevran.
Veyra ışığı yere çevirdi. Tavandan kopan ince bir toz tabakası omzuna döküldü.
Yukarıda bir tahta gerildi.
İki kirişin arasında karanlık bir aralık belirdi. İçinden uzun, soluk bir parmak sarktı. İnsan parmağına benziyordu, yalnızca gereğinden uzundu. Eklemi yanlış bir yerde bükülüyor, tırnağının altındaki et koyu bir renkte parlıyordu.
Parmak bir süre havada kaldı.
Sonra yavaşça geri çekildi.
Sevran’ın yüzü gerildi.
“Bizi buldu.”
Aralık biraz daha genişledi.
Tam o sırada ormanın derinliklerinden bir ses yükseldi.
“VEYRA!”
Tavren’di.
Neris’in yüzünde bir umut parladı. O kadar ani ve çaresizdi ki Veyra, bir anlığına onun neden korkması gerektiğini unuttu.
“Buradalar,” diye soludu Neris.
“Ses vermeyin,” dedi Sevran.
Dışarıdan bu kez İlyra’nın sesi geldi.
“VEYRA! BİZİ DUYUYOR MUSUN?”
Veyra’nın göğsü sıkıştı. Onlar kulübeye doğru geliyordu. Fakat ormanda sesin geldiği yön, doğru yolu gösterdiğine dair hiçbir güvence vermiyordu.
Tavandaki şey aniden hızlandı.
Sürtünme kulübenin bir ucundan ötekine kaydı. Ahşap, üzerindeki ağırlığı taşıyamıyormuş gibi inledi.
“Susun!” diye çıkıştı Sevran.
Neris’in ağzından boğuk bir hıçkırık kaçtı.
Tavan parçalandı.
Tahta kıymıklarıyla toz kulübenin içine saçılırken karanlık bir şekil aşağı düştü. Yere değdiğinde çıkan ses, ıslak bir şeyin taş zemine bırakılmasını andırıyordu.
Yaratığın uzuvları yanlış açılarla kıvrılmıştı. Gövdesi doğrulurken omuzlarından biri olması gereken yerde durmadı; derisinin altında bir şey yer değiştirdi. Yüzü olması gereken yerdeyse ışığı yansıtmayan, soluk bir yüzey vardı.
Veyra’nın midesi kasıldı.
Yaratık başını Neris’e çevirdi.
Neris çığlık attı.
Bir anda ona ulaştı.
Sevran, Veyra’yı omzundan yakalayıp geriye çekti. Sonra Neris’in bileğine uzandı ama parmakları yalnızca havayı kavradı.
Neris’in ayakları yerden kesildi.
Yaratık onu sürüklemiyordu.
Yukarı çekiyordu.
Neris’in kolu, omzundan ayrılacakmış gibi gerildi. Ağzı açıldı ama çığlığı bir anlığına kesildi; boğazından, insan sesine benzemeyen ıslak bir hırıltı çıktı.
“Veyra!”
Veyra ileri atıldı. Neris’in parmaklarına dokunabildi. Eli buz gibi ve kaygandı. Neris onun elini kavradı.
“Bırakma!”
Veyra bütün gücüyle çekti. Neris bir anlığına aşağı indi. Parmakları birbirine kenetlendi; Veyra, arkadaşının elini bırakırsa onunla birlikte kendisinden de bir şeyin kopacağını hissetti.
Sonra tavandaki karanlık yeniden asıldı.
Neris’in parmakları Veyra’nınkilerden ayrıldı. Tırnaklarından biri kopup Veyra’nın avucuna düştü.
Küçücük, kanlı bir parça.
Neris’in gözleri Veyra’yı buldu. Yüzünde dehşetin yanında başka bir şey vardı: Veyra’nın onu bırakmaması için yalvaran, hâlâ kurtarılabileceğine inanan bir ifade.
Veyra tekrar uzandı.
Yetişemedi.
Neris karanlığın içine çekildi. Çığlığı çatının ötesinde bir anda kesildi.
Yerde yalnızca ayakkabısı kaldı.
Veyra avucunu açtı. Neris’in tırnağı kanının içinde duruyordu. Parmaklarını kapatmak istedi ama eli buna izin vermedi.
Dışarıdan Tavren’in sesi duyuldu.
“O NEYDİ?”
İlyra bağırdı. Ardından dalların kırılma sesleri geldi. İkisi de kulübeye doğru koşuyordu.
Sevran başını tavana kaldırdı. Yüzündeki korku öfkeye dönüşmüştü.
“Onu geri ver,” dedi.
Sesi Veyra’ya yabancı geldi. Sanki kelimelerin altında bastırdığı başka bir ses vardı.
Yukarıdan hafif bir sürtünme duyuldu.
Bir cevap gibi.
Sevran bakışlarını Veyra’ya indirdi.
“Şimdi başlıyor.”
Kapıya sert darbeler indi.
“AÇIN!”
Tavren’in sesi hemen dışarıdaydı.
Sevran kapıya yöneldi. Kilidi açmadan önce bir an dinledi, ardından kapıyı yalnızca aralayacak kadar açtı.
Tavren içeri girdi. İlyra hemen arkasındaydı. İkisinin de nefesi kesilmişti; yüzlerindeki ifade, ormanın içinde gördükleri bir şeyin peşlerini bırakmadığını anlatıyordu.
“Az önce ne gördük biz?” diye sordu Tavren. “O ses neydi?”
Kimse cevap vermedi.
İlyra’nın bakışları kulübenin içinde dolaştı. Önce Veyra’ya, sonra Sevran’a baktı. En sonunda yerdeki ayakkabıda durdu.
“Neris nerede?”
Veyra’nın boğazında kelimeler düğümlendi. Elini açtı. Kanlı tırnak avucunda duruyordu.
İlyra’nın yüzündeki renk çekildi.
“Neris nerede?” diye tekrarladı.
Sevran cevap verdi.
“Alındı.”
Tavren’in yüzündeki ifade boşaldı. Ardından öfke geldi.
“Ne demek alındı?”
Sevran ona bakmadı.
Tam o sırada tavandan küçük bir şey düştü. Taş zemine hafifçe çarpıp durdu.
İlyra eğilip baktı ve ağzını eliyle kapattı.
Neris’in kolyesiydi.
Zincirine koyu bir sıvı bulaşmıştı. Sıvı metalin üzerinde ağır ağır ilerliyor, damlamak yerine ince iplikler hâlinde uzuyordu.
Tavren geriye sendeledi. Başını iki yana sallıyordu.
“Hayır. Hayır, bu olamaz.”
“Bağırmayın,” dedi Sevran.
Tavandaki hareket durmuştu.
Dinliyordu.
Sevran bakışlarını yeniden Veyra’ya çevirdi.
“Buradan çıkıyoruz.”
Tavren kapıya baktı.
“Dışarı mı? O şey hâlâ orada!”
“Burada da.”
Sözün ardından tavandan ince bir tıkırtı geldi.
Sevran lambayı yere yaklaştırıp Veyra’nın bileğini tuttu.
“Yanımdan ayrılma.”
Kulübenin arka tarafından ağır bir düşüş duyuldu. Sanki çatıda hareket eden bir şey kendini dışarı bırakmıştı. Ardından toprağın üzerinde sürünen bir ağırlığın sesi geldi.
Sevran kapıya baktı.
“Etrafımızdalar.”
“Kaç tane var?” diye sordu İlyra.
Sevran cevap vermedi.
Tam çıkacakları sırada Veyra, arkasından gelen fısıltıyı duydu.
“Veyra…”
Olduğu yerde kaldı.
Ses Neris’inkine benziyordu. Aynı incelik, aynı kırılganlık. Ama hecelerin arasında bir tuhaflık vardı; sanki sesi çıkaran şey kelimeleri değil, Neris’in sesini hatırlamaya çalışıyordu.
“Üşüyorum…”
Tavren kapıya hamle yaptı.
Sevran onu yakalayıp geri çekti.
“O değil.”
“Ya hâlâ yaşıyorsa?” Tavren’in sesi çatladı. “Ya yardım bekliyorsa?”
Sevran’ın eli Tavren’in omzunda sıkılaştı.
“Onun sesini kullanıyor.”
Fısıltı tekrar geldi.
“Beni bırakmayın…”
İlyra’nın yüzü değişti. Veyra, onun elini kapıya doğru uzattığını gördü.
“İlyra,” dedi. “Sakın.”
İlyra başını çevirmedi.
“Bunu nereden biliyor?”
“Neyi?”
İlyra yutkundu. Bakışları kapıya sabitlenmişti.
“O gece… Neris’in bana söylediği şeyi.”
Dışarıdaki ses yeniden konuştu.
“Hatırlıyor musun? O gece… senin yüzünden…”
İlyra’nın yüzünden kan çekildi. Veyra kolunu tuttu.
“Bu Neris değil.”
İlyra ona döndü. Gözleri dolmuştu.
“Bunu nereden biliyorsun?”
Veyra cevap veremedi. Sesin Neris’e ait olmadığına inanmak istiyordu. Fakat dışarıdaki şeyin bilmemesi gereken bir anıya dokunduğunu anlamıştı.
İlyra başını iki yana salladı.
“O gece, Neris kendini suçluyordu. Benim yüzümden olduğunu düşünüyordu. Ben de ona…” Sesi kesildi. “Ben de ona beni affetmesini söyledim.”
Kapının ötesindeki fısıltı yeniden duyuldu.
“Senin yüzünden…”
İlyra’nın gözlerinden yaşlar aktı.
Veyra onun kolunu daha sıkı kavradı.
“Ama Neris sana ne dedi?”
İlyra dudaklarını araladı. Kelimeler zor çıktı.
“Bana, ‘Senin yüzünden değil,’ dedi. Kendini suçlamamamı istedi.”
Dışarıdaki ses bir kez daha konuştu.
“Senin yüzünden.”
Aynı söz. Aynı tonlama.
Yalnızca anlamı tersine çevrilmişti.
Veyra kapıya baktı.
“Neris bunu sana söylemezdi.”
İlyra’nın gözleri kapıya kaydı.
“Ya yanlış hatırlayan bizsek?”
Bu soruyu sorarken bile kendine inanmadığı belliydi. Yine de Veyra’nın kolundan kurtulmaya çalıştı.
“Beni dinle,” dedi Veyra. “O gece ne yaşandıysa yaşandı. Neris seni suçlamadı. Bu şey senin bunu duymanı istiyor.”
Dışarıdan sessizlik geldi.
Sonra Neris’in sesi, bu kez neredeyse ağlayarak fısıldadı:
“İlyra… lütfen.”
İlyra’nın direnci kırıldı.
Sevran ona döndü.
“Kapıdan uzaklaş.”
Ama ses, bir kez daha konuştu.
“Beni yine yalnız bırakma.”
İlyra kapıyı araladı.
Sevran uzandı fakat ona yetişemedi.
İlyra dışarı çıktı.
Gece kapının öte yanında sessizce bekliyordu.
“Neris?” diye seslendi.
Cevap gelmedi.
İlyra bir adım attı.
Ardından fısıltı tam arkasından duyuldu.
“Buradayım.”
İlyra’nın bedeni geriye doğru çekildi. Parmakları kapının kenarına uzandı. Veyra’yla göz göze geldiğinde yüzünde saf bir dehşet vardı.
“Kapıyı kapatın!”
Sevran kapıyı çarparak kapattı.
İlyra’nın çığlığı dışarıda kesildi.
Veyra kapıya koştu, avucunu tahtaya bastırdı.
“İlyra!”
Tırnaklarının altındaki kan kapının yüzeyine bulaştı.
Tavren kapıya atıldı ama Sevran onu tuttu.
“Bırak!”
Tavren kurtulmaya çalıştı. Sevran’ın koluna vurdu, sonra bütün gücüyle kapıya yüklendi.
“BIRAK ONU!”
Sevran onu daha sıkı kavradı.
“Artık orada değil.”
“Ne demek değil? Az önce gözümün önündeydi!”
Sevran’ın sesi alçaldı.
“Onu da aldı.”
Tavren’in direnci söndü. Dizlerinin üzerine çöktü. Ellerini yüzüne kapattı; omuzları sarsılıyordu ama ağlamamaya çalışıyordu. Bu çaba, çıkardığı sesten daha acıklıydı.
Veyra kapıya bakmayı sürdürdü.
Bir süre sonra tahtanın öteki tarafından üç kez tıkırtı geldi.
Tık. Tık. Tık.
İlyra ile Neris’in birbirlerini bulmak için çocukken kullandıkları gizli işaret buydu. Veyra bu işareti onlardan daha önce duymuştu; ikisi birbirlerinden uzaklaştıklarında aynı şekilde cevap verirlerdi.
Veyra’nın eli istemsizce kapıya kalktı.
Üç kez vurdu.
Sevran bileğini yakaladı.
“Hayır.”
“Ya oysa?”
“Bunu biliyor.”
Kapının öte tarafından bir şey güldü.
Gülüş, bir insanınkine benzemek için fazladan çaba harcıyordu.
Ardından İlyra’nın sesi duyuldu.
“Veyra.”
Veyra elini kapıdan çekti.
Sevran’ın yüzünde zafer yoktu. Yalnızca yorgunluk vardı; sanki bu kaybın nasıl gerçekleşeceğini çok önceden biliyor ama yine de engelleyememişti.
“Artık bekleyemeyiz,” dedi.
Tavren güçlükle ayağa kalktı. Gözleri kızarmıştı.
“Nereye gideceğiz?”
“Taşa.”
“Bu ne demek?”
“Onun giremeyeceği bir yer.”
Sevran kapıyı açtı.
Dışarıdaki hava nemliydi. Toprak kokusu ağır basıyordu. Orman, ağaçların arasındaki karanlıkla birlikte onları bekliyor gibiydi.
Sevran dışarı çıktı. Veyra hemen arkasından gitti. Bileğini hâlâ bırakmamıştı. Tavren son çıkan oldu; kapıyı kapatmadan önce bir kez daha içeriye baktı. Sanki Neris’le İlyra’nın orada bir yerde saklandıklarını görmeyi umuyordu.
Boş kulübe ona hiçbir şey vermedi.
Kapı kapanırken arkalarından ince bir çıtırtı duyuldu.
Tavren döndü. Ağaçların arasında bir şey seçemedi.
Birkaç adım sonra aynı ses bu kez sağlarından geldi.
“Bizi izliyorlar,” dedi.
“Hayır,” diye düzeltti Sevran. “Yaklaştırıyorlar.”
Ağaçların arasındaki karanlık bir anlığına yer değiştirdi.
Tavren’in bakışları o noktaya takıldı.
“Orada biri var.”
“Göz teması kurma.”
Veyra istemeden başını çevirdi.
Ağaçların arasında bir siluet duruyordu. Yüzünü seçemiyordu ama kendisine baktığını biliyordu. Bakışını kaçırdığı anda, uzaktan Neris’in sesi geldi.
“Veyra…”
Ses bozulmuştu. Heceler, yanlış bir ağızda eziliyormuş gibi birbirine karışıyordu.
Sevran ona yaklaştı.
“Koşarsan ölürsün.”
Ay ışığı, ağaçların arasında kalan taş yapıyı ortaya çıkardı.
Burası kulübe gibi değildi. Duvarları kalın, kapısı ağırdı; ormandan daha eski görünüyordu. Çevresindeki ağaçlar yapıya yaklaşmıyor, kökler taşların dibinde son buluyordu. Doğa burada büyümeyi bırakmıştı.
Sevran kapının önünde durdu.
“Buraya gelemez.”
Tavren taş duvarlara baktı.
“Burası ne?”
“Sınır.”
Taşların üzerinde çizgiler vardı. Doğal çatlaklar değillerdi; üst üste kazınmış, kimi derin kimi silik işaretlerdi. Bazıları kapının çevresinde yoğunlaşıyor, bazıları duvarların yukarılarına kadar uzanıyordu.
Sevran kapıyı itti. Taşın taş üzerinde sürtünmesiyle ağır bir ses yükseldi. Orman bu sesi yankıladı, sonra yeniden sessizliğe gömüldü.
İçeri girdiler.
Yapının içi dışarıdan göründüğünden daha genişti. Hava ne soğuk ne de sıcaktı; uzun zamandır kapalı kalmış bir yerin cansız havasını taşıyordu.
Tavren kapıya baktı.
“Neden gelemiyor?”
“Kurallar var.”
“Ne kuralları?”
Sevran kapıyı kapatıp demir sürgüyü çekti.
“Şimdilik bilmen gereken tek şey, eşiği geçemeyeceği.”
Kapının öte tarafından tek bir ses geldi.
Tak.
Bir şey kapıya değil, eşiğin hemen önündeki taşa vurmuştu.
Ardından Neris’in sesi duyuldu.
“Veyra…”
Tavren’in yüzü bembeyaz oldu.
“Bu nasıl mümkün?”
Sevran kapıya bakıyordu.
“Buraya kadar gelebildi. İçeri giremedi.”
“Peki şimdi ne yapacak?”
“Bekleyecek.”
Kapının altından gölge uzanmadı. Yalnızca dışarıdaki ay ışığı kesildi. Eşiğin öte yanında bir şey oturmuş, yerleşmiş gibi sessizce beklemeye başladı.
Sevran’ın omuzları çok az gevşedi.
“Bu gece uzun olacak.”
Veyra duvarlara baktı. İşaretler her yerdeydi; bazıları üst üste kazınmış, bazıları insan boyunun çok üzerine kadar uzanmıştı.
“Bunları o mu yaptı?”
“Hayır.”
Sevran taş zemini inceliyordu.
“Buraya girmeye çalışanlar yaptı.”
Tavren başını kaldırdı.
“Buraya saklanan insanlar mı vardı?”
“Bazıları saklanır. Bazıları aklını kaybeder. Bazıları da çıkmak ister.”
“Ya çıkarlarsa?”
Sevran cevap vermeden önce kapıya baktı.
“Çıkamazlar.”
Veyra onun yüzünü inceleyerek sordu:
“Sen burayı nereden biliyorsun?”
Sevran’ın bakışları kapıdan ayrılmadı.
“Daha önce geldim.”
“Kiminle?” diye sordu Tavren.
Sevran’ın çenesi gerildi.
“Kardeşimle.”
Veyra’nın sesi yumuşadı.
“O nerede?”
Sevran’ın yüzündeki ifade çok az değişti. Fakat bu küçük değişim bile, şimdiye dek gösterdiği bütün soğukkanlılıktan daha fazlasını anlattı.
“Buradan çıkamadı.”
Kapının dışından uzun bir sürtünme duyuldu. Tırnakların taşa değmesine benzeyen ses, eşiğin çevresinde ağır ağır ilerledi.
Tavren irkildi.
“Gitmişti hani!”
“Gitmedi. Yalnızca geri çekildi.”
Dışarıdaki ses yeniden geldi.
“Veyra…”
Bu kez daha sabırsız, daha bozuktu.
Sevran bir adım atıp Veyra’yla kapının arasına girdi.
“Ona bakma.”
“Bakmadım.”
“Baktın. Onlar hisseder.”
Tavren sesini alçalttı.
“Kaç tane var?”
Sevran birkaç saniye sessiz kaldı.
“Şimdiye kadar yalnızca birini gördüm.”
“Yalnızca birini mi?” Veyra, kulübenin çatısını düşündü. Neris’in yukarı çekilişini, tırnağının avucunda bıraktığı keskin sızıyı hatırladı. “Bize saldıran şey?”
“Evet.”
“Peki ya ötekiler?”
Sevran cevap vermedi.
Veyra yavaşça yere oturdu. Dizleri hâlâ titriyordu. Sevran ceketini çıkarıp yanına bıraktı. Bunu herhangi bir açıklama yapmadan, sanki düşünmesine bile gerek yokmuş gibi yaptı.
Veyra cekete bakmadı.
“Beni neden koruyorsun?”
Sevran ilk kez doğrudan ona baktı.
Cevap vermedi.
Kapının dışından sert bir darbe geldi.
Tak.
Tavren sıçradı.
“Taş demiştin! Giremiyor demiştin!”
“Giremez.”
“O zaman neden bekliyor?”
“Çünkü açılmasını bekliyor.”
Sevran’ın gözleri Veyra’ya döndü.
“Seni seçti.”
Veyra’nın içi soğudu.
“Neden?”
“Bilmiyorum.”
Bu kez sustuğunda cevap vermeyi reddeden biri gibi değil, gerçekten bilmediği için konuşamayan biri gibi görünüyordu.
“Ama genellikle en sessiz olanı seçer.”
Kapının dışından bozuk bir gülüş geldi. Tam bir kahkaha değildi; sanki bir şey, insanların nasıl güldüğünü yeni öğrenmişti.
Tavren başını ellerinin arasına aldı.
“Sabaha kadar burada mı kalacağız?”
“Sabahı beklemeyeceğiz.”
Veyra başını kaldırdı.
“Ne yapacağız?”
Sevran’ın bakışları sertleşti.
“Avlanan kalmaz.”
Kısa bir duraksamadan sonra ekledi:
“Avcıyı bulacağız.”
Tavren acı bir sesle güldü.
“Ciddi olamazsın. O şey Neris’i ve İlyra’yı tek hamlede aldı.”
“Kaçarsak bizi takip edecek.”
“Zaten aklım kalmadı benim.”
Kapının dışından önce sürtünme, sonra bir darbe geldi.
Sevran başını kaldırdı.
“Yalnız değiliz.”
Tavren ona döndü.
“Az önce bir tane olduğunu söyledin.”
“Birini gördüm dedim.”
Kapının öte yanında yeni bir ses duyuldu. Bu ses, öncekinden daha uzaktan geliyordu; sonra başka bir noktadan cevap aldı. Taş yapının çevresinde birbirini izleyen hareketler başladı.
Tavren’in yüzündeki ifade değişti.
“Bizi sardılar mı?”
“Henüz değil.”
“Henüz mü?”
Sevran cevap vermedi.
Veyra kapıya baktı.
“Bizi mi çağırıyorlar?”
Sevran’ın gözleri onun üzerinde durdu.
“Muhtemelen seni.”
Kapının altındaki karanlıkta ince bir parıltı belirdi. Eşiğin üzerinden içeri doğru ilerliyor, taşın yüzeyinde ağır ağır yayılıyordu.
Veyra eğildi ama dokunmadı.
“Bu ne?”
Sevran da eğildi. Parmağını sürmeden kokladı. Yüzü ilk kez gerçekten sertleşti.
“Kan.”
Tavren başını iki yana salladı.
“Hayır…”
Sevran parıltının bıraktığı izi inceledi.
“Bırakıyor.”
“Neden?” diye sordu Veyra.
“Alanını işaretliyor.”
Dışarıdan Neris’in sesi geldi.
Bu kez gülüyordu.
Ses insan kahkahasına benziyordu ama her hecede bir şey yanlış gidiyordu. Tavren kulaklarını kapattı.
“Yeter!”
Sevran bıçağını çıkardı ve kapıya yaklaştı.
“Ne yapıyorsun?” diye sordu Tavren.
“Öğreneceğim.”
Sevran kapıyı açmadı. Bıçağın ucunu taş kapının altındaki dar aralıktan dışarı uzatıp bir hamlede savurdu.
Dışarıdan yırtılmış bir sese benzeyen kısa bir çığlık yükseldi. Ardından sürtünme sesi hızla uzaklaştı.
Sevran bıçağını geri çekti.
Ucunda koyu, ipliksi bir sıvı vardı. Kan gibi akmıyor; metalin üzerinde ağır ağır kıvrılıyordu.
“Yaraladın mı?” diye fısıldadı Tavren.
“Evet.”
Sevran sıvıyı taş zemine sildi.
“Ama acı hissetmedi.”
Kapının çevresindeki hareketler kesilmedi. Ayak seslerini andıran ritim, yapının etrafında bir süre dolaştı. Sonra başka bir noktada durdu.
Tavren yutkundu.
“Planın ne?”
“Şafaktan önce çıkacağız.”
“Az önce sabahı beklemeyeceğiz dedin!”
“Beklemiyoruz. Zorluyoruz.”
“Nasıl?”
Sevran Veyra’ya baktı.
“Onu dışarı çekeceğim.”
Tavren ona inanamayarak baktı.
“Delisin sen.”
“Hayır,” dedi Sevran. “Tecrübeliyim.”
Veyra gözlerini ondan ayırmadı.
“Kardeşin de mi böyle oldu?”
Sevran cevap vermedi. Ama bu kez bakışlarını kaçırmadı da. Sorunun kendisine ulaşmasına izin vermişti; yalnızca vereceği cevabın önünde duruyordu.
Taş yapının içinde bir süre kimse konuşmadı. Kapının ardındaki sesler devam ediyordu. Varlıklar, zayıf bir nokta arar gibi yapının çevresinde dolaşıyordu.
Tavren sessizliği bozdu.
“İnsan buna nasıl tecrübeli olur?”
Sevran bıçağının ucundaki koyu sıvının kalanını taş zemine sildi. Koyu iz orada kaldı.
Veyra yeniden sordu:
“Daha önce kaç taneydi?”
Sevran’ın cevabı gecikti.
“Bir tane sanmıştık.”
Tavren’in dudakları aralandı.
“Sanmıştık mı?”
Sevran başını kaldırdı. Bu kez sesinde, soğukkanlılığının altında sakladığı geçmişe ait bir çatlak vardı.
“Sesini duyduk. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Tanıdığımız biri gibi konuşuyordu.”
Bir an sustu. Çenesi gerildi.
“Annemin sesiyle.”