Gece boyunca aynı cümleyi düşündüm.
Onu da senden önce taşıyan biri vardı.
İçimdeki ses bunu söylediğinde, ilk kez Neris'in bile bilmediği bir şeyle karşılaşmıştım. Bunca zamandır onun geçmişini arıyordum. Çocukluğumuzu, ayrıldığımız geceyi, geride bıraktığımız o odayı… Her hatıranın içinde biraz daha ona yaklaşacağımı sanmıştım.
Ama şimdi önümde başka bir geçmiş duruyordu.
Neris'ten önce gelen biri.
Belki de her şeyden önce gelen biri.
Yatağın kenarında otururken boynumdaki işarete dokundum. Parmaklarımın altında hafif bir sıcaklık vardı. Son günlerde işaretin çizgileri daha belirgin hâle gelmişti. Bazen göğsüme doğru ilerleyen ince damarlar gibi hissediyor, bazen de derimin altında bir şeyin yön aradığını düşünüyordum.
“Neris?”
Cevap gelmedi.
“Neris, benimle konuş.”
Odanın karanlığına baktım.
“Beni duyduğunu biliyorum.”
Uzun bir sessizliğin ardından sesini duydum.
“Buradayım.”
“Dün gece söylediğin şeyi açıklamanı istiyorum.”
“Hangisini?”
“Benden önce birinin olduğunu.”
Neris hemen cevap vermedi.
“Sen de mi biliyorsun?” diye sordum.
“Hayır.”
“Nasıl yani?”
“Ben de seninle birlikte hatırlıyorum, Veyra.”
“Benden önce gelen birinden söz ediyorsun ama kim olduğunu bilmiyorsun.”
“Bazen bir şeyi bilmeden de onun varlığını hissedebilirsin.”
“Bu kez böyle konuşmanı istemiyorum.”
Neris'in sesi yumuşadı.
“Ben de korkuyorum.”
Başımı kaldırdım.
“Sen mi?”
“Evet.”
“Senin korktuğunu hiç duymamıştım.”
“Çünkü sen hep benim seni korumam gerektiğini düşündün.”
Bir süre sustum.
“Peki şimdi?”
“Şimdi ikimizin de korunmaya ihtiyacı var.”
Sabah, Sevran'ı arşivin girişinde buldum.
Beni görünce elindeki dosyayı kapattı. Son günlerde onun da eskisinden daha az konuştuğunu fark ediyordum. Sanki her yeni bilgi, bildiklerini azaltıyor; onu kendi geçmişine biraz daha yabancılaştırıyordu.
“Seninle gelmem gerekiyor,” dedim.
“Nereye?”
“Eski kayıt odasına.”
“Neden?”
“İlk taşıyıcıyı arayacağım.”
Sevran'ın yüzü gerildi.
“Veyra…”
“Bana yine henüz zamanı değil deme.”
Bir süre yüzüme baktı.
“Öyle bir şey söylemeyeceğim.”
“Güzel.”
Yanımdan geçip arşivin derinliklerine doğru yürüdü.
Eski kayıt odası, arşivin diğer bölümlerinden farklıydı.
Burada raflar daha alçaktı. Duvarlar nemden kararmış, ahşap dolapların bazıları yıllar içinde eğilmişti. Tavandan sarkan tek lamba, odanın ortasına solgun bir ışık bırakıyordu.
Sevran, duvarın dibindeki dolaplardan birinin önünde durdu.
“Burası Moraeth'in kişisel kayıtlarının tutulduğu yerdi.”
“Bana neden daha önce göstermedin?”
“Çünkü buradaki belgelerin çoğu onun ölümünden sonra kapatıldı.”
“Kim kapattı?”
“Othrys.”
“Yine Othrys.”
Sevran cevap vermedi.
Dolabın kapağını açtı. İçeride, birbirine bağlanmış eski defterler ve zarflar vardı. Bazılarının üzerindeki yazılar silinmiş, bazılarının kenarları yanmıştı.
İlk defteri çıkardım.
Sayfaların arasında tarihleri birbirini tutmayan notlar bulunuyordu. Bazı kayıtlar aynı gün yazılmış gibi görünürken aralarında yıllar vardı.
Bir sayfanın ortasında şu cümleye rastladım:
Bir insanın hatırladığı şey, her zaman kendi geçmişine ait değildir.
Altında başka bir not vardı:
Beden, kendisine ait olmayan hatıraları da koruyabilir.
Sayfayı çevirdim.
İlk taşıyıcı bir çocuk değildi. Çocuklar yalnızca onun hatırlayabileceği bedenlerdi.
Elim sayfanın üzerinde kaldı.
“Sevran…”
Yanıma geldi.
“Bunu daha önce gördün mü?”
Başını iki yana salladı.
“Hayır.”
“Peki ne anlama geliyor?”
“Bilmiyorum.”
Ona baktım.
“Senin de bilmediğin şeyler var demek.”
“Sandığından çok daha fazla.”
Defteri masaya bıraktım.
Bir sonraki sayfada bir isim vardı.
Moraeth.
İsmin altında uzun bir kayıt bulunuyordu. Yazı diğerlerinden daha düzenliydi. Satırların arasına küçük tarihler eklenmişti.
İlk vakalar birbirlerinden habersiz kişiler arasında ortaya çıktı. Aynı rüyalar, aynı çocukluk anıları ve hiç yaşamadıkları olaylara ilişkin ortak hatırlamalar.
Bir başka satır:
Bazıları uyandığında başka birinin adını söylüyor. Bazıları ise kendi isimlerini hatırlayamıyor.
Daha aşağıda:
Bir kadın, henüz tanışmadığı bir çocuğun ölümünü ağlayarak anlattı. Çocuğun kim olduğunu sorduğumuzda kendi çocukluğundan söz etti.
Okurken midemde ağır bir his oluştu.
“Bunlar hastalık mıymış?”
Sevran sayfaya eğildi.
“İlk başta öyle düşünmüş olabilirler.”
“Peki sonra?”
“Sonra birbirlerini tanımayan insanların aynı şeyleri anlatmaya başladığını fark etmişlerdir.”
Defterin sonuna doğru bir cümle vardı:
Hatıralar bir bedenden diğerine geçmiyor. Aynı hatıra, farklı bedenlerde uyanıyor.
Bir an gözlerimi kapattım.
Aynı hatıra.
Farklı bedenler.
Ya Neris'in anıları gerçekten ona ait değilse?
Ya benim çocukluğumda hatırladığım bazı şeyler başka birinin geçmişinden kalmışsa?
“Bunu neden araştırmışlar?” diye sordum.
Sevran'ın cevabı gecikti.
“Belki de kendilerinde de aynı şeyleri görmüşlerdir.”
Defterin arasından küçük, sararmış bir fotoğraf düştü.
Yerdeki fotoğrafı aldım.
Moraeth gençti. Onu daha önce gördüğüm fotoğraflardan çok daha farklıydı. Yüzünde henüz yılların bıraktığı yorgunluk yoktu. Yanında, yüzü kameraya dönük başka bir kadın duruyordu.
Kadının yüzü siyah mürekkeple çizilmişti.
Fotoğrafı ışığa doğru kaldırdım.
“Bu kim?”
Sevran fotoğrafa baktı.
Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.
“Tanıyor musun?”
“Hayır.”
“Yüzü neden silinmiş?”
“Bilmiyorum.”
Fotoğrafı çevirdim.
Arkasında iki satır yazıyordu:
İlk taşıyıcı, kendisini hatırlayan son kişiyi de kaybettiğinde yeniden doğacaktır.
Altında daha küçük bir not vardı.
Onun adı Veyra değildi.
Fotoğrafı elimden düşürecek gibi oldum.
“Ne demek bu?”
Sevran yazıyı tekrar okudu.
“Bilmiyorum.”
“Benim adımın Veyra olmadığını mı söylüyor?”
“Hayır. Burada başka birinden söz ediyor olabilir.”
“Kimden?”
Sevran fotoğrafı aldı.
“Bunu öğrenmemiz gerekiyor.”
“Ya o kişi ben isem?”
Sevran'ın bakışları yüzümde durdu.
“Veyra, senin kim olduğunu biliyorum.”
“Gerçekten mi?”
Bu soruyu sorduğumda kendimden bile emin değildim.
Sevran cevap vermedi.
Othrys'i akşam saatlerinde bulduk.
Eski binanın arka tarafındaki küçük odada tek başına oturuyordu. Önünde yanmamış bir mum ve birkaç eski belge vardı.
Fotoğrafı masaya bıraktım.
“Bunu tanıyor musun?”
Othrys fotoğrafı eline aldı.
Kadının yüzüne baktı.
Sonra gözlerini kapattı.
“Bu fotoğrafı nereden buldun?”
“Moraeth'in kayıtlarından.”
“Onu orada bırakmalıydın.”
“Kim bu kadın?”
Othrys fotoğrafı masaya koydu.
“Bilmiyorum.”
“Bunu söylemekten bıkmadın mı?”
“Bazen bilmemek, yalan söylemekten daha güvenlidir.”
“Ben artık güvenli bir şey istemiyorum.”
Othrys'in yüzündeki ifade değişti.
“Bu kadını hatırlıyor musun?” diye sordum.
“Hayır.”
“Peki neden fotoğrafını görünce korktun?”
“Çünkü bu fotoğrafın var olmaması gerekiyordu.”
Sevran öne çıktı.
“Neden?”
Othrys ona baktı.
“Çünkü Moraeth bu kayıtları yok etmişti.”
“Öyleyse neden burada?”
Othrys cevap vermedi.
Masadaki belgelerden birini alıp bana uzattı.
“Bunu oku.”
Belgede kısa bir kayıt vardı.
İlk taşıyıcıyla kurulan bağın kaynağı belirlenemedi. Onu hatırlayan herkes, zamanla kendi geçmişini kaybetti. Sonunda geriye yalnızca tek bir anlatıcı kaldı.
“Kim?”
Othrys gözlerini belgeden ayırmadı.
“Moraeth.”
“Annem mi?”
“Evet.”
“Demek annem ilk taşıyıcıyı tanıyordu.”
“Onu tanıdığını düşünüyordu.”
“Aradaki fark ne?”
Othrys yavaşça konuştu.
“Birini hatırlamak, onun kim olduğunu bildiğin anlamına gelmez.”
Belgeyi masaya bıraktım.
“Peki annem neden bu işi sürdürdü?”
Othrys'in sesi alçaldı.
“Çünkü ilk taşıyıcıyı unutmak istemedi.”
“Onu kurtarmak mı istiyordu?”
“Başlangıçta.”
“Sonra?”
Othrys bana baktı.
“Sonra onu geri getirmek istedi.”
Bu cümleyle birlikte odanın içindeki hava değişti.
Moraeth'in eski notunu hatırladım.
Onu korumak için doğurmadım.
Onu geri getirmek için doğurdum.
Birdenbire annemin yazdığı o cümlenin anlamı değişmişti.
“Beni onun için mi doğurdu?”
Othrys cevap vermedi.
Ama suskunluğu, şimdiye kadar aldığı bütün cevaplardan daha ağırdı.
O gece eve döndüğümde fotoğrafı yanımda götürdüm.
Yatağın kenarına oturup uzun süre inceledim. Kadının yüzü tamamen silinmişti. Mürekkep kâğıdın liflerine kadar işlemişti. Yine de yüzünün çevresinde belli belirsiz bir iz kalmıştı.
Bir şey dikkatimi çekti.
Kadının bileğinde ince bir çizgi vardı.
Boynumdaki işaretin başlangıcı gibi.
Fotoğrafı biraz daha yaklaştırdım.
“Neris?”
“Buradayım.”
“Bu kadını tanıyor musun?”
Sessizlik.
“Bana bak.”
Neris'in sesi bu kez çok yakından geldi.
“Fotoğrafı nereden buldun?”
“Moraeth'in kayıtlarından.”
“Onu kaldır.”
“Neden?”
“Veyra, lütfen.”
Neris'in sesindeki korkuyu ilk kez bu kadar açık duyuyordum.
“Bu kadını tanıyor musun?”
“Hayır.”
“Öyleyse neden korkuyorsun?”
“Çünkü onu hatırlamıyorum.”
“Bu ne demek?”
“Hatırlayamamakla tanımamak aynı şey değil.”
Fotoğrafı yatağın üzerine bıraktım.
“Bana bir şey söyle.”
“Ne?”
“Bu kadın, senin geçmişinde var mı?”
Neris'in sesi kesildi.
Uzun süre cevap vermedi.
Sonunda fısıldadı:
“Benim geçmişimde değil.”
“Peki nerede?”
“Seninkinde.”
İçimdeki ikinci kalp bir kez attı.
“Ne demek istiyorsun?”
“Ben seni tanıdığımda bile bir şeylerin yanlış olduğunu biliyordum.”
“Ne gibi?”
“Bazen bana ait olmayan rüyalar görüyordum. Bazen seninle konuşurken, daha önce hiç yaşamadığım bir şeyi hatırlıyordum.”
“Bana neden anlatmadın?”
“Çünkü çocukken bunların normal olduğunu düşünüyordum.”
“Peki şimdi?”
Neris'in sesi titredi.
“Şimdi o rüyaların kime ait olduğunu merak ediyorum.”
Gözlerimi fotoğrafa çevirdim.
Kadının bileğindeki çizgi, karanlıkta bile seçilebiliyordu.
“Bu kadın kim, Neris?”
“Bilmiyorum.”
“Beni kandırmıyorsun, değil mi?”
“Hayır.”
Bir süre sonra sesini yeniden duydum.
“Veyra?”
“Efendim?”
“Ben seni bulacağıma söz vermiştim.”
“Hatırlıyorum.”
“Belki de seni bulduğumda, kendimi de bulacağımı sanmıştım.”
Elimi göğsüme koydum.
“Peki buldun mu?”
Neris cevap vermedi.
Uyumadan önce fotoğrafı çekmeceme koydum.
Lambayı kapattığımda odanın içindeki karanlık yavaşça ağırlaştı. Gözlerimi kapattım ama uykuya dalamadım.
Bir süre sonra odanın köşesinden hafif bir ses geldi.
Sanki biri kâğıt çeviriyordu.
Gözlerimi açtım.
Çekmece aralıktı.
İçinden fotoğrafın bir köşesi görünüyordu.
Yataktan kalkıp çekmeceye yaklaştım. Fotoğrafı aldığımda arkasındaki yazının değiştiğini fark ettim.
Daha önce orada olmayan üçüncü bir cümle vardı.
Son taşıyıcı, ilkini hatırladığında kendi adını unutacaktır.
Nefesim boğazımda düğümlendi.
“Hayır…”
Fotoğrafı çevirdim.
Kadının yüzünün silindiği yerde, mürekkebin altında çok ince bir çizgi belirmişti.
Bir ağız.
Sanki biri fotoğrafın içinden gülümsüyordu.
Tam o sırada Neris fısıldadı:
“Veyra…”
“Ne?”
“Bunu görmemeliydin.”
“Sen de mi görüyorsun?”
“Evet.”
“Kim bu kadın?”
Neris'in sesi giderek uzaklaştı.
“Bilmiyorum.”
Sonra, neredeyse duyulmayacak kadar alçak bir sesle ekledi:
“Ama galiba o da bizi hatırlıyor.”
Fotoğrafı elimden bıraktım.
Odanın karanlığında bir şey kıpırdadı.
Ve ilk kez, içimdeki seslerden hiçbiri bana ait değilmiş gibi hissettim.
Çünkü o an, karanlığın içinden gelen fısıltı Neris'in sesi değildi.
“Sonunda…”
Bir nefes duyuldu.
“Beni hatırlayacak biri kaldı.”