İçeriğe geç

Bölüm 8 - Henüz İşlenmemiş Bir Suç

Bölüm 8 — Henüz İşlenmemiş Bir Suç

John, internette kendisi hakkında yazılan yorumların dördüncüsünde okumayı bırakmalıydı.

On yedincisinde bıraktı.

Bu adam tabelanın düşeceğini önceden biliyordu.

Video hızlandırılmış.

Adam normal insan gibi koşmuyor.

Veyron'un kendi kaldırım kâhini var.

Sonuncusunun altında biri cevap vermişti:

Oracle desek daha iyi.

John telefonu masaya bıraktı.

Maya karşı masadan:

"Yüz kırk bin."

John başını kaldırmadı.

"Ne?"

"Video."

"Bakmıyorum."

"Belli."

John ekranına döndü.

Maya devam etti:

"Bir tane de yavaş çekim yapmışlar."

"Maya."

"İzlemedim."

John ona baktı.

"İzledin."

"Üç kere."

Elliot ofisinin kapısından çıktı.

"Bugün hepiniz haber yapmayı denemek ister misiniz?"

Maya bilgisayarına döndü.

"Ben yapıyorum."

John:

"Ben de."

Elliot John'un ekranına baktı.

Northline.

Ravenhill.

Kayıp denekler.

"Bu dosya bugün yayımlanmıyor."

"Biliyorum."

"Öyleyse normal iş."

John başka sekmeyi açtı.

Belediye ihale toplantısı.

Elliot:

"İşte gazetecilik bazen bu."

John:

"Saatlerce toplantı izlemek?"

"Maalesef."

Elliot uzaklaştı.

John toplantı kaydını açtı.

Otuz saniye sonra telefonunun yanında duran sarı renkli küçük zarfı fark etti.

Az önce orada değildi.

John hemen çevresine baktı.

Maya kendi ekranındaydı.

Resepsiyon tarafında iki kişi konuşuyordu.

Temizlik görevlisi koridorun sonunda ilerliyordu.

Zarfın üzerinde adı yoktu.

Sadece tek cümle.

El yazısıyla.

Yazdığın ilk haberi hatırlıyorsan beni de hatırlarsın.

John cümleyi iki kez okudu.

Black Hollow.

Marcus.

Zarfın içinde yalnızca küçük bir kâğıt vardı.

Eski Adliye Meydanı. 17.30.

Altında:

Yalnız gel.

John saate baktı.

14.08.

Maya:

"Ne oldu?"

John zarfı kapattı.

"Bir şey yok."

Maya ona baktı.

"Bunu söylediğinde kesin bir şey oluyor."

"İş."

"Ne işi?"

John cevap vermedi.

Maya sandalyesini biraz çevirdi.

"John."

"Ne?"

"Sen gerçekten çok kötü sır saklıyorsun."

John sarı zarfı çekmecesine koydu.

"Bugün geliştirmeye çalışacağım."

Kevin zarfı on sekiz dakika sonra gördü.

John fotoğrafını gönderdiği anda aramıştı.

"Yalnız gitmiyorsun."

John:

"Kâğıtta özellikle—"

"Okuyabiliyorum."

"Marcus olabilir."

"Olabilir."

"Black Hollow'dan."

"Hatırlıyorum."

John ofisin boş toplantı odasına geçti.

"Juliet ölmeden önce onunla iletişim kurmuş olabilir."

"Bunu nereden çıkardın?"

"İlk haber."

"Bu kanıt değil."

John pencereye baktı.

"Beni doğrudan ona götürüyor."

Kevin kısa süre sustu.

"Eski Adliye Meydanı kalabalık."

"Evet."

"Ben yakında olurum."

John:

"Yalnız gel dedi."

"Yine de olacağım."

"Beni görürse?"

"Beni görmemesi için polis olmaya gerek yok."

John:

"Şu an polis değilsin zaten."

Sessizlik.

John gözlerini kapattı.

"Yanlış çıktı."

Kevin:

"Biraz."

"Özür dilerim."

"Gelişme."

John:

"Bunu herkes söylemeyi bırakabilir mi?"

Kevin:

"Hayır."

Eski Adliye Meydanı, adına rağmen adliyeden daha canlıydı.

Bina yıllardır mahkeme olarak kullanılmıyordu.

Alt katında belediye arşiv birimleri, küçük ofisler ve halka açık kayıt salonu vardı.

Meydanın çevresinde kafeler, otobüs durakları ve öğleden sonra işten çıkan insanlar.

Saat 17.24.

John meydanın kuzey tarafındaki banklardan birine oturdu.

Kevin'i görmüyordu.

Bu iyiydi.

Telefonu cebindeydi.

Kamera açık değildi.

Marcus kendisine güvenmek için gelmişse, yüzüne telefon tutmak kötü başlangıç olurdu.

17.31.

Kimse gelmedi.

17.34.

John çevresine baktı.

Bir çocuk güvercinleri kovalıyordu.

Kahve dükkânının önünde iki öğrenci tartışıyordu.

Gri palto giyen bir adam otobüs durağında bekliyordu.

John ona baktı.

Adam da bir an John'a baktı.

Sonra telefonuna döndü.

17.36.

"Büyümüşsün."

John döndü.

Marcus yanındaki bankın ucuna oturmuştu.

John onun geldiğini duymamıştı.

Yedi yıl geçmişti.

Saçları biraz daha beyazlamıştı.

Yüzü daha zayıftı.

Ama aynı adamdı.

"Sen de."

Marcus:

"Bu iltifat değil."

John:

"Benimki de değildi."

Marcus hafifçe güldü.

Sonra yüzü ciddileşti.

"Juliet öldü."

John'un cevabı hemen gelmedi.

"Evet."

"Üzgünüm."

John başını salladı.

Marcus ellerini montunun cebinde tuttu.

"Beni aramıştı."

John ona döndü.

"Ne zaman?"

"Ölmeden yaklaşık üç ay önce."

"Niye?"

"Black Hollow."

John'un zihni hızlandı.

"Ne sordu?"

"Northline."

"Başka?"

"Eski bakım hatları. Tahliye edilen bazı binalar. Mühendisler."

John:

"Kim?"

Marcus çevresine baktı.

John bunu fark etti.

"Bizi izleyen biri mi var?"

"Bilmiyorum."

"Öyleyse niye sürekli bakıyorsun?"

Marcus ona döndü.

"Çünkü birkaç haftadır insanlar beni soruyor."

John sustu.

"Kim?"

"Bilmiyorum."

John'un yüzü değişti.

Marcus:

"Evet, senin sevmediğin cevap."

"Beni iyi hatırlıyorsun."

"Sen değişmemişsin."

John:

"Bundan emin değilim."

Marcus bu cümleyi beklememişti.

Ama sormadı.

"Juliet ne buldu?"

"Bana her şeyi söylemedi."

"Ne söyledi?"

"Black Hollow'daki binaların ortak noktası yapı raporları değilmiş."

John hemen:

"Altları."

Marcus yüzünü ona çevirdi.

"Bunu biliyorsun."

"Miriam Voss söyledi."

Marcus'ın yüzünde tanıma oldu.

"Miriam."

"Onu tanıyor musun?"

"Hayır."

"Juliet tanıyordu."

Marcus:

"İsmini duydum."

John:

"Kimden?"

Marcus cevap vermedi.

John sabırsızlandı.

"Marcus."

"Beni buraya soru sormaya değil, sana bir şey vermeye getirdiler."

John kelimeyi yakaladı.

"Getirdiler?"

Marcus:

"Yanlış söyledim."

"Kim getirdi?"

"Kimse."

John ona baktı.

Marcus sinirlendi.

"Bu yüzden seninle konuşmak zor."

"Çünkü söylediğin şeyi dinliyorum."

"Hayır. Çünkü her kelimeyi delil torbasına koyuyorsun."

John birkaç saniye sustu.

"Tamam."

Marcus montunun içinden sarı bir zarf çıkardı.

John onu almadı.

"Bu ne?"

"Juliet'in baktığı şeylerin bir kısmı."

"Sen mi topladın?"

"Bir kısmını."

"Diğeri?"

Marcus:

"Leon."

John bu ismi ilk kez duyuyordu.

"Leon kim?"

"Şimdi değil."

John:

"Marcus."

"John."

Marcus zarfı elinde tuttu.

"Bunu al ya da alma."

John aldı.

Açmak üzereydi.

Marcus hemen:

"Burada değil."

John ellerini durdurdu.

"Niye?"

Marcus meydanın güney tarafına baktı.

John da baktı.

Gri paltolu adam hâlâ oradaydı.

Bu kez otobüs durağında değildi.

Meydana doğru yürüyordu.

John'un başının arkasında baskı başladı.

Görüntü çok hızlı geldi.

Gri palto.

Adam John'a doğru yürüyor.

Eli paltosunun içine giriyor.

Beyaz bir panelvan kaldırıma yanaşıyor.

Marcus ayağa kalkıyor.

Bir el omzundan yakalıyor.

Kapı açılıyor.

Marcus içeri çekiliyor.

John koşuyor.

Geç kalıyor.

Görüntü bitti.

John nefes aldı.

Gerçekte adam hâlâ yaklaşık otuz metre uzaktaydı.

Beyaz panelvan yoktu.

Marcus:

"Ne oldu?"

John ayağa kalktı.

"Gitmemiz lazım."

"Neden?"

John gri paltolu adama baktı.

Adam yaklaşmaya devam ediyordu.

Eli dışarıdaydı.

John çevreyi kontrol etti.

Meydan çıkışında beyaz bir van göründü.

Kalbi hızlandı.

Aynı.

Ya da benzeri.

"Marcus, arkamda kal."

"Ne?"

Adam artık on beş metre uzaktaydı.

John'un başında görüntünün parçaları tekrarlandı.

El paltonun içine.

Van.

Marcus.

John beklemeliydi.

Kevin'in sesi.

Görüntü tek kanıt değil.

Van kaldırıma yanaştı.

Gri paltolu adam John'un olduğu tarafa baktı.

Elini paltosunun içine götürdü.

John karar verdi.

Koştu.

Adam daha ne olduğunu anlayamadan John omzuna çarptı.

İkisi yere yuvarlandı.

Adam:

"Ne yapıyorsun?"

John bileğini tuttu.

"Ellerini çıkar."

"Bırak beni!"

John diğer eli paltosunun içine uzandı.

Silah bekliyordu.

Bulamadı.

Anahtarlık.

Telefon.

Cüzdan.

Küçük ilaç kutusu.

Başka hiçbir şey.

John dondu.

Adam yüzüne baktı.

"Sen delirdin mi?"

John tutuşunu gevşetti.

"Silahın nerede?"

"Ne silahı?"

Çevrede insanlar durmuştu.

Telefonlar çıkmıştı.

John bunu fark ettiğinde artık çok geçti.

Van kaldırımda durdu.

Kapısı açıldı.

İçinden iki kişi indi.

Biri elinde karton kutu taşıyordu.

Kafenin mal teslimatı.

John yerdeki adama baktı.

Gri palto.

El paltoda.

Beyaz van.

Ama görüntüdeki olay gerçekleşmiyordu.

Henüz.

Ya da hiç gerçekleşmeyecekti.

John adamı bıraktı.

"Özür dilerim."

Adam ayağa kalktı.

"Özür mü?"

John çevresine baktı.

"Marcus?"

Bank boştu.

Sarı zarf John'un elindeydi.

Marcus yoktu.

Kevin meydana ulaştığında gri paltolu adam bağırıyordu.

"Polisi çağırın!"

Kevin kimlik göstermedi.

Gösteremezdi.

John'un kolundan tuttu.

"Gel."

John:

"Marcus kayıp."

"Biliyorum."

"Beyaz van—"

"Teslimat aracı."

"Hayır, başka biri olabilir."

Kevin yüzüne baktı.

"John."

"Gördüm."

"Ne gördün?"

John çevredeki telefonları fark etti.

"Burada değil."

Gri paltolu adam:

"Bu adam bana saldırdı!"

Kevin ona döndü.

"Ambulans ister misiniz?"

"Polis istiyorum."

"Geliyorlar."

Adam John'u işaret etti.

"Tanıyorum bunu. Videodaki adam."

John'un midesi sıkıştı.

Kevin onu kenara çekti.

"Sen ne yaptın?"

John:

"Marcus'ı alacaklardı."

"Kim?"

"Bu adam."

"Adı Adrian Cole."

John durdu.

"Tanıyor musun?"

"Hayır. Cebindeki kimlikten gördüm."

John birkaç saniye baktı.

Kevin:

"Silah?"

"Yok."

"Bıçak?"

"Yok."

"Marcus'a dokundu mu?"

John cevap vermedi.

Kevin:

"John."

"Hayır."

"Tehdit etti mi?"

"Hayır."

"Konuştu mu?"

"Hayır."

John'un sesi azaldı.

"Biliyorum."

Kevin'in yüzü sertleşmedi.

Bu daha kötüydü.

"Ne gördün?"

John anlattı.

Van.

El.

Marcus.

Kevin sonuna kadar dinledi.

Sonra:

"Gördüğün şeylerden hangisi gerçekten oldu?"

John hemen:

"Van geldi."

"Evet."

"Elini paltosuna götürdü."

"Evet."

"Marcus kayboldu."

Kevin:

"Evet."

John ona baktı.

"Öyleyse—"

"Van kafe teslimatıydı."

John sustu.

"Paltosunda silah yoktu."

John sustu.

"Marcus'ın nasıl gittiğini görmedik."

John çenesini sıktı.

Kevin:

"Üç parçanın ikisini yanlış yorumlamış olabilirsin."

"Üçüncüsü doğru olabilir."

"Olabilir."

John:

"Beni durdurmaya çalışma."

Kevin:

"Seni durdurmuyorum."

"Öyle geliyor."

"Hayır."

Kevin biraz yaklaştı.

"Sana ne bildiğimizi söylüyorum."

John yüzünü çevirdi.

Polis sireni yaklaşıyordu.

Kevin:

"Ve şu anda bildiğimiz şey şu: Henüz hiçbir suç işlememiş bir adama saldırdın."

Cümle John'un içine oturdu.

Adrian ondan birkaç metre ötede polislerle konuşmaya başlamıştı.

Öfkeli.

Ama ayakta.

John ellerine baktı.

Biraz daha güçlü sıksa bileğini kırabilirdi.

Bunu ne kadar kolay yapabileceğini artık biliyordu.

Adrian şikâyetçi oldu.

İki saat sonra şikâyetini geri çekti.

Bu John'u rahatlatmadı.

Tam tersine.

Chronicle'a döndüklerinde Elliot kapıyı kapattı.

Maya odadaydı.

John bunu görünce:

"Niye o burada?"

Maya:

"Çünkü videoda ben de seni tanıdım."

John sustu.

Elliot telefonunu masaya bıraktı.

Yeni video.

John'un Adrian'a çarptığı an.

Başlık:

KALDIRIM KÂHİNİ BU KEZ YANILDI MI?

Bir başkası:

ORACLE: KURTARICI MI, TEHLİKE Mİ?

Maya:

"Oracle tutmuş."

John:

"Harika."

Elliot:

"Adrian neden şikâyeti geri çekti?"

John:

"Bilmiyorum."

Kevin pencerenin yanında duruyordu.

"Bu önemli."

Maya:

"Kim bu Adrian?"

John:

"Bilmiyoruz."

Maya ona baktı.

John:

"Gerçekten."

Maya gözlerini kısmıştı.

"Peki sen ne biliyordun?"

John cevap vermedi.

Maya devam etti:

"Adamın ne yapacağını?"

Oda sessizleşti.

John:

"Ne demek istiyorsun?"

"İlk videoda tabela düşmeden önce tepki verdin."

John susmaya devam etti.

"Bugün de adam daha sana ulaşmadan saldırdın."

Elliot:

"Maya."

"Hayır."

Maya John'a bakıyordu.

"Bana yalan söylemesini istemiyorum."

John:

"Sana açıklama borcum yok."

"Belki."

Maya başını salladı.

"Ama sokakta birine daha hiçbir şey yapmadan saldırıyorsan, bir noktada insanlara açıklama borcun olur."

John'un yüzü sertleşti.

"Marcus tehlikedeydi."

"Bunu biliyor muydun?"

John cevap vermedi.

Maya:

"Yoksa öyle mi düşündün?"

Kevin John'a baktı.

John sandalyesine oturdu.

"Bir ihtimal gördüm."

Maya'nın yüzünde kısa bir şaşkınlık oldu.

John devam etti:

"Adrian'ın Marcus'ı almasına yardım ettiği bir ihtimal."

"Gördün?"

"Evet."

"Nasıl?"

John:

"Bilmiyorum."

Maya birkaç saniye sessiz kaldı.

Sonra:

"Peki gerçekleşti mi?"

"Hayır."

"Çünkü sen engelledin?"

John ağzını açtı.

Durdu.

"Bilmiyorum."

Maya bu cevabı beklemiyordu.

John devam etti:

"Belki engelledim. Belki de hiç olmayacaktı."

Maya masaya yaslandı.

"Ve adamı yine de yere indirdin."

John:

"Evet."

Maya:

"Ya gördüğün şey yanlışsa?"

John cevap vermedi.

"Ya gerçekleşmeyecek bir ihtimalse?"

Kevin sessizce John'u izliyordu.

Maya'nın sesi yükselmiyordu.

Bu yüzden söyledikleri daha net geliyordu.

"Birine ne yapacağını yapmadan önce saldırırsan, senin haklı olduğunu nasıl anlayacağız?"

John ellerine baktı.

Adrian'ın bileği hâlâ avucunda gibi hissediyordu.

"Anlayamazsınız."

Maya:

"Sen anlayabiliyor musun?"

John daha uzun süre sustu.

"Hayır."

Maya sandalyesini geri çekti.

"İşte sorun bu."

Sarı zarf hâlâ John'daydı.

Elliot herkes sustuktan sonra:

"Belki açsak iyi olur."

John zarfı masaya koydu.

İçinden dört şey çıktı.

İlk belge Black Hollow'daki eski Northline bakım sözleşmesiydi.

İkinci, Tigris'e ait bir fatura.

ÖZEL TAŞIMA

Kuzey Deposu 9

Altında kod:

Biyolojik Numune — AX/7

Kevin kâğıdı aldı.

"Biyolojik numune."

John:

"Ravenhill."

Kevin:

"Olabilir."

John ona baktı.

Sonra başını salladı.

"Evet."

Üçüncü kâğıt el yazısıydı.

Marcus'ın.

M.V. hâlâ yaşıyor. Depo 9'a taşıdılar.

John'un kalbi hızlandı.

"Miriam."

Kevin:

"Öyle görünüyor."

Altında başka satırlar vardı:

Juliet doğru yere bakıyordu.

Northline emirlerin geçtiği yer olabilir.

Tigris taşıyor ve temizliyor.

Tiger son değil.

Ve:

Bir şey olursa Kuzey Deposu 9'a bak.

Maya:

"Marcus bunu önceden mi hazırlamış?"

John:

"Muhtemelen."

Kevin:

"Ya da biri onun adına hazırladı."

John:

"Yazısını tanıyorum."

"İçeriği demek istiyorum."

John sustu.

Haklıydı.

Dördüncü kâğıt küçük bir bakım şemasıydı.

Depo 9'un dış planı.

Altında yalnızca iki harf ve bir sayı:

AX7

Elliot:

"Depo 9'a gidiyoruz."

John hemen:

"Evet."

Kevin:

"Hayır."

John ona döndü.

Kevin devam etti:

"Bugün değil."

"Miriam orada olabilir."

"Olabilir."

"Marcus kayıp."

"Evet."

"Ve sen beklemek istiyorsun."

Kevin:

"Bugün bir ihtimale güvenip yanlış kişiye saldırdın."

John sustu.

"Şimdi aynı kafayla kapalı bir depoya girersen ne olacak?"

John masadaki kâğıda baktı.

M.V. hâlâ yaşıyor. Depo 9'a taşıdılar.

Gecikmek kötü sonuç verebilirdi.

Ama acele etmek de.

Bu düşünce John'u fiziksel olarak rahatsız ediyordu.

Maya:

"Önce izleyin."

John ona baktı.

"Ne?"

"Depoyu."

Maya omuz silkti.

"Bunu filmlerden biliyorum."

John istemeden Juliet'i düşündü.

Aynı cümleyi yıllar önce o söylemişti.

Bir an göğsü sıkıştı.

Sonra geçti.

Kevin:

"Doğru."

Elliot:

"Adres, araç hareketi, sahiplik, vardiya."

John:

"Ve Marcus."

Kevin:

"Onu da arıyoruz."

John birkaç saniye masadaki herkese baktı.

Bir hafta önce olsa, tek başına çoktan Depo 9'a gidiyor olabilirdi.

Bu düşünce hoşuna gitmedi.

"Tamam."

Kevin:

"Gerçek tamam mı?"

John ona baktı.

Bu sözü nereden bildiğini anlaması bir an sürdü.

Sonra Elliot'ı fark etti.

Muhtemelen eski hikâyeyi anlatmıştı.

"Evet."

Gece herkes gittikten sonra John masasında kaldı.

İnternette Oracle kelimesini aramadı.

Kendi videosunu da açmadı.

Defterini çıkardı.

Ravenhill sonrası notların altında boş bir sayfa vardı.

Üste büyük harflerle yazdı:

ORACLE

Kelimeyi sevmedi.

Geleceği bilen biri gibi duruyordu.

Oysa bugün tam tersini kanıtlamıştı.

Altına:

Geleceği bilmiyor.

Bir süre düşündü.

Yalnızca bazı ihtimalleri görüyor.

Sonra:

Bu, haklı olduğu anlamına gelmez.

Kalemi bıraktı.

Adrian'ın yüzünü düşündü.

Görüntüde tehlikeydi.

Gerçekte ise henüz hiçbir şey yapmamış bir adam.

Belki gerçekten bir şey yapacaktı.

Belki Marcus'ın kaybolmasıyla bağlantılıydı.

Şikâyetini bu kadar hızlı geri çekmesi de garipti.

Bunların hepsi araştırılabilirdi.

Ama hiçbiri John'un ona saldırdığı anda bildiği şey değildi.

Aradaki fark buydu.

Telefonu titredi.

Kevin.

Yarın 08.00. Depo 9 çevresini kontrol ediyoruz. İçeri girmiyoruz.

John cevap yazdı.

08.00.

Bir süre durdu.

Sonra ekledi:

Planı bozmuyorum.

Kevin'in cevabı birkaç saniye sonra geldi.

Ekran görüntüsü aldım.

John telefonu bıraktı.

Pencereden Veyron City'ye baktı.

İnsanlar internette ona Oracle diyordu.

Geleceği görüyormuş gibi davranan adama.

John ise o gün ilk kez gücünün en tehlikeli tarafını anlamıştı.

Görüntüler yanlış olmak zorunda değildi.

İnsan yanılmak için bazen doğru bir şey görüp ondan yanlış sonuç çıkarmaya da ihtiyaç duyuyordu.

John deftere son kez baktı.

Bu, haklı olduğu anlamına gelmez.

Sayfayı kapattı.

Ertesi sabah Depo 9'a gidecekti.

Bu kez cevabı önceden gördüğünü sanmadan.