Bölüm 10 — Gece Hattı
Cuma gecesi 22.47'de John aynı kamyoneti üçüncü kez saydı.
Kevin sürücü koltuğunda:
"Üç."
John ona baktı.
"Ne?"
"Üçüncü kez sayıyorsun."
"Kontrol ediyorum."
"İlk ikisinde değişmedi."
John ön cama döndü.
Depo 9 sokağın karşısında sessizdi.
Hart Industrial Cleaning'in kamyoneti iki gündür görünmüyordu.
Yükleme kapıları kapalıydı.
Binanın dışındaki tek ışık, küçük ofis bölümünün üzerinde yanıyordu.
Marcus'ın bıraktığı vardiya notu John'un telefonundaydı.
CUMA / 23.10 — KUZEY HAT — 2 ARAÇ
Saat 22.48 oldu.
John:
"Elliot yerinde mi?"
Kevin:
"Beş dakika önce sordun."
"Şimdi?"
Kulaklıktan Elliot'ın sesi geldi.
"Buradayım."
John:
"Güzel."
Elliot:
"Bir daha sorarsan gidiyorum."
"Gitmezsin."
"Doğru."
Elliot kuzey çıkışında ayrı bir araçta bekliyordu.
Plan basitti.
Bu, John'un planlar konusunda öğrendiği ilk iyi işaretti.
İki araç gelecekse önce izleyeceklerdi.
Kim iniyor?
Kim biniyor?
Araçlar nereye gidiyor?
İçeri girmek yoktu.
Kevin bunu üç kez tekrarlamıştı.
John dördüncü kez tekrarlamasını istemediği için başını sallamıştı.
Saat 23.02.
John'un başının arkasında hafif bir ağrı vardı.
Görüntü değildi.
En azından henüz.
İki gündür az uyumuştu.
Kevin:
"Baş?"
"Normal."
"Senin normalin artık kullanışsız bir ölçü."
John cevap vermedi.
Saat 23.04'te ilk araç geldi.
Beyaz değildi.
Belediye altyapı araçlarına benzeyen koyu gri bir panelvan.
Yanında küçük bir logo:
VEYRON MUNICIPAL INFRASTRUCTURE SERVICES
John kamerayı kaldırdı.
"Belediye."
Kevin:
"Logosu öyle."
"Plaka?"
John yakınlaştırdı.
"Kaydediyorum."
Araç arka girişe yanaştı.
Sürücü kapısı açıldı.
Adrian Cole indi.
John'un parmakları kameranın üzerinde durdu.
Kevin de gördü.
"Adrian."
John:
"Evet."
Adrian etrafına bakmadı.
Doğrudan yükleme kapısına yürüdü.
Kart kullandı.
Kapı açıldı.
İçeri girdi.
John saat ekranını fotoğrafa dahil etti.
23.05.
Kevin:
"Bu artık bağlantı."
John:
"Evet."
Adrian'ın Eski Adliye Meydanı'nda ne yaptığını hâlâ bilmiyorlardı.
Ama Marcus'ın kaydı yarım kalmıştı.
Ve Adrian—
Şimdi aynı adam Depo 9'un kapısını açıyordu.
John zihninin kalan cümleyi tamamlamaya çalıştığını fark etti.
Buna izin vermedi.
23.09.
İkinci araç geldi.
Beyaz panelvan.
Bu kez sağlık aracı değildi.
Herhangi bir işaret yoktu.
Kevin:
"Elliot."
"Görüyorum."
Arka kapı açıldı.
Önce iki adam indi.
Sonra Miriam.
John'un kalbi hızlandı.
Miriam'ın elleri bağlı değildi.
Ama iki adamın arasında yürüyordu.
Ondan sonra genç bir erkek çıktı.
John onu tanıdı.
R-14.
Ravenhill'de taşıdığı çocuk.
Depo 9'daki oda.
Transfer belgesi.
John kapı koluna uzandı.
Kevin eliyle önünü kesti.
"Hayır."
"Onları götürüyorlar."
"Görüyorum."
"Şimdi durdurabiliriz."
"Ve Marcus?"
John sustu.
Adrian hâlâ binanın içindeydi.
Marcus kayıptı.
Miriam ve R-14 gözlerinin önündeydi.
John'un zihni seçim yapmaya çalıştı.
Beyaz van.
Miriam.
R-14.
Bunlar gerçekti.
Marcus ise belki başka yerdeydi.
Belki Adrian onu bulabilecek tek kişiydi.
John bundan nefret etti.
"İki araç."
Kevin başını salladı.
John kulaklığa:
"Elliot, beyaz vanı al."
Elliot hemen:
"Tamam."
"Mesafeyi koru."
"Bunu bana sen mi söylüyorsun?"
John:
"Elliot."
"Takip ediyorum."
Beyaz van hareket etti.
Elliot birkaç saniye sonra arkasından çıktı.
John gözünü Depo 9'dan ayırmadı.
23.13.
Adrian yeniden göründü.
Tek başına.
Belediye aracına bindi.
Kevin motoru çalıştırdı.
"Biz Adrian."
John başını salladı.
İki cevap aynı anda uzaklaşıyordu.
Bu sefer ikisini birden yakalamaya çalışmadı.
Adrian kuzeye gitmedi.
Şehir merkezine de.
Black Hollow'a döndü.
John bunu anlayınca öne eğildi.
"Tesadüf değil."
Kevin:
"Büyük ihtimalle değil."
John eski sokakları tanıyordu.
Yedi yıl önce Juliet'le yürüdükleri yerler.
Bazı binalar yenilenmişti.
Bazıları tamamen yoktu.
Boş arsaların önünde yeni konut projelerinin tabelaları vardı.
Ama Harrow Street fazla değişmemişti.
Adrian'ın aracı 18 numaranın önünde durdu.
John telefondaki eski notları açtı.
"Bu adres..."
Kevin:
"Ne?"
"Marcus burada oturmuyordu."
"Emin misin?"
"Evet."
John düşündü.
"Bodrumdaki ortak odaya yakındı. İlk röportaj."
Kevin:
"Bina?"
John ekrana baktı.
"Northline tahliye listesinde."
Kevin aracı iki sokak geride bıraktı.
Adrian binaya girdi.
Işık yakmadı.
John:
"Marcus burada."
Kevin:
"Olabilir."
John yüzünü çevirdi.
"Şu anda yapma."
Kevin:
"Tamam."
İkisi araçtan indi.
Harrow Street 18 resmî kayıtlarda boştu.
John bunu kaldırımda telefonundan kontrol etti.
Yapısal yenileme bekliyor.
Sahibi üç yıl önce değişmişti.
Yeni sahip:
Harrow Residential Renewal LLC
John şirketi tanımıyordu.
Kevin:
"Şimdi araştırma."
John telefonu cebine koydu.
"Ön kapı?"
"Adrian kullandı."
"Kilitlemiş olabilir."
Kevin kapıyı denedi.
Kilitliydi.
John:
"Arka?"
Binanın yanındaki dar geçitten dolaştılar.
Eski mutfak servis kapısının üzerinde yeni bir kamera vardı.
Kevin yukarı baktı.
"Bizi görmüş olabilirler."
John:
"O zaman hızlı olalım."
"Bu 'kapıyı kır' demek değil."
John kolu denedi.
Kilitli.
Kevin küçük pencereden içeri baktı.
"Karanlık."
John'un başında baskı başladı.
Bir görüntü.
Kapı açılıyor.
İçeriden bir adam silah kaldırıyor.
Kevin geri çekiliyor.
Başka görüntü.
Kapı açılmıyor.
John cama vuruyor.
Alarm.
Üçüncü.
Arka taraftan biri kaçıyor.
Görüntüler kesildi.
John gözlerini kapatmadı.
Kevin:
"Ne?"
"Birden fazla."
"Ne gördün?"
"Kapı."
"Sonra?"
"Biri silahlı olabilir."
Kevin başını salladı.
"Olabilir."
John bu kez onu düzeltmedi.
İçeriden çok hafif bir ses geldi.
Bir şey sürüklendi.
Sonra boğuk bir öksürük.
John başını kaldırdı.
Bu görüntü değildi.
Gerçek sesti.
Kevin de duymuştu.
John:
"Şimdi?"
Kevin:
"Şimdi."
John kapının kilit tarafına omzunu vurmadı.
Bunun yerine kolu tuttu.
Gücünü yavaşça artırdı.
Metal gıcırdadı.
John hemen durdu.
Biraz daha.
Kilidin bağlantısı yerinden çıktı.
Kapı açıldı.
Kevin ona baktı.
"Daha iyi."
John:
"Teşekkür ederim."
"İltifat değildi."
İçerisi karanlıktı.
Kötü kokuyordu.
Eski alçı.
Nem.
Sigara.
John telefonunun ışığını açmadı.
Kevin küçük el fenerini duvara doğru tuttu.
Doğrudan koridora değil.
İlk oda boştu.
İkincide iki sandalye.
Yerde plastik su şişeleri.
Üçüncü kapının arkasından ses geldi.
John'un başında yeni bir görüntü.
Adam kapının arkasında.
Silah sağ elinde.
John içeri giriyor.
Adam ateş ediyor.
Başka ihtimal.
Kevin önce giriyor.
Adam kaçıyor.
John durdu.
"Orada biri var."
Kevin:
"Görüntü?"
"Evet."
"Gerçekte?"
John dinledi.
Ayak sürtme sesi.
"Evet."
Kevin duvarın yanına geçti.
"Konuş."
John:
"Ne?"
"Sen gazetecisin."
John yüzünü kapıya çevirdi.
"İçeridekiler."
Sessizlik.
"Polis değiliz."
Kevin ona baktı.
John fısıldadı:
"Teknik olarak."
Sonra:
"Marcus burada mı?"
İçeriden hareket.
Bir erkek sesi:
"Defolun."
John sesi tanımıyordu.
Kevin:
"Silahın varsa yere bırak."
Adam:
"Yaklaşmayın."
Artık silahın varlığını biliyorlardı.
John'un görüntüsü tek kanıt değildi.
Kapının kenarına yaklaştı.
"Biz Adrian'la gelmedik."
Sessizlik.
John devam etti:
"Adrian Cole'u takip ettik."
İçerideki adamın nefesi değişti.
John bunu duydu.
"Marcus nerede?"
Adam küfretti.
Kapının kolu hareket etti.
Kevin eliyle John'a bekle işareti verdi.
Kapı açıldı.
Adam gerçekten silahlıydı.
Ama namlu aşağıdaydı.
Otuzlarında.
Tedirgin.
John ileri atılmadı.
Kevin:
"Silahı yere bırak."
Adam namluyu kaldırmaya başladı.
John'un görüntüsü yeniden geldi.
Bu kez gerçek hareketle aynıydı.
John adım attı.
Adam daha doğrultamadan bileğini kavradı.
Fazla sıkmadı.
Silah yere düştü.
Kevin ayağıyla uzağa itti.
Adam John'a yumruk salladı.
John kafasını çekti.
İkinci yumruk omzuna geldi.
Canı acıdı.
Bu küçük ayrıntı iyi geldi.
En azından hâlâ hissediyordu.
John adamın kolunu arkasına aldı.
Kevin:
"Yavaş."
John baskıyı azalttı.
"Marcus."
Adam:
"Bilmiyorum."
John:
"Yanlış cevap."
Kevin:
"John."
John derin nefes aldı.
"Tamam."
Adamı bıraktı ama önünde kaldı.
Kevin:
"Adın?"
Adam cevap vermedi.
Üst kattan hızlı ayak sesleri geldi.
John başını kaldırdı.
Adrian.
"Kevin."
Kevin de duydu.
John merdivene yöneldi.
Kevin:
"Ben bunu tutarım."
John koştu.
Adrian ikinci kattaki koridorun sonundaydı.
John onu görünce:
"Dur."
Adrian arkasına baktı.
Yüzünde şaşkınlıktan çok öfke vardı.
"Sen."
John:
"Marcus nerede?"
Adrian koştu.
John peşinden gitti.
Hızını tam kullanmadı.
Dar koridorda ne kadar hızlanırsa o kadar az kontrolü olacağını öğrenmişti.
Adrian son odaya girdi.
John birkaç saniye sonra kapıya ulaştı.
Görüntü geldi.
Adrian sol taraftan çıkıyor.
Sağ elinde bıçak.
John bileğini yakalıyor.
Kolunu duvara sıkıştırıyor.
Görüntü bitti.
John kapıdan içeri girdi.
Sola döndü.
Adrian sağdaydı.
John yalnızca metal parıltıyı gördü.
Sonra kaburgasında keskin acı.
Geri çekildi.
Eli yan tarafına gitti.
Kan.
Çok değildi.
Ama vardı.
Adrian da durmuştu.
John'un yüzüne baktı.
"Sen ne—"
John bir an kendi görüntüsüne takıldı.
Yanlış taraf.
Görüntüde sol.
Gerçekte sağ.
Bu kadar basit.
Bu kadar tehlikeli.
Adrian yeniden bıçağı kaldırdı.
Bu kez John görüntü beklemedi.
Gerçeğe baktı.
Ayakları.
Omzu.
Bıçak.
Adrian ileri geldi.
John yana çekildi.
Bileğini tuttu.
İlk refleksi güç kullanmaktı.
Kemik ne kadar kolay kırılırdı?
Bilmiyordu.
Bilmek istemiyordu.
Tutuşunu ayarladı.
Adrian'ın elini duvara doğru yönlendirdi.
Bıçak düştü.
John ayağıyla uzağa itti.
Adrian kurtulmaya çalıştı.
John onu yere yatırdı.
Fazla hızlı.
Adrian başını zemine vurmadan önce John eliyle tuttu.
Kendi kaburgası tekrar sızladı.
Adrian:
"Bırak!"
John:
"Marcus."
"Kim?"
John bileğini biraz daha sıktı.
Adrian yüzünü buruşturdu.
Görüntü.
John baskıyı artırıyor.
Adrian'ın bileği kırılıyor.
Başka görüntü.
John yumruk atıyor.
Başka.
John bırakıyor.
Adrian kaçıyor.
John'un başı zonkladı.
Kevin'in sesi merdivenden geldi.
"John!"
John elini gevşetti.
Adrian bunu kullandı.
Bir anda kurtulup ayağa kalktı.
Arka kapıya yöneldi.
John peşinden gidecekti.
Alt kattan öksürük duyuldu.
Sonra Kevin bağırdı:
"Duman!"
John durdu.
Adrian arka merdivenden kayboldu.
Marcus.
Ev.
Duman.
Bir seçim daha.
John arkasını döndü.
Alt kattaki silahlı adam yerde değildi.
Kevin onu duvara yaslamıştı.
Koridorun mutfak tarafında duman yükseliyordu.
Kevin:
"Marcus arka oda!"
John kapıya koştu.
Bu kez kilit yoktu.
İçeride Marcus vardı.
Sandalyeye bağlı değildi.
Ama elleri önden plastik kelepçeyle bağlanmıştı.
Dudağında kurumuş kan vardı.
John ayrıntıya bakmadı.
"Marcus."
Adam gözlerini açtı.
John'u tanıması birkaç saniye sürdü.
"Çok geç kaldın."
John:
"Ben de seni gördüğüme sevindim."
Kelepçeyi elleriyle koparmadı.
Makas aradı.
Masada yoktu.
Kevin cebinden küçük kesici çıkardı.
"Çekil."
John çekildi.
Marcus serbest kaldı.
Duman artıyordu.
Silahlı adam kapıya doğru yürümeye çalıştı.
"Ben gidiyorum."
Kevin:
"Beraber."
Adam:
"Delirdin mi?"
Tavanın küçük bir parçası düştü.
John'un başında görüntü gelmedi.
Gerek de yoktu.
Adam çıkışa koştu.
Mutfak tarafındaki alev yükseldi.
Eski ahşap kapı çerçevesi devrilip yolunu kapattı.
Adam geri çekildi.
"Lanet olsun!"
Kevin Marcus'ı destekledi.
"Arka çıkış."
John:
"Adrian oradan çıktı."
Kevin:
"Daha iyi."
John Marcus'ı Kevin'e bıraktı.
Silahlı adam dumanın arkasında kalmıştı.
John bir an durdu.
Bu adam az önce ona ateş edebilirdi.
Marcus'ı burada tutmuştu.
Belki.
Bunun ne kadarını yaptığını bilmiyordu.
Yine de geri döndü.
Kevin:
"John!"
"Onu çıkaracağım."
Duman gözlerini yaktı.
John nefesini tuttu.
Devrilen çerçeveyi kavradı.
Tek hamlede kaldırmadı.
Kontrol ederek yana itti.
Adam öksürerek çıktı.
John onu kolundan tuttu.
"Yürü."
"Bırak."
"Yürürsen bırakırım."
Adam yürüdü.
Dördü arka kapıdan çıktı.
John dışarı adım attığı anda kaburgasındaki acı tekrar kendini hatırlattı.
Elini yarasına götürdü.
Kevin gördü.
"Ne oldu?"
"Adrian."
"Silah?"
"Bıçak."
Kevin'in yüzü değişti.
Marcus:
"Adrian buradaydı?"
John ona döndü.
"Evet."
Marcus gözlerini kapattı.
John bunu fark etti.
"Onu tanıyorsun."
Marcus cevap vermedi.
Uzakta sirenler duyuluyordu.
Kevin:
"Önce buradan."
Elliot onları telefonla aradığında saat gece yarısını geçmişti.
John açtı.
"Van?"
Elliot bir süre cevap vermedi.
Bu iyi değildi.
"Kaybettim."
John gözlerini kapattı.
"Nerede?"
"Doğu çevre yolunda."
"Miriam?"
"İçerideydi."
"R-14?"
"Evet."
"Nasıl kaybettin?"
Elliot'ın sesi sertleşti.
"John."
John sustu.
"Bir ara sokağa girdiler. Ben peşlerinden döndüğümde iki aynı beyaz van çıktı."
"Plaka?"
"Biri değiştirilmişti ya da ben yanlış gördüm."
John:
"Tamam."
Elliot birkaç saniye sustu.
"Bu kadar mı?"
"Evet."
"Bana bağırmayacak mısın?"
"Niye?"
"Onları kaybettim."
John Marcus'a baktı.
Kevin onu aracın arka koltuğuna oturtuyordu.
"Marcus'ı bulduk."
Sessizlik.
Elliot:
"Yaşıyor mu?"
"Evet."
"Tamam."
John:
"Sen iyi misin?"
Bu kez Elliot daha uzun sustu.
"Evet."
"Chronicle'a dön."
"Sen?"
"Sonra."
Telefon kapandı.
John birkaç saniye ekrana baktı.
Miriam'ı kaybetmişlerdi.
R-14'ü de.
Ama Marcus yaşıyordu.
İlk kez kaçan cevaptan çok kurtulan insana bakabildi.
Marcus doğrudan hastaneye gitmek istemedi.
Kevin onu zorlamadı.
Önce kontrol edildi.
Ciddi yaralanması yoktu.
Sonra Kevin'in güvendiği eski bir arkadaşının şehir dışında tuttuğu küçük misafirhaneye götürüldü.
John adresi bilmek istemediğini söyledi.
Kevin:
"Gerçekten mi?"
John:
"Telefonum ele geçirilirse?"
Kevin birkaç saniye baktı.
"Bunu ben söyleyecektim."
"Gelişiyorum."
"Bir daha bunu kendin için söyleme."
Marcus ertesi sabah mutfakta oturuyordu.
Önünde çay vardı.
John kahve aldı.
İlk yudumda yüzünü buruşturdu.
Marcus gördü.
"Yedi yıldır hâlâ kötü kahve içiyorsun."
John:
"İyi kahve."
"Juliet aynı şeyi söylerdi."
John bardağı masaya koydu.
"Sen onunla ne zaman konuştun?"
Marcus yüzündeki yorgunluğu saklamadı.
"Öldüğü gün."
John sustu.
Bu kez tarih netti.
"Miriam'la görüştükten sonra mı?"
"Evet."
"Nasıl biliyorsun?"
"Bana söyledi."
John biraz öne eğildi.
"Ne zaman aradı?"
Marcus düşündü.
"Altıyı biraz geçiyordu."
John:
"18.20 civarı?"
"Olabilir."
"Ne dedi?"
Marcus gözlerini bardağa indirdi.
"Çok hızlı konuşuyordu."
John'un göğsünde bir şey sıkıştı.
"Heyecanlı mıydı?"
"Evet."
Bir süre düşündü.
"Bir şey bulduğunda öyle konuşurdu."
John zihninde Juliet'in görüntüsünü aradı.
Sağ başparmağı avucunun içine.
Bunu yaptığını biliyordu.
Gözünün önünde canlandırmaya çalıştı.
Görüntü net değildi.
John bunu belli etmedi.
Marcus devam etti:
"Bana Northline'ın Black Hollow'daki binalarla ilgilenmediğini söyledi."
"Altlarıyla."
"Evet."
"Eski hatlar."
Marcus başını salladı.
"Ve Leon'ın haklı olabileceğini."
John:
"Leon Vale."
Marcus ilk kez ismi tam duyunca yüzünü kaldırdı.
"Onu öğrendin."
"Ses kaydında söyledin."
Marcus nefes verdi.
"Doğru."
"Kim?"
Marcus sandalyede geriye yaslandı.
"Tiger'ın adamıydı."
"Ne iş yapıyordu?"
"Resmî olarak muhasebe."
"Gerçekte?"
"Yine muhasebe."
John biraz şaşırdı.
Marcus:
"Her suç örgütünde herkes silah taşımıyor."
"Ne biliyordu?"
"Paranın nereden gelip nereye gittiğini."
"Northline?"
"Evet."
"Tigris?"
"Evet."
"Ravenhill?"
Marcus kısa süre sustu.
"Adını bilmiyordu. En azından bana söylemedi."
John:
"Peki ne buldu?"
Marcus masadaki şeker paketlerinden birini aldı.
Açmadı.
Sadece çevirdi.
"Black Hollow'da ilk tahliyeler başladığında onunla tanıştım."
"Nasıl?"
"Bana ulaştı."
"Neden?"
"Dosyaları sızdırmak istedi."
"Niye sen?"
Marcus acı bir gülümseme çıkardı.
"Çünkü gazetelere güvenmiyordu."
John bunu kişisel almadı.
"Ne verdi?"
"Satın alma kayıtları. Taşeron ödemeleri. Eski altyapı çizimleri."
"Bizim ilk haberdeki belgeler."
"Bir kısmı."
John durdu.
"Üç yıl önce kayboldu."
"Evet."
"Tiger mı?"
Marcus başını iki yana salladı.
"Bilmiyorum."
John:
"Leon neden fiziksel kayıt tutuyordu?"
"Çünkü Tiger dijitale güvenmiyordu."
John Marcus'ın Depo 9'daki kaydını hatırladı.
Tiger'ın kendi kayıtları fiziksel. Sigorta gibi.
"Sigorta."
Marcus başını salladı.
"Tiger'ın elinde herkese karşı kullanabileceği bir şey olsun diye."
"Üstündekilere karşı?"
Marcus ona baktı.
"Özellikle."
John:
"Kim onlar?"
Marcus:
"Bilmiyorum."
John bu kez tepki vermedi.
"Adrian."
Marcus'ın yüzü yeniden kapandı.
John:
"Kaydın orada bitti."
Marcus:
"Evet."
"Ne söyleyecektin?"
Marcus birkaç saniye düşündü.
"Adrian birkaç farklı işte görünüyordu."
"Ne işi?"
"Taşıma."
"Tigris?"
"Bazen."
"Northline?"
"Doğrudan bilmiyorum."
"Beni neden meydanda izliyordu?"
Marcus yüzünü kaldırdı.
"İzlediğini biliyor musun?"
John sustu.
Marcus:
"John."
"Hayır."
"İşte."
John bundan hoşlanmadı.
"Sen neden kayboldun?"
Marcus bardağını eline aldı.
"Adrian'ı görünce korktum."
"Onu tanıdın."
"Evet."
"Ve kaçtın."
"Evet."
John o an Eski Adliye Meydanı'ndaki görüntüyü yeniden düşündü.
Adrian.
Beyaz van.
Marcus'ın götürülmesi.
Belki John'un gördüğü ihtimal tamamen uydurma değildi.
Adrian gerçekten Marcus için orada olabilirdi.
Ama John bunu o anda bilmiyordu.
Bu fark hâlâ duruyordu.
"Sonra seni nasıl aldılar?"
Marcus:
"Adrian değil."
John'un yüzü değişti.
"Kim?"
"İki kişi. Meydanın güney tarafında."
"Van?"
"Beyaz değildi."
John sustu.
Bir başka yanlış ayrıntı.
"Adrian?"
"Sonradan geldi."
"Harrow Street'e?"
"Evet."
"Ne için?"
Marcus başını iki yana salladı.
"Beni sorguladı."
"Ne hakkında?"
"Depo 9'da ne bıraktığım."
John:
"Ses kaydı."
"Muhtemelen."
"Leon."
"Evet."
"Juliet?"
Marcus bu kez cevap vermeden önce bekledi.
"Onun ne bildiğini de sordu."
John'un elleri masanın altında sıkıldı.
"Ne söyledin?"
"Öldüğünü."
John yüzünü çevirdi.
Marcus:
"Bunu zaten biliyorlardı."
"Kim?"
Marcus ona baktı.
"Adrian ve onu gönderenler."
John:
"Bunu nereden biliyorsun?"
"Bana Juliet'in ölümünden bahsetmedi. Ben bahsettim. Şaşırmadı."
John:
"Bu zayıf."
Marcus başını salladı.
"Evet."
Bu cevap John'un öfkesini bozdu.
Marcus artık ona kesinlik satmıyordu.
Bu iyi bir şeydi.
"Juliet'in ölüm gecesi."
Marcus çayını bıraktı.
John:
"Güney Geçidi'nde Tigris kaydı var. 21.40."
Marcus başını salladı.
"Biliyorum."
"Ne yaptılar?"
"Temizlediler."
"Cesedi?"
Marcus gözlerini John'dan ayırdı.
"Bana anlatılan buydu."
John birkaç saniye konuşamadı.
"Kim anlattı?"
"Leon."
"Ne zaman?"
"Daha sonra."
"Tiger mı öldürdü?"
Marcus hemen cevap vermedi.
"Bence hayır."
John'un bakışı sertleşti.
Marcus devam etti:
"Bunu kanıtlayamam."
"Neye dayanıyorsun?"
"Leon, Tigris ekibinin geldiğinde olayın bitmiş olduğunu söyledi."
John:
"'Bitmiş' ne demek?"
Marcus ona baktı.
John cevabı biliyordu.
Yine de duymak istemişti.
Marcus:
"Juliet zaten ölmüştü."
Mutfakta uzun bir sessizlik oldu.
John masanın kenarına baktı.
21.40.
Tigris.
Bu bilgi Tiger'ı aklamıyordu.
Temizlemek.
Kameraları devre dışı bırakmak.
Eşyaları toplamak.
Bunların hepsi suçtu.
Ama aynı suç değildi.
John:
"İlk ekip?"
Marcus başını iki yana salladı.
"Bilmiyorum."
"Polis?"
"Hayır."
"Emin misin?"
"Hayır."
John yüzünü kaldırdı.
Marcus:
"Leon sadece Tigris olmadığını söyledi."
John bunu not etti.
Tam olarak.
Daha fazlasını değil.
Marcus ayağa kalktı.
Mutfağın yanındaki küçük dolaba gitti.
Ceketinin cebinden pirinç bir anahtar çıkardı.
Masaya koydu.
Üzerinde küçük metal etiket:
2B
John:
"Ne bu?"
"Eski gümrük ofisi."
Kevin o ana kadar sessizce kapının yanında duruyordu.
"Doğu Limanı?"
Marcus:
"Evet."
John anahtara uzanmadı.
"Leon?"
Marcus:
"Tiger'ın fiziksel kayıtlarının bir kısmı orada tutuluyordu."
"Bir kısmı?"
"Bildiğim kadarıyla."
"Ne zamandan?"
"Üç yıl önce."
Kevin:
"Hâlâ orada olduklarını bilmiyoruz."
Marcus:
"Hayır."
John anahtarı aldı.
"Niye sende?"
"Leon verdi."
"Ne zaman?"
"Kaybolmadan yaklaşık bir hafta önce."
"Niye?"
Marcus gözlerini John'a çevirdi.
"Bir gün buna ihtiyacın olur dedi."
John:
"Bana mı?"
Marcus:
"Bana."
John kısa bir nefes verdi.
Bunun önemli bir fark olduğunu kabul etti.
"Orada ne var?"
"Dosyalar. Belki kasetler. Belki hiçbir şey."
"Tiger biliyor mu?"
"Muhtemelen."
Kevin:
"Peki anahtar neden sende kaldı?"
Marcus:
"Çünkü Tiger her şeyi bilmiyor."
John:
"Bundan emin misin?"
Marcus başını iki yana salladı.
"Hayır."
John anahtarı çevirdi.
2B.
Yeni bir kapı.
Bu kez hemen ayağa kalkmadı.
Kevin bunu fark etti.
Öğleden sonra John Chronicle'a döndü.
Elliot ilk olarak kaburgasındaki bandajı gördü.
"Hayır."
John:
"Ne?"
"Daha hiçbir şey söylemeden hayır."
"Bıçak."
Elliot gözlerini kapattı.
"Tabii."
Maya masasından başını kaldırdı.
"Ne?"
John:
"Önemli değil."
Elliot:
"Bıçaklandı."
Maya sandalyesini çevirdi.
"Senin normal bir haftan var mı?"
John:
"Eskiden vardı."
Elliot ona baktı.
John hemen:
"Sanırım."
Elliot bandajı işaret etti.
"Doktor?"
"Baktı."
"Dikiş?"
"Gerekmedi."
"Niye?"
John cevap vermeden önce düşündü.
"Yara beklenenden hızlı kapanıyor."
Elliot yüzünü buruşturdu.
"Bu cümleden hâlâ hoşlanmıyorum."
John da hoşlanmıyordu.
Ama daha kötü bir şey vardı.
Bıçak ona gerçekten zarar vermişti.
Güçlenmiş olması dokunulmaz olduğu anlamına gelmiyordu.
Görüntü görmesi de saldırıyı önlemesine yetmemişti.
Bunu unutmak istemiyordu.
Kendi güç notlarını açtı.
Yeni satır:
Görüntü, saldırı yönü gibi ayrıntılarda yanlış veya alternatif olabilir.
Sonra durdu.
Görüntüye güvenip teknik bildiğimi sanma.
Kevin omzunun üzerinden okudu.
"İyi."
John:
"Sen ne zamandır arkamda duruyorsun?"
"Yeterince."
Akşam Juliet defterini açtı.
Yeni bir anı yazmak istedi.
Miriam'ı bulmuşlardı.
Kaybetmişlerdi.
Marcus'ı kaybetmişlerdi.
Bulmuşlardı.
Gün içindeki bütün bunların arasında aklına Juliet'in küçük bir hareketi gelmişti.
Bir şey bulduğunda.
Ya da gerildiğinde.
Sağ başparmağını avucunun içine bastırırdı.
John bunu biliyordu.
Deftere yazdı:
Heyecanlandığında / endişelendiğinde sağ başparmağını avucuna bastırır.
Sonra durdu.
Gözlerini kapattı.
Juliet'i Hartley Café'den çıktıktan sonra Marcus'ı ararken hayal etmeye çalıştı.
Muhtemelen hızlı konuşuyordu.
Marcus söylemişti.
Başparmağını avucuna bastırmış olabilir miydi?
John görüntüyü oluşturamadı.
Hareketi biliyordu.
Ama onu nereden bildiğini hatırlamak daha zordu.
Bir fotoğraf mı?
Bir akşam mı?
Black Hollow?
Restoran?
Juliet'in yüzünü görebiliyordu.
Elini değil.
John gözlerini açtı.
Kendi yazısına baktı.
sağ başparmağını avucuna bastırır
Bilgi oradaydı.
Ama anı aynı yerde değildi.
John kalemi masaya bıraktı.
Bir insan hakkında doğru bir cümleyi bilmekle, onu gerçekten hatırlamak aynı şey değildi.
Bu düşünceyi yazmadı.
Henüz.
Saat 23.18'de Kevin mesaj gönderdi.
Yarın gümrük ofisine gitmiyoruz.
John:
Neden?
Önce binayı kontrol edeceğim.
John bir süre ekrana baktı.
Eski hâli olsa şimdi gizlice giderdi.
Bunu ikisi de biliyordu.
John:
Tamam.
Kevin:
Gerçek tamam mı?
John:
Evet.
Bir dakika sonra başka mesaj geldi.
Bugün Adrian'ı neden bırakıp geri döndün?
John cevap yazmadı.
Soruyu düşünmediği için değil.
Cevabı tam olarak bilmediği için.
Marcus içerideydi.
Yangın vardı.
Silahlı adam içerideydi.
Adrian kaçıyordu.
John bir noktada karar vermişti.
Kovalayabileceği adam yerine kurtarabileceği insanları seçmişti.
Telefonuna yazdı:
Çünkü Marcus oradaydı.
Kevin:
Diğer adam da.
John:
Evet.
Onu da kurtardın.
John birkaç saniye bekledi.
Orada bırakmak doğru gelmedi.
Kevin'in cevabı uzun süre gelmedi.
Sonunda:
İyi.
John telefonu masaya bıraktı.
Garip şekilde bu tek kelime, güçlerinden herhangi biri hakkında aldığı övgüden daha fazla şey ifade etmişti.
Pencerenin dışına baktı.
Veyron City hâlâ aşağıdaydı.
Bir yerlerde Miriam taşınıyordu.
R-14 onunla birlikteydi.
Sarah ve R-17'nin nerede olduğu bilinmiyordu.
Adrian kaçmıştı.
Tiger hâlâ cevap vermiyordu.
Leon Vale üç yıldır kayıptı.
Ve Juliet'in ölümünden sonra Tigris'in gerçekten orada olduğuna dair ellerinde artık daha güçlü bir neden vardı.
Ama ilk ekip hâlâ bilinmiyordu.
John masanın üzerindeki pirinç anahtarı çevirdi.
2B
Eskiden olsa bunu cevap olarak görürdü.
Artık yalnızca bir sonraki soru olduğunu biliyordu.
Işığı kapattı.
Bu kez Chronicle'da sabahlamadı.
Eve gitti.
Ve bütün cevapların bir gece daha bekleyebileceğine kendisini ikna etmek yerine, gerçekten bekleyebileceklerini kabul etti.