Melik Tutuş, Oğuzhan'ın cevabını aldığı gün kararını verdi.
Şam'a yürüyecekti.
Artık bu yalnızca bir şehir meselesi değildi.
Tutuş için Şam'ın genç emiri, otoritesine açıkça karşı çıkmıştı.
Kısa süre içerisinde ordusu toplandı.
Yaklaşık 6.000 asker.
Türk atlıları, piyadeler, okçular ve Suriye'deki çeşitli emirliklerden katılan birlikler...
Tutuş ordusunun başında Halep'ten güneye ilerlerken Şam'da başka bir haber yayılıyordu.
Büyük Selçuklu tahtındaki mücadelede yeni bir gelişme yaşanmıştı.
Terken Hatun, kendi oğlu Melik Mahmud'u sultan ilan etmişti.
Mahmud henüz çocuk yaşta olmasına rağmen Terken Hatun, devlet üzerindeki nüfuzunu kullanarak onun adına harekete geçmişti.
Daha da önemlisi, Abbasi Halifesi onun sultanlığını onaylamış ve Mahmud adına hutbe okutulmasına izin vermişti.
Terken Hatun bundan sonra diğer taht adaylarını ortadan kaldırmak istedi.
Onları zindana attırdı.
Asıl niyeti açıktı:
Onları öldürmek.
Fakat Selçuklu emirlerinin bir kısmı buna karşı çıktı.
— Sultan Mahmud henüz çocuk!
— Eğer diğer hanedan mensuplarını öldürürsek yarın hanedanın devamı tehlikeye girer!
— Tahtın geleceği için onları hayatta tutmalıyız!
Terken Hatun öfkelense de emirlerin baskısı karşısında geri adım atmak zorunda kaldı.
Böylece Selçuklu Devleti'nin başında çocuk bir sultan vardı.
Fakat gerçek güç hâlâ mücadele eden emirlerin ve hanedan mensuplarının elindeydi.
Şam'ın surlarında ise başka bir manzara vardı.
Gözcü kulesindeki asker bağırdı:
— Ordu göründü!
Oğuzhan surlara çıktı.
Ufukta toz bulutu yükseliyordu.
Tuğrul Bey yanında duruyordu.
— Altı bin civarında.
Oğuzhan başını salladı.
— Beklediğimizden az değil.
Şehirde herkes hazırlığını tamamlamıştı.
Oğuzhan haftalar öncesinden erzak depolarını doldurmuştu.
Surlar onarılmıştı.
Burçlara yeni okçular yerleştirilmişti.
Şehrin çevresindeki kuyular kontrol altına alınmıştı.
Türkmen obalarından gelen savaşçılar şehrin farklı bölgelerine dağıtılmıştı.
Şam'ın kapıları güçlendirilmişti.
Ve en önemlisi...
Şehrin halkı kuşatmaya hazırlanmıştı.
Tutuş ordusunu şehrin önüne getirip kampını kurdu.
Ardından kuşatma başladı.
İlk günlerde Tutuş, Şam'ın kapılarını zorladı.
Fakat karşılığında surlardan ok yağmuru geldi.
İkinci gün kuşatma kuleleri hazırlandı.
Oğuzhan'ın okçuları onları daha yaklaşamadan yaktı.
Üçüncü gün Tutuş ordusu surlara merdivenlerle saldırdı.
Türkmen savaşçıları merdivenleri devirdi.
Surların üzerinden kaynar su ve taşlar bırakıldı.
Tutuş'un askerleri geri çekildi.
Kuşatma uzadıkça şehirdeki askerlerin morali yükselirken kuşatmacıların morali düşmeye başladı.
Bir hafta...
İki hafta...
Üç hafta...
Şam hâlâ düşmemişti.
Tutuş her saldırıda daha fazla asker kaybediyordu.
Oğuzhan ise surlardan kuşatmacıların hareketlerini izliyordu.
Tuğrul Bey yanına geldi.
— Bir ay oldu.
Oğuzhan:
— Evet.
— Tutuş hâlâ çekilmiyor.
— Çünkü çekilirse otoritesi sarsılır.
Tuğrul:
— Peki ne yapacağız?
Oğuzhan gözlerini kuşatma kampına dikti.
— Beklemeyeceğiz.
Tuğrul ona baktı.
Oğuzhan devam etti:
— Onlar bizim surlarımızı aşmaya çalışıyor.
— Biz onların kampını aşacağız.
O gece Şam sessizdi.
Ay bulutların arkasına girmişti.
Kuşatma kampında Tutuş'un askerleri yorgundu.
Nöbetçiler bile günlerdir süren kuşatmanın verdiği rehavet içindeydi.
Kimse Şam'dan büyük bir saldırı beklemiyordu.
Çünkü şehir yaklaşık bir aydır savunmadaydı.
Tutuş'un askerleri artık Oğuzhan'ın surların arkasına saklanmaya devam edeceğini düşünüyordu.
Fakat gece yarısına doğru Şam'ın kapılarından biri sessizce açıldı.
Önce birkaç atlı çıktı.
Sonra onlarca...
Ardından yüzlerce.
Ve en önde siyah bozkurt sancağı vardı.
Oğuzhan zırhını giymişti.
Yanında Tuğrul Bey bulunuyordu.
Oğuzhan elini kaldırdı.
Bütün birlikler durdu.
— Sessiz olun.
Atların ağızları bezlerle sarılmıştı.
Kılıçlar hazırdı.
Oğuzhan ilerideki kuşatma kampına baktı.
— Şimdi.
Bir anda borular öttü.
Bozkurtlu atlıları hücuma geçti.
Karanlığın içinden çıkan Türk süvarileri Tutuş'un kampına yıldırım gibi girdi.
İlk nöbetçiler daha ne olduğunu anlayamadan yere serildi.
Çadırlar parçalandı.
Atlar ürküp kaçmaya başladı.
Uyuyan askerler silahlarına ulaşamadan saldırıya uğradı.
— Allahuekber!
— Bozkurtlar!
Tutuş'un ordusunda panik başladı.
Birlikler birbirine karıştı.
Karanlıkta kimin dost, kimin düşman olduğu anlaşılmıyordu.
Oğuzhan doğrudan ordugâhın merkezine ilerliyordu.
Tuğrul Bey sağ kanadı yönetiyor, Türkmen atlıları kaçış yollarını kesiyordu.
Tutuş'un askerleri toparlanmaya çalıştı.
Fakat artık çok geçti.
Kuşatma ordusunun düzeni bozulmuştu.
Birlikler kampı terk ederek kaçmaya başladı.
Oğuzhan bağırdı:
— Takip etmeyin!
Tuğrul şaşırdı.
— Onları tamamen dağıtabiliriz!
Oğuzhan:
— Hayır.
Kılıcını kaldırdı.
— Bizim hedefimiz orduyu yok etmek değil.
Sonra Şam'ın surlarını gösterdi.
— Şam'ı kurtarmak.
Sabaha karşı Tutuş'un 6.000 kişilik ordusunun büyük bölümü kuşatma alanından çekilmişti.
Kamp darmadağın olmuştu.
Kuşatma makineleri yakılmıştı.
Çadırların birçoğu boş kalmıştı.
Melik Tutuş ise geri çekilmek zorunda kalmıştı.
Şam'ın surlarında bozkurt sancakları yeniden yükseldi.
Oğuzhan surların üzerine çıktığında askerleri onu alkışlarla karşıladı.
Tuğrul Bey yanına geldi.
— Bir ay boyunca bizi kuşattılar.
Oğuzhan kuzeye baktı.
— Ve sonunda onlar kaçtı.
Tuğrul gülümsedi.
— Tutuş bunu unutmayacaktır.
Oğuzhan'ın yüzündeki ifade değişmedi.
— Ben de unutmasını istemiyorum.
Bir an sessizlik oldu.
— Çünkü bir dahaki gelişinde daha büyük bir ordu getirecek.
Şam'ın üzerinde sabah güneşi yükselirken Oğuzhan'ın zihninde tek bir düşünce vardı:
Bu savaş bitmemişti.
Sadece ilk raundu kazanmıştı.
Şam'da kuşatmanın üzerinden bir hafta geçmişti.
Şehir yeniden eski düzenine dönmeye başlamıştı.
Çarşılar açılmış, tüccarlar dükkânlarına dönmüş, surlardaki askerlerin bir kısmı nöbet değişimine başlamıştı.
Fakat Oğuzhan rahat değildi.
Tutuş'un geri çekilmesi bir zaferdi.
Ama savaşın bittiği anlamına gelmiyordu.
Bir sabah şehir kapısından bir ulak daha girdi.
Atı köpükler içindeydi.
Üzerinde Selçuklu mührü bulunan küçük bir kese taşıyordu.
Muhafızlar onu doğrudan saraya götürdü.
Oğuzhan ve Tuğrul Bey divan salonunda otururken ulak içeri girdi.
Diz çöktü.
— Emir Oğuzhan.
— Söyle.
Ulak başını kaldırdı.
— Büyük Selçuklu Devleti'nden haber getirdim.
Oğuzhan'ın yüzü ciddileşti.
— Nedir?
Ulak birkaç saniye sustu.
— Sultan Mahmud...
Derin bir nefes aldı.
— Hayatını kaybetti.
Salonda sessizlik oluştu.
Tuğrul Bey şaşkınlıkla ayağa kalktı.
— Mahmud öldü mü?
— Evet.
Oğuzhan gözlerini yere indirdi.
Henüz çocuk yaşta bir hükümdardı.
Fakat onun ölümü yalnızca bir çocuğun ölümü değildi.
Bir anda Selçuklu tahtındaki bütün dengeler değişmişti.
Terken Hatun'un kurduğu düzen çökmüştü.
Artık tahtın önündeki en önemli iki isim yeniden ortaya çıkmıştı:
Melik Berkyaruk.
Ve
Melik Muhammed Tapar.
İki kardeş.
İki taht adayı.
İki ordu.
İki ayrı siyasi çevre.
Tuğrul Bey yavaşça yerine oturdu.
— Demek savaş yeniden başladı.
Oğuzhan başını salladı.
— Hayır.
Pencereden dışarı baktı.
— Asıl savaş şimdi başlıyor.
Sultan Mahmud'un ölüm haberi başkente ulaştığında Terken Hatun büyük bir sarsıntı yaşadı.
Oğlunun ölümüyle birlikte onun üzerinden yürüttüğü iktidar da tehlikeye girmişti.
Artık elinde bir çocuk sultan yoktu.
Selçuklu emirlerinin desteği de eskisi kadar kesin değildi.
Berkyaruk güç topluyordu.
Muhammed Tapar da kendi taraftarlarını bir araya getiriyordu.
Terken Hatun ise iktidarı kaybetmek istemiyordu.
Sonunda yeni bir plan ortaya çıktı.
Melik Tutuş.
Tutuş güçlü bir hükümdar adayıydı.
Ordusu vardı.
Suriye'de nüfuzu vardı.
Ve Selçuklu hanedanının önemli bir mensubuydu.
Terken Hatun, Tutuş'la evlenerek hem siyasi gücünü korumayı hem de onun üzerinden Selçuklu tahtındaki mücadelede söz sahibi olmayı düşünmeye başladı.
Tutuş da bu fırsatı değerlendirdi.
Çünkü onun için mesele artık yalnızca Şam değildi.
Büyük Selçuklu tahtıydı.
Bu nedenle Şam'ın önünde uğradığı yenilgiden sonra yeniden büyük bir ordu toplamaya girişti.
Ancak bu defa hedefi Şam değildi.
Hedefi doğrudan Rey idi.
Büyük Selçuklu Devleti'nin merkezi.
Tutuş, yanında bulunan emirlerin ve askerlerin büyük bölümünü topladı.
Şam'ın üzerine yeniden yürümek yerine kuzeye ve doğuya doğru hareket edecekti.
Suriye'deki hakimiyetini ise tamamen boş bırakmayacaktı.
Halep'in yönetimini oğluna bıraktı.
Rıdvan.
Tutuş, Rıdvan'ı Halep Emiri ilan ederek şehirde bıraktı.
Son kez oğluyla konuştu.
— Rıdvan.
— Buyur baba.
— Halep'i koruyacaksın.
Rıdvan başını eğdi.
— Emirlerini yerine getireceğim.
Tutuş ona yaklaştı.
— Şam'a karşı acele etme.
Rıdvan şaşırdı.
— Oğuzhan'ı mı kastediyorsun?
Tutuş'un yüzü sertleşti.
— Evet.
Bir süre sustu.
— O çocuk sandığımdan daha tehlikeli çıktı.
Rıdvan:
— Onu yenebiliriz.
Tutuş başını iki yana salladı.
— Belki.
Sonra atına yöneldi.
— Ama şimdi bizim asıl savaşımız Şam'da değil.
Atına bindi.
— Rey'de.
Tutuş'un ordusu Halep'ten ayrılırken şehir surlarından uzun süre izlendi.
Rıdvan ise babasının arkasından bakıyordu.
Artık Halep onun yönetimindeydi.
Ve Şam'ın hemen kuzeyinde yeni bir güç ortaya çıkmıştı.
Genç Emir Oğuzhan.
İki şehir...
İki genç hükümdar...
Ve aralarında değişen bir Selçuklu dünyası.
Şam'da ise Oğuzhan, Tutuş'un Rey'e doğru yola çıktığı haberini aldığında divanını topladı.
Tuğrul Bey, Sencer ve diğer Türkmen beyleri salondaydı.
Oğuzhan masanın üzerindeki haritaya baktı.
Halep işaretliydi.
Şam işaretliydi.
Rey ise haritanın çok daha doğusunda bulunuyordu.
Tuğrul Bey:
— Tutuş artık Şam'ın peşinden gelmeyecek.
Oğuzhan:
— Şimdilik.
— Halep'te oğlu Rıdvan kaldı.
Oğuzhan başını kaldırdı.
— Rıdvan bizim için yeni bir mesele.
Tuğrul:
— Sence Halep bize saldırır mı?
Oğuzhan birkaç saniye düşündü.
— Bilmiyorum.
Sonra haritada Halep ile Şam arasındaki yola baktı.
— Ama artık Şam'ın karşısında Tutuş'un kendisi yok.
Bu sözler salondaki havayı değiştirdi.
Oğuzhan devam etti:
— Bu bize zaman kazandırdı.
— Ne yapacağız?
Oğuzhan ayağa kalktı.
— Ordumuzu büyüteceğiz.
Tuğrul gülümsedi.
— Yine Türkmen obalarına haber mi göndereceğiz?
Oğuzhan:
— Evet.
Sonra haritaya baktı.
— Selçuklu tahtı için doğuda savaş başlayacak.
Parmağını Halep'in üzerine koydu.
— Burada Rıdvan var.
Parmağını Şam'a getirdi.
— Burada biz varız.
Ve son olarak Rey'in üzerine baktı.
— Orada ise bütün Selçuklu hanedanı birbirine girecek.
Oğuzhan derin bir nefes aldı.
— Biz onların savaşını seyretmeyeceğiz.
Tuğrul:
— Ne yapacağız?
Oğuzhan'ın cevabı kısa oldu:
— Kendi gücümüzü kuracağız.
Şam'ın dışında siyah bozkurt sancakları rüzgârda dalgalanıyordu.
Selçuklu tahtı için savaş yeniden başlarken, Şam'ın genç emiri artık sadece hayatta kalmayı düşünmüyordu.
Kendi geleceğini kurmaya başlıyordu.
Emir Oğuzhan, Rıdvan'ın Halep'ten ayrıldığını öğrendiği gün ordusuna hareket emri verdi.
Bu karar aceleyle alınmış değildi.
Haftalardır Halep'in durumunu öğrenmek için tüccarlar, Türkmen beyleri ve kervan sahipleri aracılığıyla bilgi toplatıyordu.
Şehrin surları güçlüydü.
İçeride hâlâ binlerce insan vardı.
Rıdvan'ın yanında götürdüğü yaklaşık dört bin asker ise Halep'in savunmasını ciddi biçimde zayıflatmıştı.
Fakat Oğuzhan şehrin kolayca düşeceğini düşünmüyordu.
Tuğrul Bey de aynı fikirdeydi.
— Halep büyük şehir. Rıdvan askerlerini götürdü diye kapılar kendiliğinden açılmaz.
Oğuzhan başını salladı.
— Açılmasını da beklemiyorum.
Haritanın üzerine eğildi.
— Önce şehri çevireceğiz.
— Sonra?
— Sonra Halep'in bize karşı dayanma gücünü tüketeceğiz.
Şam ordusu Halep önlerine geldiğinde şehirde alarm verildi.
Surların üzerindeki askerler siyah bozkurt sancaklarını görünce kapılar kapatıldı.
Halep'in ileri gelenleri hemen toplandı.
Şehrin başında Rıdvan'ın bıraktığı emirler bulunuyordu.
İçeride kalan askerler sayıca hâlâ küçümsenecek durumda değildi.
Surlarda okçular mevzilerine yerleştirildi.
Kapıların önüne taş ve kereste yığıldı.
Şehrin kuyuları ve erzak depoları kontrol edildi.
Halep teslim olmaya niyetli değildi.
Oğuzhan şehri ilk gördüğünde surları uzun süre inceledi.
Tuğrul Bey yanında duruyordu.
— Doğrudan saldırırsak çok asker kaybederiz.
— Biliyorum.
— O zaman?
Oğuzhan:
— Şehri değil, zamanlarını kuşatacağız.
İlk günlerde Oğuzhan'ın ordusu doğrudan saldırmadı.
Şehrin etrafında hendekler kazıldı.
Kuşatma hatları oluşturuldu.
Halep'e girip çıkabilecek yollar kapatıldı.
Kervan yollarına devriyeler gönderildi.
Şehrin dışarıyla bağlantısı kesilmeye başlandı.
Bu sırada Oğuzhan, şehrin surlarının zayıf noktalarını tespit ettirmek için küçük birlikler gönderdi.
Bir gece Tuğrul Bey geri döndü.
— Güneydoğu tarafındaki surlar daha alçak.
Oğuzhan:
— Orada kule var mı?
— İki tane. Ama surların önü hendekli.
Oğuzhan düşündü.
— Önce hendeği dolduracağız.
Kuşatmanın ilk haftası böyle geçti.
Halep'ten zaman zaman küçük çıkışlar yapıldı.
Bir gece şehirden yaklaşık üç yüz asker çıktı.
Amaç, kuşatma hatlarını yakmaktı.
Oğuzhan'ın nöbetçileri saldırıyı fark etti.
Kısa fakat şiddetli bir çatışma yaşandı.
Şehir askerleri geri çekilmek zorunda kaldı.
Ertesi sabah Oğuzhan askerlerine şu emri verdi:
— Bundan sonra şehirden çıkacak her birliği takip edin.
— Fakat şehrin kapılarına kadar gitmeyin.
Tuğrul sordu:
— Neden?
— Onları surların altına kadar kovalarsak içerideki askerler kapıları açıp karşı saldırıya geçebilir.
Tuğrul başını salladı.
Oğuzhan'ın amacı artık açıktı.
Kuşatmayı kayıpları azaltarak kazanmak.
İkinci hafta başında kuşatma kulelerinin yapımına başlandı.
Ağaçlar Halep çevresindeki bölgelerden getiriliyor, marangozlar gece gündüz çalışıyordu.
Büyük mancınıklar için kalın kirişler hazırlanıyordu.
Fakat Oğuzhan mancınıkların yalnızca surları dövmek için kullanılmasını istemiyordu.
— Önce kapılara değil, savunma kulelerine vurun.
Tuğrul:
— Surları yıkmak istemiyor musun?
— Yıkmak istiyorum.
Oğuzhan surlara baktı.
— Ama nereden yıkacağımızı bilmeden taşları dövmek askerlerimizi tüketir.
Böylece günlerce mancınıklarla belirli bir bölge dövüldü.
Halep'in savunucuları da boş durmadı.
Surlardaki hasarlar geceleri onarılıyordu.
Şehir halkından taş ustaları ve marangozlar savunmaya katılıyordu.
Her iki taraf da birbirinin sabrını sınamaya başlamıştı.
Onuncu gün Halep'in içerisinde huzursuzluk başladı.
Erzak fiyatları yükselmişti.
Bazı tüccarlar kuşatmanın uzamasından korkuyordu.
Bazı şehir ileri gelenleri teslim olmayı düşünmeye başladı.
Fakat askerler arasında hâlâ güçlü bir direnme isteği vardı.
— Rıdvan dönecek.
— Emirimiz yardım gönderecek.
— Tutuş büyük bir orduyla geri gelecek.
Bu sözler şehirde dolaşıyordu.
Fakat kimse Rıdvan'ın nerede olduğunu kesin olarak bilmiyordu.
Çünkü Rıdvan, babasının yanına ulaşmıştı.
Ve artık bütün dikkatini taht savaşına vermişti.
On üçüncü gün Oğuzhan'ın adamları önemli bir bilgi getirdi.
Halep'in güneydoğu tarafındaki surlarda büyük bir çatlak oluşmuştu.
Oğuzhan bizzat bölgeye gitti.
Surların karşısında uzun süre durdu.
Taşların arasındaki çatlakları inceledi.
— Buradan girebiliriz.
Tuğrul:
— Fakat sur hâlâ sağlam.
— Bugün değil.
Oğuzhan gökyüzüne baktı.
— Yarın da değil.
Sonra askerlerine döndü.
— Gece boyunca mancınıklar aynı bölgeyi vuracak.
On dördüncü gece Halep'in üzerine ağır bir sessizlik çöktü.
Sonra mancınıklar çalışmaya başladı.
Güm!
Büyük taşlar surlara çarpıyordu.
Güm!
Bir taş daha.
Halep askerleri savunma mevzilerine koştu.
Surların üzerinde bağırışlar yükseldi.
— Hasarlı bölgeyi güçlendirin!
— Taş getirin!
— Mancınıkları susturun!
Fakat Şam ordusunun okçuları savunucuların yaklaşmasını engelliyordu.
Gece boyunca saldırı sürdü.
Sabaha karşı surların bir bölümünde büyük bir gedik oluştu.
Oğuzhan bunu gördüğünde hemen saldırı emri vermedi.
Askerleri dinlendirdi.
Tuğrul şaşırdı.
— Gedik açıldı.
— Biliyorum.
— Neden saldırmıyoruz?
Oğuzhan:
— Çünkü onlar da bunu bekliyor.
Gerçekten de Halep savunucuları gediğin arkasında yeni bir savunma hattı oluşturmuştu.
Oğuzhan bunu fark etmişti.
— Oraya bütün ordumuzu gönderirsek bizi dar alanda karşılarlar.
Tuğrul:
— O zaman ne yapacağız?
Oğuzhan:
— Onları başka bir yerde de savaşmaya zorlayacağız.
On beşinci günün sabahında Halep'in doğu tarafında sahte bir saldırı başlatıldı.
Şehir savunmasının önemli bir bölümü o tarafa kaydı.
Aynı sırada güneydoğudaki gedik yeniden mancınık ateşine tutuldu.
Öğleden sonra gedik genişledi.
Akşam olduğunda Oğuzhan son hazırlıklarını yaptı.
— Bu gece.
Tuğrul başını salladı.
— Kaç kişi?
— İlk dalgada beş yüz.
— Sonra?
— Gedik tutulursa geri kalan birlikler girecek.
Gece yarısı geldiğinde saldırı başladı.
Türkmen piyadeleri gediğe doğru ilerledi.
Okçular surların üzerine ateş yağdırdı.
İlk birlikler gediğe ulaştığında Halep askerleri büyük bir direnç gösterdi.
Kılıçlar çarpıştı.
Mızraklar kırıldı.
Surların dibinde şiddetli bir mücadele başladı.
Bir saat boyunca taraflardan hiçbiri üstünlük sağlayamadı.
Sonra Oğuzhan'ın ikinci birliği saldırıya katıldı.
Gediğin savunması çökmeye başladı.
Şam askerleri surların içine girdi.
Halep askerleri geri çekildi.
Şehir içinde sokak çatışmaları başladı.
Fakat Oğuzhan yağma emri vermedi.
Davullar çaldırıldı.
— Evleri yağmalamayın!
— Teslim olanlara dokunmayın!
— Çarşıları koruyun!
Bu emirler kısa sürede şehrin içine yayıldı.
Sabaha karşı Halep'in savunması tamamen çökmemiş olsa da şehirdeki emirler daha fazla kan dökülmesini önlemek için teslim şartlarını görüşmek üzere Oğuzhan'ın huzuruna çıktı.
Şehrin anahtarları getirildi.
Oğuzhan anahtarları aldı.
Onlara baktı.
Sonra:
— Halep teslim olmuştur.
dedi.
Böylece yaklaşık on beş gün süren kuşatma sona erdi.
Bu, tek bir gece saldırısıyla kazanılmış kolay bir zafer değildi.
Oğuzhan'ın ordusu günler boyunca şehri çevirmiş, yollarını kesmiş, savunma noktalarını tespit etmiş, kuşatma makineleri hazırlamış ve sonunda surlarda oluşturduğu gediği kullanarak şehre girmişti.
Halep'in düşmesinde ise en büyük etkenlerden biri Rıdvan'ın yaklaşık dört bin askerini yanında götürerek şehirden ayrılması olmuştu.
Oğuzhan, Halep'in en yüksek burçlarından birine çıktığında güneş yeni doğuyordu.
Şehrin üzerinde artık siyah bozkurt sancakları dalgalanıyordu.
Tuğrul Bey yanına geldi.
— Halep bizim.
Oğuzhan başını salladı.
— Evet.
— Şimdi ne yapacağız?
Oğuzhan uzaklara baktı.
— Rıdvan'ın babasının yanında olduğunu biliyoruz.
— Tutuş ise doğuda taht için savaşıyor.
Oğuzhan:
— Öyleyse Halep'i elimizde tutacağız.
Tuğrul:
— Peki Tutuş kazanırsa?
Oğuzhan cevap vermeden önce bir süre sustu.
— O zaman da onunla savaşmak zorunda değiliz.
Tuğrul şaşırdı.
Oğuzhan'ın bakışları güneye çevrildi.
— Ben Selçuklu tahtını istemiyorum.
Sonra daha uzakları gösterdi.
— Ben Suriye'yi istiyorum.
Tuğrul'un yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.
Oğuzhan devam etti:
— Halep sadece başlangıç.
Gözleri güneyde, uzak ufuklarda kaldı.
— Bir gün ordumuz Şam'dan çıkacak...
— Halep'i geçecek...
— Ve Nil'e kadar inecek.
Fatımî Devleti'nin toprakları ise henüz çok uzaktaydı.