Bölüm 0: Küpteki Gerçek
(Part 1 — Geçmiş)
Dağın tepesindeki tapınakta günler hep aynı düzende geçerdi. Şafak vakti dua, ardından eğitim, öğleden sonra görevler, akşam yine dua. Atid bu düzeni severdi. Tapınak ona bir çatı, bir tabak yemek ve inanacağı bir şey vermişti; bu yüzden her görevi, ne kadar sıradan olursa olsun, gönülden yapardı.
Kimse fark etmemişti ama haftalardır, gölgelerin biraz daha koyu durduğu, rüzgârın biraz daha tuhaf estiği anlar oluyordu. Atid dua ederken, o sessiz, gözlerini kapattığı anda, sanki birileri onu izliyormuş gibi bir his kaplıyordu içini. Eğitim alanında kılıç çalışırken, ustasının gösterdiği hareketi tekrar ederken, aynı hissi duyuyordu. Ama etrafına baktığında kimseyi göremiyordu. Bunu kimseye söylememişti; belki de sadece yorgunluktandı, diye düşünmüştü.
Bir sabah, baş keşiş onu ve çocukluk arkadaşı Jud'u çağırdı.
"Size önemli bir görev veriyoruz," dedi baş keşiş, sesinde ağırbaşlı bir ton vardı. "Tapınağımızın kutsal anıtını, ülkenin öbür ucundaki kardeş tapınağa götüreceksiniz. Bu, yüzyıllardır süren bir gelenek. Size güveniyoruz."
Atid ve Jud, küçüklüklerinden beri birlikte büyümüş, aynı hücrelerde eğitim almış iki dosttu. Böyle bir görevi birlikte almak, ikisi için de gurur vericiydi.
Yola çıktılar. Anıtı taşıyan ağır arabayı, dar dağ yollarından, ormanlık vadilerden geçirdiler. Günler ilerledikçe, ormanın derinliklerinde bir yerlerde, hava birden değişti. Kuşlar sustu. Rüzgâr durdu.
"Bir şey yanlış," dedi Jud, çevresine bakınarak.
Tam o sırada, yer altlarında bir şey uyanmış gibi sarsılmaya başladı. Toprak, korkunç bir gürültüyle yarılıverdi. Araba bir anda dengesini kaybetti, arka tekerlekleri açılan çukurun kenarına doğru kaymaya başladı. Jud, dengesini kaybedip çukura düşmek üzereydi — son anda yolun kenarındaki eğik bir dala tutundu, ayakları boşlukta sallanıyordu.
"Atid!" diye bağırdı Jud, sesi panikle titriyordu. "Tut beni!"
Atid koştu ama iki şeyi birden kurtaramayacağını anında anladı. Eğer Jud'u tutup çekerse, arabayı tutan son destek de kaybolacak, anıt çukura yuvarlanıp yok olacaktı. Eğer arabayı tutup dengede tutmaya çalışırsa, Jud'u kurtaracak vakti olmayacaktı.
"Dayan, Jud!" diye bağırdı Atid, sesi boğazında düğümlenerek. Elleri titriyordu. Bir yanda en yakın dostunun hayatı, diğer yanda yüzyıllardır süren bir emanet, tapınağın ona ve Jud'a duyduğu güven.
Saniyeler uzayıp gitti. Sonunda Atid, dişlerini sıkarak arabaya doğru atıldı, tüm gücüyle onu dengede tutmaya çalıştı. "Özür dilerim," diye mırıldandı, gözlerini Jud'dan kaçırarak. "Özür dilerim..."
Jud'un çığlığını duydu — ve sonra her şey karardı.
Gözlerini açtığında, hiçbir şey yoktu. Ne orman, ne çukur, ne araba. Sadece bembeyaz, sonsuz gibi görünen bir alan — dört bir yanı aynı beyazlıkla kaplı, köşeleri belirsiz bir küpün içindeydi sanki.
Atid ayağa fırladı, ellerini kontrol etti, göğsüne bastırdı — kalbi çarpıyordu, nefes alıyordu, gerçekten buradaydı, gerçekten yaşıyordu.
"Jud..." diye fısıldadı, sesi titreyerek. "Jud nerede?"
"Jud iyi," dedi bir ses, arkasından.
Atid hızla döndü. Karşısında duran varlığı görünce nefesi kesildi — altın rengi zırhı, sırtından uzanan kahverengi kuyruğu, yarı insan yarı maymun yüzüyle, hiç şüphesiz oydu. Efsanelerde anlatılan, tanrılara meydan okuyan Maymun Kral, tam karşısında duruyordu.
"Sen... sen Sun Wukong musun? Neler oluyor?" dedi Atid, sesi hem öfkeli hem şaşkındı.
"Ne bir orman vardı, ne bir çukur, ne de gerçek bir tehlike," dedi Sun Wukong, sesi yumuşak ama netti. "Jud hiç tehlikede olmadı. Gördüklerin, yaşadıkların — hepsi benim sana gösterdiğim bir hayaldi."
Atid'in yüzü bembeyaz kesildi. "Neden... neden böyle bir şey yaptın?"
"Çünkü seni tanımak istedim," dedi Wukong. "Haftalardır seni izliyordum, Atid. Dua ederken, eğitim alırken, en sıradan görevlerini yaparken bile. Senin göremeyeceğin yerlerden, senin bilemeyeceğin bir uzaklıktan. Sen beni hiç görmedin ama ben hep oradaydım."
Atid'in aklı karmakarışıktı. "Beni... izliyor muydun? Neden?"
Wukong'un gözlerinde bir parıltı belirdi. "sana bir ödülüm var" dedi.
Devam edecek