Altın kumların üstüne gökten bir ışık indi. Bu ışık ne bir nesneydi ne de bir göktaşı. Bu, başka bir gezegenden gelen yalnız bir yıldızdı. Altın kumlar ışığın sıcaklığıyla tısladı. Etraftaki çöller, bin yıldır ilk kez nefesleniyormuş gibi ürperdi. Işık yere çarptığı anda sönmedi. Aksine büyüdü, titreşti ve içinden insan gibi ama insan olmayan bir siluet çıktı. Altın kumlar onun ayaklarının altında usulca parladı. Üzerinde eski bir takım elbise vardı ama toz tutmamıştı. Gözleri gece gibi siyahtı ve bin yıllık bir yorgunluk taşıyordu. Konuştuğunda sesi rüzgâr gibiydi.
"Benim adım yok artık. Beni rengim yüzünden gönderdiler. Ama ben eve dönmek için gelmedim. Sizi uyarmaya geldim."
Bu kişinin gözleri birçok rengi taşıyordu ama kendine has rengi maviye çalan griydi. Teni de eşsizdi. Maviye çalan gri gözleri altın kumlara değdiğinde kumlar sanki gökyüzünü hatırladı. Tenindeki o eşsiz renk ne maviye ne de griye benziyordu. Sanki iki gezegenin alacakaranlığında karışmış bir ışıktı. O yüzden sürgün edilmişti. Çünkü onun gibi kimse yoktu. Farklı olmak, bu evrende en büyük suçtu.
Etraf sessizleşti. Rüzgâr bile nefesini tuttu. Ve o beyefendi cebinden, avucunun yarısı kadar küçük, nabız gibi atan bir küre çıkardı.
Tüm dikkatiyle küreye bakarken nereye geldiğini ve nasıl geldiğini merak ediyordu. Elinde sadece sıradan bir küre vardı. Ne olacağını düşünmeden bir kum fırtınasına yakalandı. Öyle bir kum fırtınasıydı ki ne göz gözü görüyor ne de nefes aldırıyordu. Bu, yılın en büyük fırtınasıydı. Çöl böcekleri bile kumlarla birlikte oradan oraya uçuyor, çöl aslanları bile kendilerini tutamayıp feryatlar içinde döne döne sert bir şekilde yere çakılarak ölüyordu. Tıpkı bir cehennemden perdeler yansıyordu.
Kum fırtınasıyla ayaklarım birden yerden kesildi. Bir yaprak gibi oradan oraya savrulduğumu hissediyordum. Hissediyordum çünkü gözlerimde sadece ince bir çizgi çizilmiş gibi, etraf karmaşık ve bulanıktı. Fırtınanın içinden bir ses geldiğini sandım. Çünkü göremediğim bir fırtınadan ses duymam olanaksızdı. Ama aynı sesi yine duydum. Bu nasıl olabilirdi? Kum fırtınası bana sesleniyordu.
"Seni Kumların Prensi Presn Krislan'a bırakmam emredildi."
Daha ne olduğunu anlamadan kendimi Prens Krislan'ın önünde buldum.
Gür bir kahkahayla kendime gelirken Prens Krislan, sanki bir yılan gibi süzülerek bana yaklaştı ve çatal dilini tıslatarak küre dedi.
"Ne küresi?" diye soracakken kafamın içinde bir ses kürenin ne olduğunu soruyordu. Bu soruyla birlikte, "Küre nedir?" diye sordum. Prens Krislan beni boğazımdan ısırdı. Gözlerim kapanırken, "Bunu şifacı büyücülere götürün," dedi.
Bir fırtınayla kendimi Büyücü Ozla'nın kürsüsünde buldum. Büyücü Ozla, büyücülerin prensesiydi ve büyüleyici bir fiziği vardı. Ancak onu ele veren tek şey, yüzük parmağındaki siyah yüzüktü. O yüzük ne kadar siyahsa Ozla da o kadar yaşlı ve çirkin bir kadına, yani bir cadıya dönüşüyordu.
Ozla endamıyla bana yaklaştıkça ondan gelen, büyücülere has iğrenç ve zehirli bir koku burnuma dolmaya başladı. Öğürmek yerine organlarımın yerlerinden ayrılarak kendilerini kapattığını hissediyordum. Bu beni daha savunmasız bir duruma sokarken, "Kendimi tekrar nereye geldim?" sorusu kulaklarımı tırmaladı.
Büyücü yanıma gelince o çatallı dilini uzatarak "Küre," dedi.
Yine tam "Küre ne?" diye soracakken kafamdaki ses onunla konuşarak kürenin ne olduğunu söyledi. Bunun üzerine büyücü, yukarıdan sarkan kum çıngıraklarıyla sarılmamı emretti.
Çıngıraklar beni sararken, tıpkı bir tapınma ayini gibi aynı sözleri söylüyorlardı.
"Büyücü Ozla, Prens Krislan ve Emma Tanrı."
Büyücü Ozla'yı ve Prens Krislan'ı tanıyordum ama Emma Tanrı da kimdi? Bunu düşünürken kendimi Tanrıların Toplantısı'nın ortasına fırlatılmış buldum.
Bu nasıl bir fırtınaydı ki yılanların prenslerini ve cadılar prensesini görmüştüm? Ama anlamadığım tek konu bu küreydi. Kendi kendime sorduğum soruların hiçbirinin cevabını bilmiyordum. Masanın ortasında bir sandalye vardı ve ben orada oturuyordum. O an anladım ki çıngırakların söyledikleri bir tapınma sözü değildi. Büyü yapıyorlardı.
Kendime gelince etrafıma baktım. Her türlü nesnenin bir tanrısı vardı. Kimileri düz asfaltı, kimileri ise korku dolu kimyasalları temsil ediyordu. Ben nasıl bir işin içindeydim? Herkesin odağında aynı şey vardı: Küre. Bana ise hiçbir bilgi veren yoktu.
Ben kimdim? İstedikleri küre neydi ve neye benziyordu?
"Emma Tanrı," diye fısıldadım.
O anda boş tahtın üstündeki mavi-gri ışık yoğunlaştı. Su sesi geldi. Tuz kokusu odayı doldurdu.
Ve ışıktan bir adam çıktı.
Gözleri maviye çalan gridir. Tıpkı çölde gördüğüm siluetin gözleri gibi. Teninde ne mavi ne de gri vardı. Sanki iki okyanusun alacakaranlığı teninde birleşmişti.
Emma Tanrı. Deniz ve Yağmurların Tanrısı.
Prens Krislan başını eğdi. Büyücü Ozla diz çöktü. Siyah yüzüğü söndü.
"Sonunda geldin," dedi Emma. Sesi dalga gibiydi. Hem yumuşak hem de öldürücüydü. "Bin yıldır sürgündesin. Rengin yüzünden."
Anladım. Çölde gördüğüm o yalnız yıldız oydu. Beni uyarmaya gelmemişti. Kendisi gelmişti.
Emma bana baktı. Sonra avucumdaki küreye baktı. Küre delicesine atıyordu.
"O bir asa," dedi Emma. "Benim şimşek asam. Ama mühürlü. İnsan olmadan konuşamaz."
Sözü biter bitmez küre elimde ısındı. Yanmadı. Eridi. Işık oldu.
Ve ışıktan bir çocuk çıktı.
On yaşında bir çocuktu. Saçları şimşek gibi beyazdı. Gözleri griydi.
"Ben asayım," dedi çocuk. Sesi gök gürültüsü gibiydi ama küçüktü. "Ve ben anlatacağım."
Oda sustu. Tanrıların hepsi onu dinledi.
"Bu evren susuzluktan ölüyor," dedi Asa. "Asfalt Tanrısı yolları kuruttu. Kimyasal Tanrısı yağmurları zehirledi. Denizler çekildi. Emma sürgün edildi çünkü farklıydı. Çünkü deniz ve yağmur bir aradaydı."
Bana döndü.
"Ve seni seçtiler. Çünkü senin kanında hem çöl var hem fırtına. Hem kum var hem su."
Prens Krislan tısladı.
"O hâlde küreleri birleştirme zamanı."
Büyücü Ozla güldü. Yaşlı yüzü gençleşti.
"Ama bedeli var. Bir tanrı ölecek."
Emma öne çıktı.
"Ben öleceğim," dedi. "Şimşek Asası'nı geri almak ve yağmurları geri getirmek için."
Hayır diye bağırmak istedim ama sesim çıkmadı.
Emma elini omzuma koydu. Eli soğuktu. Deniz gibi.
"Farklı olmak suç değildir, çocuk," dedi. "Farklı olmak yağmurdur. Çölü yeşerten şeydir."
Sonra dağıldı. Mavi-gri toza dönüştü. Ve tozlar tavandan aşağı yağmur olarak yağdı.
Asa çocuk ağladı.
İlk kez bir asa ağladı.
Ve ben anladım. Ben kimdim?
Ben köprüydüm.
Kum ile su arasında. Çöl ile fırtına arasında.
Altın kumlar artık ıslaktı. Ve ilk kez, bin yıldır ilk kez, çöl kokmadı.
Yağmur koktu.
Yağmur damlaları altın kumlara değdiğinde buhar olmadı. Toprağa işledi.
Asa çocuk yanıma geldi. Elimi tuttu. Eli küçüktü ama içinde fırtına vardı.
"Emma son sözünü söyledi," dedi. "Artık sen varsın. Kum ve Su'nun Köprüsü."
Ufukta ilk yeşil filiz göründü.
Bin yıldır çölde yeşil yoktu.
Prens Krislan tıslayarak uzaklaştı. Büyücü Ozla ağladı.
İlk kez bir cadı ağladı.
Ve ben gökyüzüne baktım.
Bulutlar toplanıyordu.
Farklı olmak artık suç değildi.
Farklı olmak yağmurdu.
Ve çöl ilk kez şarkı söylüyordu.