Sanfrac’a geldiğimde trenin keskin dumanı çoktan dağılmıştı. İstasyondan geriye, ıslak rayların üzerinde titreyen birkaç su damlası ve uzaktan gelen tekerleklerin boğuk yankısı kalmıştı sadece. Yağmur, kasvetli gökyüzünden ince ince süzülüyordu; Sanfrac için sıradan, renksiz bir gün daha. Akademinin dik patikasına tırmanırken yağmura teslim olmuş toprak, adımlarımı her attığımda siyah ayakkabılarıma bulaşıyordu. Rüzgâr kıvrımlı eteğimi savuruyor, nemli saçlarımı yüzüme yapıştırıyordu. Şemsiyemi yanıma almamıştım. Dışarıdan bakıldığında tam bir felaketti belki ama bu kasvetli havanın sunduğu vahşi güzelliği kaçırmaya hiç niyetim yoktu.
Yamaç boyunca uzanan dar patikadan geçerken, sislerin arasına gömülmüş Ruhsuzlar Mezarlığı belirdi. Islak mezar taşlarının arasında süzülen pusun ardında, toprağın altında yatanların bakışlarını üzerimde hissederdim hep. Gözlerimde tüten hayalleri ve artık atmayan kalpleriyle, sanki her nefes alıp verişlerini zihnimde duyabiliyordum. Amacım bir korku hikâyesi anlatmak değil elbette. Ne de olsa insan karanlıkta yeterince uzun süre kalınca, onu bir düşman değil, sığınılacak bir dost sanmaya başlıyor; tıpkı insanoğlunun birbirine yaptığı o aldatıcı yakınlıklar gibi.
Akademi, sislerin arasından yükselen heybetli gölgesiyle beni karşıladı. Yılların yıprattığı yüksek taş duvarları, paslı demir parmaklıkları ve derinliklerinde karanlık mahzenler barındıran geçitleriyle bir okuldan ziyade unutulmuş bir orta çağ kalesini andırıyordu. Yaklaştığımda devasa demir kapı, gıcırtıyla kendi kendine geriye doğru süzüldü. Beni tanımıştı. Bu akademinin en sevdiğim yanı da buydu zaten; canlıydı. Dudaklarımı hafifçe büzüp fısıltıyla,
Bonjour,
dedim.
Bahçeyi çevreleyen ormanın içinden geçtim. Rüzgâr dev ağaçların arasında uğulduyor, yapraklardan süzülen iri damlalar omuzlarıma düşüyordu. Taşlı yola çıktığım anda gök gürledi; çakan sert bir şimşek, akademiyi bir anlığına bembeyaz bir ışık seline boğdu. İçeriye ilk adımımı attığımda karanlık geride kalmış, her şey netleşmişti. Koridorlar duvarlardaki mumların sarı, titrek ışığıyla aydınlanıyordu. Taş duvarların kasveti, koridorları olduğundan çok daha uzun ve mistik gösteriyordu.
Akademinin yükseldiği bu devasa kule, asırlar önce kilisenin şeytan çıkarma ayinleri için kullandığı gizli bir sığınaktı. Büyük savaşta harap olduktan sonra kaderine terk edilmiş, ta ki gizemli bir büyücü onu kadim sanatlarla yeniden hayata döndürene kadar. O günden beri bu duvarların arasında mantığın açıklayamadığı şeyler yaşanırdı. Kapılar sahiplerini tanır, koridorlar geceleri yer değiştirir ve bazı karanlık saatlerde duvarların derinliklerinden fısıltılar yükselirdi.
Bayan Morrigan!
İsmim, koridorun derinliklerinde yankılandı. Başımı kaldırdığımda sesi çıkaranın müdürümüz olduğunu gördüm; pek ilgimi çekmeyen, sıradan bir sima. Yalnızca nazik bir baş hareketiyle selam verip adımlarımı hızlandırdım. Bütün amacım, bu yılı da hiç kimseye bulaşmadan, tek başıma atlatmaktı.
Fakat odamın kapısını açtığım an, tüm planlarım yıkıldı.
Pardon?
Tanrı gerçekten bana bu cezayı mı uygun görmüştü? Odamın ortasında şirin görünüşlü bir kız duruyordu. Yeşil gözleri, kumral saçları ve duru, beyaz bir teni vardı. Bense siyah saçlarımın arasına gizlenmiş belirsiz kızıl ve mor tonlarımla, onun tam zıddı gibiydim. Kaşlarımı çatarak,
Bu sene beraber miyiz?
diye sordum.
Dudaklarında küçük bir gülümsemeyle,
Sanırım,
dedi. Başka bir kelime bilip bilmediğinden bile emin değildim.Onu birkaç saniye sessizce süzdüm.
Kim olduğunla ilgilenmiyorum. Yalnızlığı seven ve alanına sadık birisiyim. Birbirimizin sınırlarını ihlal etmezsek çok iyi anlaşırız."
Gözlerindeki şaşkınlıkla başını salladı. Arkamı dönüp masamdaki tozu sildim, eşyalarımı yerleştirdim ve ağır perdeleri sonuna kadar çektim. Cam kapıyı açıp balkona çıktığımda, Sanfrac’ın kasvetli manzarası ayaklarımın altına serildi: Mezarlık, orman, kasaba ve biraz ileride yükselen kilise...
O kiliseye gitmeyeli uzun zaman olmuştu. Babam bir papaz, annem ise bir rahibeydi. Onları çok küçükken kaybetmiştim. İçimde bir yerlerde onlara yakın olma isteği taşısam da, aramızda kopmaz bir mesafenin olduğunu hissederdim hep. Belki de bu yüzden insanlarla bağ kurmaktan kaçınıyordum. Bir insanla kurduğunuz her bağ, günün sonunda sizi yaralamaktan başka bir işe yaramaz. Güçlü kalmak istiyorsanız, yalnız kalmak zorundasınızdır.
Soğuk havayı ciğerlerime çekip fısıldadım:
Tekrardan buradayım.
Geçen yıl sakin geçmişti ama bu yıl farklı olmalıydı. İçimdeki o gizli yetenekler artık gün yüzüne çıkmak zorundaydı. Aksi takdirde, akademinin dilinden düşmeyen başarısız bir fısıltıdan ibaret kalacaktım. Balkondan içeri geçip camı kapattığımda oda arkadaşım merakla bana baktı:
Nereye gidiyorsun?
Gülümseyerek,
Cehenneme,
dedim.
Şeytanın mesai arkadaşına ihtiyacı varmış.
Odadan çıkıp merdivenlere yöneldim. Ayakkabılarımın sert topuk sesleri boş koridorlarda yankılanıyordu. En alt kata indiğimde sınıfımı aradım ve buldum. Bu yıl Ayna Dersleri'ne geçiyordum. Kendi zihnini hissetmek basitti; asıl hüner, bir başkasının zihninde var olabilmekti. Ve ben bunu öğrenecektim. Yani... en azından yarından itibaren.
Çantamı omuzlayıp dışarı çıktım. On altı yaşında, akademiye meydan okumak isteyen cesur bir kız... İçimdeki bu iki histen hangisinin daha ağır bastığını ben de bilmiyordum. Bahçeye çıktığımda bahçıvanın yağmurun altında ağaçlara gübre attığını gördüm. Yanına yaklaşıp,
Sosyal etkinlikler için biraz yanlış bir zaman, bayım,
dedim.
Yüzündeki kırışıklıkları derinleştiren bir tebessümle,
Bazen yanlış zamanı seçmelisin ki,
dedi,
yanlış yolda olduğunu sana söyleyecek birinin çıkıp çıkmayacağını görebilesin.
Duraksadım.
Bu da ne demek?
Elindeki küreği yere bırakıp bana döndü.
Eğer etrafındakiler seni yanlışından alıkoymuyorsa, yanlış yerde olduğunu anlamanın vakti çoktan gelmiştir.
Hafifçe gülümsedim.
Sağ ol.
Bahçıvan eşyalarını toplayıp okula doğru yürürken arkasından bakakaldım.
Garip adam,
diye mırıldandım kendi kendime.
Şiddetlenen yağmurun altında kasabaya doğru yürümeye başladım. Sanfrac hep böyleydi; kasvetli, gri ve sessiz. Yıllardır burada yaşamama rağmen bir gün olsun gerçek güneş ışığını gördüğümü hatırlamıyordum.
Kasaba meydanına vardığımda Stephen C.’nin bronzdan yapılmış heykeli belirdi. Stephen C.’nin kim olduğunu anlamak için geçmişin tozlu sayfalarına bakmak gerekir. Küçük bir çocukken ormanda kaybolan bir kız, Stephen C. tarafından bulunup ailesine teslim edilmiş. Ancak o dönemde köy, amansız bir savaşın ortasındaymış. Kiminle savaştıklarını açıkça söylemezlerdi ama o canavarların kim olduğunu herkes bilirdi: Bizdik. Akademideki herkes... Sırf onlardan farklı yeteneklerimiz var diye kalpsiz olduğumuzu düşünürlerdi. Oysa benim kalbim yıllar önce ölmüştü zaten. Ruhum, bu soğuk kasabanın taş sokaklarına zincirlenmişti.
O kurtarılan kız büyümüş, bir erkek evlat dünyaya getirmiş ve adını Stephen koymuş. Genç adam olan Stephen C. ise yıllar önce yakılan o köyün kalıntıları üzerine bu kasabayı kurmuş. Bir koloni olarak değil, herkes için eşit ve demokratik bir sığınak olarak... Tabii sadece sıradan insanlar için.
İnsanlar nankördür. Yağmurdan nefret ederler ama suyun oradan geldiğini unuturlar. İhtiyaçları bittiğinde seni arkalarında bırakırlar. Bu yüzden kimseyle bağ kurmam. Seninle bile... Tüm bunları zihnimin bir köşesinde konuk olduğun için dinliyorsun. Yoksa sadece bir düşünceden ibaret değil misin?
Her neyse... Akademiye sadece ders almak için dönmedim. Büyük bir gizemin, Loran'ın Laneti'nin peşindeyim. Ve belki de o kadim Büyü Kitabı'nın... Nerede olduğunu bilmiyorum ama beni buraya getiren, kitabın çok yakında olduğunu fısıldayan o rüyaydı.
Kim bilir? Belki de on yedi yaş, sadece yeni bir yaş demek değildir.