4. BÖLÜM
Yatağın üzerinde kendimi daha da yorganın içine soktum ve sesleri dinlemeye başladım. "Bırakın, lütfen! Bizim bir suçumuz yok!" Bir kadın sesiydi. Ardından bir çığlık daha yükseldi. Biri "Anne!" diye bağırıyordu. Bir bebek ağlaması ve çarpışma sesleri duyuldu. Başım dönüyor ve kapı sanki gittikçe bana yaklaşıyordu. Gözümün önünde biri belirdi. Hayır, git! Seni şu an görmek istemiyorum. Gülümsedi. O günkü gibi değildi teni. Sararmış değildi, canlıydı. Bana baktı ve fısıldadı: "Delphine, beni mi özledin?" Hayır, hayır. Özlemedim. Seni unuttum bile. Gözlerimdeki yaşlarla birlikte dışarıdaki sesler de şiddetini artırdı. Ağzımda metalik bir tat hissettim, sonra ağzıma o tadın yayıldığını ve dolduğunu... Öğürdüm ve kusmaya başladım. Her yer kandı. Sesler, bağırış çağırıştan sanki kapı vurma seslerine dönüşmüş gibiydi. Ağlamaya ve kendimi yerde sıkmaya başladım. Kafamı kaldırıp tekrar ona baktım. Yine oradaydı. Gülümsedi, sanki her şey eskisiymiş gibi. Gözlerimden gelenlerin kan olduğunu o zaman fark ettim. O kadar uzun süredir mi ağlıyordum? Bana doğru bir adım attı ve yanıma geldi. Yanımda diz çöktü. Yine yüzünde o şefkatli gülümsemesi vardı. "Ağlama, sadece uyu." Silikleşti ve ben de kendimi yerde buldum...
Saatin 12 olduğunu belli eden çınlaması ile gözlerimi açtım. Yerde, dün geceki gibi kusmuğun ve kanların arasındaydım. Kafam sanki içindeki düşünceleri dışarı itiyormuş gibi zonkluyordu. Zorlukla dengede durarak doğruldum ve üzerimdekilere iğrenerek baktım. Tüm pijamalarım iğrenç kusmuk içindeydi. Sinirle tek tek soyundum ve onları yerdeki kusmuğun üzerine bastım. Çıplak tenime bakmamaya çalışarak aynanın karşısına geçtim. Gözlerim, yanaklarım gibi kıpkırmızı olmuştu. Dün gece o kadar çok ağlamıştım ki gözlerimden kan gelmiş ve tüm yüzüme yayılmıştı. Kafamı yavaşça kapıya çevirdim. Sanki hiçbir şey olmamış gibiydi. Yavaşça duvarda asılı duran Dikiş Tutmaz'ı aldım. Annem bunun büyük dedemden kaldığını söylemişti. Kabzasını kavradım ve sessiz adımlamaya çalışarak kapıya doğru gittim. Önce kulağımı yasladım ve dinledim. Hiçbir ses yoktu. Sonra bir adım geri attım ve savunma pozisyonunda kapıyı hızlıca açtım. Hiçbir şey yoktu. Sanki dün gece kıyamet kopmuş gibi sesler hiç gelmemişti. Gözlerimi şaşkınlıkla kırptım ve kafamı uzatıp koridora baktım. Boştu. Derin bir nefes alıp kapıyı kapattım ve bıçağı yerine astım.
Günlüğü kontrol etmeliydim. Ama önce burayı yaşanabilir yapmalıydım. Gardırobu açtım ve üzerime mürdüm renginde bir bluz aldım. Fazla boldu ama korse ile dengelenebilirdi. Şu an değil, başka zaman olsaydı dengelerdim. Altıma siyah bir eşofman geçirerek saçlarımı topladım. Sonra aynanın karşısına geçtim ve pamukla yüzümdeki, boynumdaki ve göğüslerimdeki akan kanı ve kusmuğu temizledim. Daha sonra banyo yapardım. Sonra odadaki tüm pencereleri açtım ve üstündeki ince tülü çektim. Güneş ışığı yoktu ama temiz hava giriyordu.
Sonra koridora çıktım ve etrafı tekrar tekrar kontrol ettikten sonra elim ekosedeki çamaşır sepetini alarak içerideki kıyafetleri topladım ve burun sağlığım için dışarı, merdivenlerin yanına koydum. Üzerine kustuğum halıyı da sardım ve yine merdivenlerin yanına götürdüm. Tüm bunları yapmak beni yormuştu, özellikle bu şartlar altında. Çözmem gereken şeyler vardı. Bunu sonra hallederim diye yine sorunlardan kaçarak merdivenlere yürüdüm ve halıyı silenin üzerine isabetleyip merdivenlerden çıkmaya başladım. Ölü, çürümüş yarasa gibi kokuyorlardı.
Kaçıncı kata geldiğimde derin bir "oh" çekerek banyonun kapısını açtım ve halıyı mermer küvetin içine kayıp kıyafetlerle odasının diğer ucundaki tahta devasa kovaya doğru ilerledim. İçine su doldurduktan sonra kıyafetleri birkaç kez suya batırıp çıkardım. İyice ıslandıklarından emin olduktan sonra aynanın yanındaki dolaptan kokulu gül yapraklarıyla dolu şişeyi aldım. Kapağını açtığımda yüzümde bir gülümseme belirdi ve birkaç yaprak suyun üzerine attım. Oda hemen kokmuştu.
Daha sonra küvete sıcak su ve biraz rendelenmiş sabun parçacıkları atıp elimle suyu köpürttüm. Bunu da halletmenin verdiği rahatlık ile kapıyı kapatıp merdivenlerden alt kata indim. Oda iyice havalanmış, ne kanın o metalik kokusu ne de kusmuğun o ekşimsi kokusu kalmamıştı.
Makyaj masasına oturdum ve yüzüme baktım. Göz altlarım morarmıştı. O kadar mor değildi ama ten rengimden dolayı hemen göze çarpıyordu. Elime biraz pudra ve geyik boynuzundan yapılmış fırçamı aldım, tüm yüzüme pudraladım ve tekrar aynaya baktım. Cildim sanki çok sağlıklıymış gibi görünüyordu. Hayatta hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Benim cildimin sağlıklı olmaması gibi.
Yüzümü hallettiğimi düşünüp çekmecede günlüğü aramaya başladım. Elime aldım ve derin bir nefes alıp ilk sayfaları yine kontrol ettim. Değişen yoktu. Ama aklımda olduğu gibi bugünün tarihini, 30 Aralık, aranmaya başladım. Sayfayı çevirdim ve o özellikle işaretlenmiş güne baktım.
30 Aralık.
30 Aralık
Bugün Hançer'in havlamaları yerine bize lanet okuyan, ellerinde yanan meşaleler olan köylülerin sesi ile uyandık. Bağırdılar ve zorla evimize girerek suçlunun biri olduğunu haykırdılar. Hâlâ korkumuz taze, hâlâ ellerim titriyor. Annem bağırdı onlara ve bizim suçumuz olmadığını haykırdı. Kapılara vurdular, eşyalarımızı kırdılar. Delphine hiç olmadığı kadar sesli ağladı. Annem onu kucakladı ve o pis cahilleri evimizden çıkarmayı başardı. Ölmek istemiyorum.
Gözlerimi tekrardan aynı satır üzerinde gezdirdim. "Delphine hiç olmadığı kadar ağladı." Günlük sahibi beni tanıyordu ve küçüklüğümden yanımdaydı ama işin tuhaf yanı, ben tek çocuktum ve, tekrar ediyorum, Büyük Sürgün Dönemi'nde yoktum.