Kulakları yırtan o uğultu... Otobüsün asfaltı tırmalayan fren sesi ve ardından gelen o korkunç metal çarpışması...
“Ölüyorum.”
Zihnimden geçen son düşünce buydu. Annemin yüzü, sınav notlarım, otobüsün kırılan camları... Her şey keskin bir karanlığın içinde yok olmuştu.
Sonra, derin bir nefesle gözlerimi açtım.
Ciğerlerime batan şey acı bir hastane kokusu ya da yanık kokusu değildi; ağır, baygın bir gül ve odun isi kokusuydu. İlk başta hiçbir şey göremedim, gözlerim bulanıktı. Vücudumu kontrol etmeye çalıştım. Bacaklarımı hissediyor muydum? Evet. Kolumu oynatabiliyor muydum? Evet.
“Hastanede miyim?” diye düşündüm. Ses çıkarmaya çalıştım ama boğazımdan sadece bir hırıltı koptu. Kesinlikle bir ambulans siren sesi veya cihaz bip sesi duymayı bekliyordum ama etraf ölümcül bir sessizliğe gömülmüştü.
Görüşüm netleştikçe, yukarıda beyaz, steril bir hastane tavanı yerine, bir katedralin kubbesini andıran, koyu kızıl abanoz ağacından devasa bir tavan gördüm. Gümüş işlemeler parıldıyordu.
“Komadayım,” dedim kendi kendime. Kalbim hızla çarpmaya başladı. “Kaza yaptım, bilincimi kaybettim ve şu an beynim bana çok saçma, çok gerçekçi bir rüya gösteriyor. Birazdan uyanacağım.”
Kendimi buna inandırarak yataktan doğrulmaya çalıştım ama bedenim akılalmaz derecede ağırdı. Sanki üzerime tonlarca yük bağlanmıştı. Ellerimi destek almak için geriye attığımda, yatak çarşafının o pürüzsüz, soğuk ve kaygan dokusunu hissettim. İpekti. Benim evimdeki o sert pamuklu nevresimlere hiç benzemiyordu.
Ellerime baktım. İşte o an kalbim göğüs kafesimi delecek gibi oldu. Benim parmaklarım kısa ve tombuldu; tırnaklarım sınav stresinden eti yenene kadar kemirilmişti. Ama şu an karşımda duran eller... Upuzun, porselen kadar beyaz, pürüzsüz ve kusursuz manikürlüydü.
“Bu... bu ne?” diye fısıldadım. Sesim bile benim değildi. Benim o hafif çatallı sesimin aksine, duru, melodik ama buz gibi bir kadının sesi dökülmüştü dudaklarımdan.
Dehşet içimi kemirirken, rüyada olduğumu kanıtlamak için tırnaklarımı o yabancı kolun derisine geçirdim. Sertçe sıktım. Canım yandı. Hem de o kadar gerçek, o kadar çiğ bir acıydı ki bu... Rüya olamazdı. İnsan rüyada acıyı bu kadar net hissetmezdi.
Panikle üzerimdeki ağır örtüyü tekmeleyerek açtım ve bacaklarımı yataktan dışarı sarkıttım. İşte asıl darbe o an indi. Geceliğimin altında, tam gövdemin ortasında devasa, gergin bir kavis duruyordu.
Karnım... Burnumdaydı.
Nefesim tamamen kesildi. Ellerim titreyerek o korkunç şişkinliğe gitti. Dokunduğum an, derimin hemen altında sıcak, yabancı bir yaşam yavaşça kıpırdadı. İçeride bir şey döndü. Bir tekme.
“Hayır, hayır, hayır!” diye bağırdım, yataktan geriye doğru kaçmaya çalışarak. “Bu ben değilim! Ben hamile değilim! Ben yirmi iki yaşındayım!”
Kontrolümü tamamen kaybetmiştim. Sendeleyerek yataktan fırladım ama değişen ağırlık merkezim yüzünden buz gibi mermer zemine dizlerimin üzerine kapaklandım. Dizlerimin acısı beynime vurdu. Başımı ellerimin arasına alıp saçlarımı çekiştirdim; parmaklarımın arasına gelen şey kendi kahverengi saçlarım değil, belime kadar uzanan gümüşi sarı tellerdi.
Akıl sağlığımın sınırındaydım. Ölmüş müydüm? Bu bir cehennem miydi? Başka birinin bedeninde, hamile bir kadının içinde ne işim vardı benim?
Ayağa kalkıp pencereye koştum, ağır kadife perdeleri sökerek açtım. Belki dışarıda tanıdık bir şeyler görürüm umuduyla... Ama dışarıda sadece uçsuz bucaksız, bembeyaz bir boşluk vardı. Karlı dağlar, iğne yapraklı kara ormanlar ve gökyüzünü yırtan sivri kuleler.
Cama yansıyan yüzüme baktım. Solgun, porselen tenli, kış kraliçelerini andıran büyüleyici ama buz gibi bir kadın bana bakıyordu.
O an zihnimin derinliklerinden, sanki bu bedenin etine kemiğine kazınmış gibi bir isim sızdı, beynimin içinde yankılandı: Lady Luviana. Kuzey Dükü’nün karısı.
“Hayır...” diye inledim, gerisingeri çekilerek. “Ben Aylin’im... Ben Luviana değilim...”
Tam o sırada odanın devasa kapısı yavaşça aralandı. İçeri giren genç hizmetçi, beni yerde, perdelerin arasında o vahşi ve darmadağın halimle görünce elindeki gümüş tepsiyi düşürecek gibi oldu. Anında diz çöktü, korkudan titreyerek başını mermere yasladı.
“Düşes Hazretleri! Lütfen... Lütfen yatağınıza dönün. Şifacı bu soğukta çıplak ayakla yürümenizin hem sizin hem de... veliahtın sağlığı için tehlikeli olduğunu söylemişti.”
“Ne veliahdı?! Ne diyorsun sen?! Ben kimim?!” diye kükredim, ona doğru bir adım atarak. Sesimdeki o saf delilik kızı daha da korkuttu.
“Lady Luviana, yalvarırım... Dük Hazretleri eğer bu halde olduğunuzu duyarsa...”
Kız odadan adeta canını kurtarmak ister gibi geri geri kaçıp kapıyı kapattığında, oda yeniden o boğucu sessizliğe gömüldü.
İçimdeki o çaresizlik ve korku, saniyeler içinde yerini kontrol edilemez bir histeriye, saf bir cinnete bıraktı. Bu yalan hayatı, bu karnı, bu yabancı yüzü kabul etmiyordum. Odanın ortasındaki o devasa, altın varaklı boy aynasının karşısına geçtim. Aynadaki o kusursuz, gümüş saçlı kadına nefretle baktım.
“Sen kimsin?” diye bağırdım boşluğa.
Cevap gelmedi. Sadece dışarıdaki fırtınanın uğultusu duyuldu. Ellerim titreyerek aynanın kenarlarını kavradı. Tüm vücudumun ağırlığını kullanarak aynayı ileriye, mermer zemine doğru ittim.
Ayna büyük bir gürültüyle devrildi. Çıkan o kulak tırmalayan, keskin çatırtı sessizliği bir bıçak gibi yardı. Binlerce cam parçası etrafa saçılırken, Luviana’nın o kusursuz yüzü mermerin üzerinde bin parçaya bölündü.Kapılar gürültüyle açıldı.
“Düşes Hazretleri!”
İçeriye doluşan hizmetçilerin yüzündeki o saf dehşeti gördüm. Birkaç şövalye kapı eşiğinde duraksadı. Ama onlar bana değil, yerdeki cam kırıklarının ortasında, geceliği darmadağın, çıplak ayaklarının hemen yanında keskin parçalar duran o “kutsal” bedene bakıyorlardı. Hiçbiri yanıma gelmeye cesaret edemiyordu; sanki dokunurlarsa kırılacak bir porselenmişim ya da onları tek bir bakışımla yok edecek bir canavarmışım gibi uzak duruyorlardı.
“Gidin!” diye bağırmak istedim ama boğazımdan sadece boğuk bir hırıltı çıktı.
O sırada, odadaki şömine ateşinin turuncu ışığı aniden solmaya başladı. Pencerelerden giren o zayıf kış güneşi, yerini yoğun bir sis bulutuna bıraktı. Hizmetçilerin yüzleri belirsizleşti, sesleri sanki suyun altından geliyormuş gibi boğuklaşmaya başladı. Başım dönüyordu. Karnımdaki o ağırlık, sanki tüm kanımı ve enerjimi kendine çekiyordu.
Gözlerimin önünde siyah benekler uçuşmaya başladı. Etrafımdaki o devasa oda, ceviz paneller ve gümüş şamdanlar yavaşça silindi. Dünya, kenarlarından yanmaya başlayan bir kağıt gibi kararıyordu.
“Düşesim! Kendinize gelin! Şifacıyı çağırın! Dük Hazretlerine haber verin!”
Hizmetçinin çığlığı, zihnimde yankılanan son şey oldu. Dizlerimin üzerine çöktüğümü, ellerimin yerdeki cam parçalarına değdiğini hissettim ama acı duymuyordum. Sadece o dondurucu, mutlak karanlık beni içine çekiyordu.
---
Karanlık, sadece bir renk değil; ağır, yapışkan ve nefes almayı zorlaştıran bir kuyu gibiydi. Gözlerimi yeniden araladığımda, az önceki o cinnet anının gürültüsü yerini kulakları tırmalayan bir sessizliğe bırakmıştı. Odanın içindeki o baygın gül kokusu gitmiş, yerine rutubetli taşların ve sönmekte olan mumların isli kokusu gelmişti.
Hareket etmek istedim ama sağ bileğimde hissettiğim o dondurucu soğukluk, hamlemi daha başlamadan bitirdi.
Şıngırtı.
Keskin, metalik bir ses odanın taş duvarlarında yankılandı. Dehşet içinde elimi kendime çekmeye çalıştım ama bileğimdeki o ağır, demir halka yatağın devasa abanoz sütununa zincirlenmişti. Kalbim, göğüs kafesimi parçalamak isteyen kapana kısılmış bir kuş gibi atmaya başladı. Diğer elimi kaldırdım; o da aynı kaderi paylaşıyordu. Bileklerimdeki ince, porselen gibi deri, kaba metalin altında eziliyor, her hareketimde canımı yakıyordu.
“Kimse yok mu?” diye fısıldadım. Sesim kurumuş bir yaprak gibi hışırtılıydı. “Yardım edin!”
Cevap gelmedi. Sadece pencereden sızan o soluk, gri kış ışığı odanın zeminindeki toz tanelerini aydınlatıyordu. Gözlerim karanlığa alıştıkça, odanın uzak köşesinde, gölgelerin en koyulaştığı noktada bir karaltı fark ettim.
Odanın ortasındaki kadife kaplı yüksek sırtlı koltukta, bacak bacak üstüne atmış bir siluet oturuyordu.
Gövdesi karanlığın içinde kaybolmuştu ama loş ışıkta parlayan gümüş işlemeli çizmeleri ve dizlerinin üzerindeki eldivenli ellerini seçebiliyordum. O kadar hareketsizdi ki, bir an onun da odayı süsleyen bir heykel olduğunu sandım. Ancak şöminedeki son odun parçası çatırtıyla çöktüğünde, adamın parmaklarının kılıcının kabzasında hafifçe oynadığını gördüm.
“Uyandın mı, Luviana?”
Ses, odadaki havayı aniden dondurdu. Derin, pürüzsüz ama her kelimesi birer buz parçası gibi keskindi. Bu isim zihnime çarptığında, az önceki karartıdan kalan son parçalar birleşti. Dük Krayen. Kuzeyin Efendisi. Karısı aynayı parçalayıp hamile bedeniyle yere yığıldığında, onu kollarına alıp yatağa taşımak yerine bileklerine bu demirleri vuran adam.
“Neden...” diye inledim, bileklerimi tekrar çekiştirerek. Zincirlerin yatak başlığına çarpan sesi odada yankılandı. “Neden bağlıyım? Burası neresi? Bırak beni!”
Karanlıktaki siluet yavaşça öne doğru eğildi. Yüzü ışığa çıktığında gördüğüm şey, bir koca değil, avını izleyen bir yırtıcıydı. Keskin bir çene hattı, düzgün ama merhametsiz bir burun ve gecenin kendisinden daha karanlık gözler... Krayen’in bakışlarında ne bir sevgi ne de bir endişe vardı; sadece saf, katı bir gözlem vardı.
Karanlığın içindeki o buzdan siluet, yani Dük Krayen, ayağa kalkıp yatağa doğru bir adım attığında odadaki hava ağırlaştı. Çenemi kavrayan eldivenli parmakları, sanki tenimi değil de doğrudan ruhumu eziyordu. Gözlerindeki o katı, pürüzsüz nefretle yüzleştiğimde, bir kocanın karısına duyabileceği en ufak bir şefkat kırıntısı bile bulamadım.
“Beni bırak!” diye hıçkırdım, zincirleri çaresizce sarsarak. Metalin yatak sütununa vuran keskin sesi, odanın taş duvarlarında alaycı bir şekilde yankılandı. “Ben... Ben senin sandığın o kadın değilim! Anlamıyor musun? Burada olmamalıyım!”
Krayen, bu feryadıma karşılık sadece hafifçe alaycı bir nefes verdi. Eğilip yüzünü yüzüme o kadar yaklaştırdı ki, gözbebeklerindeki o zifiri karanlıkta kendi dehşete düşmüş yansımamı gördüm.
“Dikkat çekmek için seçtiğin bu yeni yöntem gerçekten yaratıcı, Luviana,” dedi, sesi zehirli bir sarmaşık gibi kulağıma dolanırken. “Aynaları kırmak, hafızanı kaybetmiş gibi davranmak, kendini bir yabancı gibi tanıtmak... Hepsi o sığ ve bencil dünyanda ilgi odağı olmak için yaptığın zavallıca oyunlar.”
Çenemi daha da sıktı, başımı geriye doğru iterek gözlerimin içine nefretle baktı.
“Şunu o hastalıklı zihnine iyice kazı: Eğer karnındaki o varis, bu dükalığın kaderiyle mühürlü olmasaydı; eğer o çocuğun canına gelecek en ufak bir zarar bu topraklara gökten felaketler yağdırmayacak, krallığı ateşe vermeyecek olsaydı... seni ve o taşıdığın şeyi bu odada kendi ellerimle katleden ilk kişi ben olurdum. İkinizi de bu soğuk mermerlerin üzerinde cansız bırakmak için bir saniye bile tereddüt etmezdim.”
Sözleri, göğsüme saplanan düzinelerce buz parçasından daha çok canımı yaktı. Bu adam, karnındaki canı sevdiği için değil, sadece bir “felaketi” önlemek için beni hayatta tutuyordu. Bir anne adayı değil, bir kafes, bir kap muamelesi görüyordum.
“Ama ne yazık ki,” diye devam etti, elini çenemden iğrenerek çekip eldivenini sanki kirli bir şeye dokunmuş gibi düzelterek. “O çocuk yaşamak zorunda. Ve sen de o doğana kadar uslu durmak zorundasın. Bir daha kendine ya da ona zarar vermeye kalkarsan, seni bu yatağa sadece bileklerinden değil, boynundan da zincirletirim. İlgi mi istiyordun? İşte tüm dikkatim üzerinde.”
Krayen, arkasında dondurucu bir sessizlik bırakarak arkasını döndü. Pelerinini savurarak kapıya doğru ilerlerken, ben yatağın üzerinde ipeklerin ve zincirlerin arasına çökmüş halde kalakaldım.
Bileklerimdeki metalin soğukluğu artık kemiklerimi sızlatmıyordu; asıl sızlayan, bu bedenin ve bu bebeğin etrafına örülmüş olan o devasa nefret duvarıydı.
&
Zamanın ne kadar geçtiğini, kaç saattir o buz gibi yastığa bakarak ağladığımı bilmiyordum. Pencerelerden sızan o ölü sönük gri ışık, yerini yavaşça daha parlak ama bir o kadar ruhsuz bir beyaza bıraktı. Sabah olmuştu.
Bileklerimdeki metalin soğukluğu artık tenimle birleşmiş gibiydi; uyuşmuştu. Kapının dışındaki ağır sürgülerin çekildiğini, anahtarların o devasa kilit içinde döndüğünü duydum. Ses, odanın yüksek tavanlarında yankılanarak doğrudan beynimin içinde patladı. İçeriye girenler, dün geceki o dehşete düşmüş kalabalık değildi. İki hizmetçi, başları önlerinde, sanki bir ayine katılıyorlarmış gibi sessizce içeri süzüldüler. Hemen arkalarından uzun boylu, gri elbiseli bir kadın belirdi. Elindeki anahtar demetinin sesi, bileklerimdeki zincirlerin sesine karıştı.
“Düşes Hazretleri,” dedi kadın, sesi hiçbir duygu barındırmıyordu. Sadece soğuk bir görev bilinci. “Dük Hazretleri, kahvaltınızdan sonra kelepçelerin çözülmesine izin verdi. Ancak odadan çıkmanız hâlâ kesin bir emirle yasaklanmıştır.”
Cevap verecek gücü kendimde bulamadım. Kadın yatağın kenarına gelip o soğuk anahtarı demir halkaya soktuğunda nefesimi tuttum. Tık. Sağ bileğim kurtuldu. Tık. Sol bileğim... Ellerim özgür kaldığı an, sanki ruhumun bir parçası yerine gelmiş gibi onları göğsüme çektim. Bileklerimde kıpkırmızı, yer yer morarmış halkalar vardı. O ince, aristokrat deri, kaba metalin altında ezilmişti.
Hizmetçiler bir an bile yüzüme bakmadan odaya bir masa kurdular. Gümüş tepsilerin üzerindeki kapaklar açıldığında odaya taze ekmek, bal ve meyve kokusu yayıldı. Ama midem, içindeki o yabancı ağırlıkla birlikte kasılıyordu. Yemek değil, sadece bu kabustan uyanmak istiyordum.
Kadınlar odadan çıktığında ve kapı yeniden üzerime kilitlendiğinde, yavaşça yataktan doğruldum. Bu sefer hareketlerim daha sakindi. Ayaklarımı mermer zemine koydum; dünkü o cam kırıkları temizlenmiş, yerdeki kan izleri tamamen yok edilmişti. Sanki dün geceki o cinnet anı hiç yaşanmamış gibi oda pürüzsüz ve kusursuzdu.
Pencereye doğru ilerledim. Ağır kadife perdeleri sonuna kadar çektim. Dün fark etmediğim bir ayrıntı, bugün boğazıma bir düğüm gibi oturdu. Pencerenin dış tarafında demir korkuluklar vardı. Sarmaşık şeklinde işlenmişlerdi, estetik duruyorlardı ama amaçları belliydi: İçeridekini korumak değil, dışarı çıkmasını engellemek. Bu devasa oda bir oda değil, altından bir hücreydi.
Arkamı dönüp boy aynasının yerine asılan o devasa tabloya, kendi yansımama baktım. Üzerimdeki ipek geceliği yavaşça aşağıya sıyırdım.
Luviana.
Omuzlarım geniş ama kemikliydi. Köprücük kemiklerim, sanki bir deri bir kemik kalmışım gibi dışarı fırlamıştı. Bu kadın, hamile olmasına rağmen aslında çok zayıftı; karnı bir tepe gibi yükselirken vücudunun geri kalanı sanki eriyip gidiyordu. Parmaklarımı karnımın üzerinde gezdirdim. Cildim o kadar gergindi ki, damarlarımın mavi hatlarını görebiliyordum. Bir süre sonra karnımın sağ tarafında hafif bir kabarıklık hissettim. Bebek orada olduğunu hatırlatıyordu.
“Neden?” diye mırıldandım aynadaki gri gözlere bakarak. “Neden bu kadar nefret ediliyorsun? Neden kocan seni öldürmek istiyor ve neden bu evde bir hayalet gibisin?”
Ellerimi yüzüme kapattım. Otobüsün o gürültüsünü, sınavın o anlamsız stresini, akşam yiyeceğim o ucuz makarnayı bile özlemiştim. Orada Aylin’dim; sıradandım ama özgürdüm. Burada ise Luviana’ydım; bir düşestim, zengindim, güzeldim ama bileklerimde görünmez kelepçeler, penceresinde korkuluklar olan bir suçluydum.
En zoru da şuydu: Ben bu bedene aittim ama bu hayatın hiçbir parçasına sahip değildim. Bildiğim tek şey; karnımdaki bu ağırlık her geçen gün büyüyecek ve Krayen’in o karanlık gözleri, bir gün o zincirleri bileklerimden alıp boynuma dolayacaktı.
Yavaşça yere, o ipek halının üzerine çöktüm. Gözyaşlarımın mermere düşen sesini bile duyabiliyordum. O sırada, kapının altından küçük bir tıkırtı geldi.
Tam ayağa kalkıp kapıya yönelecektim ki, koridordan daha ağır, daha tok adımlar duyuldu. Kapının kilidi yeniden gürültüyle döndü ve içeriye bu kez elinde deri bir çanta taşıyan, yaşlı, yüzü kırışıklıklarla dolu ama bakışları keskin bir adam girdi.
Yanında yine o ifadesiz hizmetçilerden biri vardı. Adam yaklaştıkça üzerindeki taze nane ve kurutulmuş ot kokusu burnuma doldu.
“Düşes Hazretleri,” dedi adam, hafifçe eğilerek. Sesi, asırların yorgunluğunu taşıyan bir kütüphane rafı gibi gıcırtılıydı. “Ben Şifacı Silas. Dük Hazretleri, dün geceki... hadiseden sonra genel durumunuzu ve veliahtın sıhhatini kontrol etmemi istedi.”
Şifacı çantasına uzanıp gümüşten yapılmış, üzerinde ince rünlerin kazılı olduğu soğuk ve metalik bir çubuk çıkardı. Aletin ucunu geceliğimin üzerinden karnımın gerginleştiği o tepe noktasına hafifçe bastırdı.
Metalin buzu, ipek kumaşın üzerinden bile tenimi sızlattı. Silas gözlerini kapattı, sanki o gümüş çubuk aracılığıyla içerideki yaşamın ritmini dinliyordu. Bir süre sonra aletin titrediğini, metalik bir inilti gibi çok derinden bir ses çıkardığını duydum.
“Bebek çok hareketli,” dedi Silas, kaşlarını hafifçe çatarak. “Bu aylarda bu kadar sert tepkiler vermesi alışıldık değil. Çok fazla enerji tüketiyor. Gelişimi haftasına göre önde gidiyor ama bu durum sizin aleyhinize işliyor Düşesim.”
Aleti geri çekip bu kez doğrudan bileğimi kavradı. Parmakları, kelepçelerin bıraktığı o kıpkırmızı ve morarmış halkaların tam üzerine oturdu. Temas ettiği an istemsizce inleyerek bileğimi geri çekmeye çalıştım ama Silas sıkıca tuttu. Gözleri bir anlığına o yaralara takıldı; bir şey diyecek gibi oldu ama yutkundu. Bakışlarını kaçırarak nabzımı saymaya başladı.
“Bebek ne kadar güçlüyse, sizin nabzınız o kadar zayıf,” dedi Silas, sesindeki endişeyi gizleyemeyerek. “Kalbiniz çok yorgun atıyor. Vücudunuz eriyor, kemikleriniz birer kuş kanadı kadar incelmiş. Eğer böyle devam ederse, doğum anı geldiğinde ne sizin ne de bebeğin bu yükü kaldıracak gücü kalır. Daha çok yemeniz gerekiyor. Önünüze getirilen her şeyi, iştahınız olmasa bile bir ilaç niyetine tüketmelisiniz.”
Çantasından küçük, koyu renkli bir şişe çıkardı ve yanındaki masaya bıraktı. “Bu, iştahınızı açacak ve sizi biraz daha güçlü kılacaktır. Her sabah bir kaşık... Lütfen, Düşesim. Kendiniz için değilse bile, bu toprakların selameti için hayatta kalın.”
Silas ve hizmetçi odadan çıktığında, kapının o tok ve ruhsuz sesi zihnimde yankılanmaya devam etti. Masanın üzerindeki gümüş tepsilerden yayılan o taze ekmek ve meyve kokusu, az önce iştah açıcı gelmesi gerekirken, şimdi midemin en derinlerinde deprem etkisi yaratıyordu. Şifacının “yemeniz gerek” diyen sesi, beynimin içinde sanki bir emir gibi değil, bir tehdit gibi dönüp duruyordu.
Birden, boğazıma kadar yükselen o yakıcı, ekşi sıvıyla sarsıldım.
Midem, sanki içindeki o yabancı varlığı dışarı atmak istercesine şiddetle kasıldı. Avuçlarımı ağzıma bastırarak yataktan fırladım. Görüşüm bulanıklaşırken, odanın köşesinde, devasa gardırobun hemen yanındaki işlemeli ahşap kapıyı ilerledim. Titreyen ellerimle kapı kulbuna asıldım.
Kendimi porselen lavabonun önüne zor attım.
Kusmuk, boğazımı parçalarcasına dışarı çıkarken gözlerimden yaşlar boşanıyordu. Sadece mide asidi ve acı bir su geliyordu; zaten günlerdir boğazımdan tek bir lokma geçmemişti ki... Göğüs kafesim, bebeğin yukarı iten baskısı ve midemin kramplarıyla bir cenderenin arasındaydı. Lavabonun kenarlarını o kadar sıkı tutuyordum ki, parmak boğumlarım beyazlamış, tırnaklarım porselenin pürüzsüz yüzeyinde çaresizce kayıyordu.
“Tanrım...” diye inledim, hıçkırıklarım öğürmelerime karışırken. “Lütfen, bitsin artık.”
Yüzümü yıkamak için musluğu açtım. Su, buz gibiydi; Kuzey’in dondurucu nehirlerinden gelmiş gibi tenimi sızlattı. Başımı kaldırıp aynaya baktığımda, Luviana’nın o bitkin yansımasıyla yeniden karşılaştım. Göz altlarım morarmış, dudaklarım çatlamıştı. Yüzümden süzülen su damlaları, mermerin üzerine düşerken çıkardığı ses, sanki bir saatin geri sayımı gibiydi.
Zayıftım. Silas haklıydı, eriyordum.
Banyodaki soğuk mermer zemine yavaşça çöktüm, sırtımı duvara yasladım. Dizlerimi göğsüme çekmek istedim ama karnım buna engel oldu. O devasa kavis, aramıza giren bir duvar gibiydi. Islak saçlarım yüzüme yapışmıştı; hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım ama sesim o kadar cılızdı ki, kendi kulağıma bile bir hayalet fısıltısı gibi geliyordu.
Bu bedende mahsur kalmıştım. İçimde, her geçen saniye beni tüketen, gücümü emen bir canla birlikte, dışarıda ise benden nefret eden bir adamın gölgesinde yaşıyordum. Kusmuğun ağzımda bıraktığı o iğrenç tat, bu hayatın tadından farksızdı. Aylin olarak otobüs durağında beklemeyi, yağmurda ıslanmayı, basit bir sınav için kaygılanmayı ne kadar çok istediğimi düşündüm. O an, o döküntü öğrenci evinin kokusu bile bana dünyanın en güzel kokusu gibi gelmişti.
Elimi tekrar karnıma koydum. “Neden?” diye sordum hıçkırıklar arasından. “Neden beni seçtin? Neden buradayım?”
İçerideki o hafif, düzenli kalp atışı dışında bir cevap alamadım. Sadece sessizlik vardı.