Yağmur, arabanın camlarına vuruyordu.
Lâl, önündeki karanlığa bakarken Aras’ın son sözleri zihninde tekrar tekrar yankılanıyordu.
“Çünkü o gece… yanlış kişiyi kurtardım.”
Bir insan böyle bir şeyi nasıl söyleyebilirdi?
Annesi ölmüştü.
Babası ortadan kaybolmuştu.
Çocukluğunun geçtiği ev, bir yangının ardından geriye kalan karanlık bir kabuğa dönüşmüştü.
Ve şimdi, bütün bunların ortasında Aras Sancaktar vardı.
Onu kurtaran adam.
Onu tanıyan adam.
Annesinin öldüğü gece orada olan adam.
Lâl başını çevirdi. Aras, direksiyonun arkasında sessizce oturuyordu. Omzundaki bandajın kenarından yeniden kan sızmaya başlamıştı. Yüzü solgundu ama gözleri açıktı.
Lâl onun kendisine baktığını fark etti.
“Bana bakma.”
Aras gözlerini yoldan ayırmadı.
“Lâl…”
“Adımı söyleme.”
Aras sustu.
Lâl’in elleri titriyordu. Parmaklarını birbirine kenetledi. Ağlamak istemiyordu. Aras’ın önünde değil. Annesinin ölümünde payı olan bir adamın önünde hiç değil.
“Arabayı durdur.”
Aras bir süre cevap vermedi.
“Lâl, şu an—”
“Arabayı durdur!”
Aras direksiyonu kırdı. Araba yolun kenarında durduğunda Lâl kapıyı açtı.
Soğuk hava yüzüne çarptı.
Aras arkasından seslendi.
“Burada kalamazsın.”
Lâl durdu.
“Beni takip etme.”
“Biri seni bulursa—”
“Beni zaten buldular!”
Sesi, yağmurun altında kırıldı.
Lâl ona döndü. Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu.
“Benim hayatım boyunca bilmediğim şeyler var. Annemin nasıl öldüğünü bilmiyorum. Babamın neden kaybolduğunu bilmiyorum. Senin neden o gece orada olduğunu bilmiyorum.”
Aras’ın yüzünde acı belirdi.
Lâl devam etti.
“Ve artık senden duyduğum hiçbir şeye inanmıyorum.”
Aras bir şey söylemedi.
Lâl kapıyı kapattı.
Yağmurun altında yürümeye başladı.
Aras arabadan inmedi.
Çünkü Lâl ona yaklaşmamasını söylemişti.
Ve bu kez, onun kararına saygı duymak zorundaydı.
Lâl’in çocukluk evi, şehrin eski mahallelerinden birindeydi.
Sokağın başında durduğunda yıllardır görmediği binaya baktı. Bir zamanlar bahçesinde sarmaşıklar, pencerelerinde beyaz perdeler vardı. Annesi her sabah mutfağın penceresini açar, babası kapının önünde kahvesini içerdi.
Şimdi bahçenin demir kapısı paslanmıştı.
Pencereler karanlıktı.
Evin dış cephesinde, yangından kalan siyah izler hâlâ duruyordu.
Lâl, kapının önünde bir süre bekledi.
Çocukken bu eve dönmekten korkardı.
Rüyalarında hep aynı şey olurdu.
Dumanın içinde koşar, annesini arar, sonra bir çift kol onu yerden kaldırırdı.
Yüzünü göremezdi.
Ama o adamın sesini hatırlardı.
“Gözlerini kapat, küçük kız.”
Lâl gözlerini kapattı.
Bir anlığına yine o geceye döndü.
Sıcaklık.
Duman.
Birinin bağırışı.
Sonra karanlık.
Gözlerini açtığında kapının önündeydi.
Anahtarı yıllar önce babasının çalışma odasında bulmuştu. O günden beri yanında taşıyordu. Hiçbir zaman kullanmaya cesaret edememişti.
Şimdi anahtarı kilide soktu.
Kapı ağır bir gıcırtıyla açıldı.
İçerisi soğuktu.
Toz kokusu, nem ve yıllardır kapalı kalmış odaların ağır havası birbirine karışmıştı.
Lâl telefonunun ışığını açtı.
Duvarlardaki tablolar hâlâ yerindeydi. Koridorun sonunda annesinin sevdiği eski saat duruyordu. Saatin akrep ve yelkovanı 02.17’de takılı kalmıştı.
Lâl’in kalbi sıkıştı.
02.17.
Yangının başladığı saat.
Aras’ın uykularından sıçrayarak uyandığı saat.
Lâl, saatin önünde durdu.
Parmaklarını camın üzerinde gezdirdi.
“Ne oldu burada?” diye fısıldadı.
Cevap yoktu.
Sadece evin içindeki sessizlik.
Lâl koridorda ilerledi. Çocukken odasının bulunduğu kapının önünden geçti. Kapı aralıktı. İçeride, duvarın bir kısmında çocukluğundan kalma çizimler duruyordu.
Bir ev.
Bir kadın.
Bir adam.
Ve ortalarında küçük bir kız.
Lâl’in boğazı düğümlendi.
Çizimin altına eğri büğrü harflerle bir şey yazılmıştı.
“Annem, babam ve ben.”
Lâl gözlerini kapattı.
Bir damla yaş yanağından süzüldü.
Sonra kendini toparladı.
Buraya ağlamak için gelmemişti.
Gerçeği öğrenmek için gelmişti.
Evin arka tarafındaki koridor, annesinin odasına açılıyordu.
Lâl oraya gitmek istemedi.
Yıllardır o kapıyı zihninde kapalı tutmuştu. Annesinin son nefesini verdiği oda olduğunu biliyordu ama içeri girmeyi hiç düşünmemişti.
Şimdi kapının önünde durdu.
Elini kapı koluna uzattı.
Bir an bekledi.
Sonra kapıyı açtı.
Oda, diğerlerinden daha fazla zarar görmüştü. Duvarların bir kısmı kararmış, tavanın kenarları çökmüştü. Eski gardırobun kapısı yarı açık duruyordu.
Lâl içeri girdi.
Telefonunun ışığı, yerdeki tozların üzerinde gezindi.
Yatağın yanında bir şey gördü.
Küçük, siyah bir kaset.
Lâl eğilip kaseti aldı.
Üzerindeki yazı, sararmış etiketin ortasına işlenmişti.
ARAS.
Lâl’in parmakları kasetin kenarlarına sıkıca kapandı.
“Aras…”
İsmi fısıldadı.
Sonra odanın içinden bir ses geldi.
Bir telefon sesi.
Lâl irkildi.
Ses, odanın köşesindeki eski komodinden geliyordu. Üzerinde duran telefon, yıllardır kullanılmamasına rağmen çalıyordu.
Lâl birkaç saniye boyunca hareketsiz kaldı.
Telefonun sesi devam etti.
Bir kez.
İki kez.
Üç kez.
Lâl yavaşça komodine yaklaştı.
Ahizeyi kaldırdı.
“Kim?”
Önce cızırtı duyuldu.
Ardından bir kadın sesi.
“Lâl…”
Lâl’in elindeki telefon titredi.
O sesi tanıyordu.
Tanımaması mümkün değildi.
“Anne?”
Bir süre yalnızca cızırtı vardı.
Sonra kadın yeniden konuştu.
“Eğer bunu dinliyorsan… Aras sana gerçeği söylememiş demektir.”
Lâl’in nefesi kesildi.
“Anne, sen…”
Ses boğuldu.
Lâl ahizeyi kulağına daha sıkı bastırdı.
“Anne! Beni duyuyor musun?”
Kadın devam etti.
“O gece seni kurtaran adam… yangını başlatan adam değildi.”
Lâl’in gözleri büyüdü.
“Ne?”
“Lâl, beni dinle.”
Sesin içinde bir hışırtı vardı. Sanki kadın çok uzaklardan konuşuyordu.
“Aras sana her şeyi anlatmayacak. Çünkü o da ne yaptığını bilmiyordu.”
Lâl’in zihni karıştı.
“Ne demek bilmiyordu?”
Cevap gelmedi.
Bir süre sonra kadın yeniden konuştu.
“Yangını durdurabilecek tek kişi oydu.”
Lâl’in gözleri doldu.
“Anne, lütfen…”
Kadının sesi titredi.
“Ve eğer Aras hâlâ yanındaysa… ona babanın nerede olduğunu sor.”
Lâl’in kalbi göğsünde sertçe çarptı.
“Babam mı?”
Telefonun içinden bir ses geldi.
Sanki biri ahizeyi diğer taraftan tutuyordu.
Sonra annesinin sesi, son kez duyuldu.
“Lâl… baban…”
Cızırtı yükseldi.
Kadının sesi kesildi.
Lâl ahizeyi kulağından ayırmadı.
“Anne?”
Sessizlik.
“Anne!”
Telefon kapandı.
Lâl’in elinden ahize düştü.
Yere çarparak parçalandı.
Lâl, kaseti göğsüne bastırdı.
Annesinin sesi hâlâ zihnindeydi.
“Ona babanın nerede olduğunu sor.”
Kapı açıldığında Lâl irkilerek arkasını döndü.
Aras, odanın girişinde duruyordu.
Üzerinde hâlâ kanlı montu vardı. Yüzü solgundu. Bir eliyle kapının kenarına tutunuyordu.
Lâl’in gözleri onun omzundaki bandaja kaydı.
Sonra yeniden yüzüne döndü.
“Beni takip ettin.”
Aras içeri girmedi.
“Sana bir şey olmasından korktum.”
Lâl acı bir gülümsemeyle başını salladı.
“Benden korkman gereken kişi sensin.”
Aras’ın bakışları yerdeki kasete kaydı.
Lâl bunu fark etti.
Kaseti daha sıkı kavradı.
“Bunu tanıyor musun?”
Aras’ın yüzü değişti.
“Lâl…”
“Üzerinde senin adın yazıyor.”
Aras gözlerini kapattı.
Lâl bir adım yaklaştı.
“Bana annemin ölümünü anlatmadın. Bana yangını anlatmadın. Bana neden beni tanıdığını anlatmadın.”
Aras sessiz kaldı.
Lâl’in sesi yükseldi.
“Şimdi bana babamın nerede olduğunu söyle!”
Aras başını kaldırdı.
O an Lâl, onun yüzünde daha önce görmediği bir şey fark etti.
Korku.
Aras’ın dudakları aralandı.
“Baban…”
Lâl nefesini tuttu.
Aras gözlerini ondan ayırmadı.
“Baban ölmedi, Lâl.”
Dünya bir anlığına durdu.
Lâl’in elindeki kaset yere düştü.
“Ne?”
Aras’ın sesi alçaldı.
“Baban yaşıyor.”
Lâl başını iki yana salladı.
“Hayır. Hayır, bu mümkün değil.”
“Lâl…”
“Bana yıllarca öldüğünü söylediler!”
Aras’ın yüzünde acı belirdi.
“Biliyorum.”
Lâl’in gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Sen biliyor muydun?”
Aras cevap vermedi.
Lâl’in sesi, odanın içinde yankılandı.
“Sen biliyor muydun?”
Aras başını eğdi.
“Evet.”
Lâl geri çekildi.
Bir adım.
Sonra bir adım daha.
“Beni neden koruyorsun?”
Aras başını kaldırdı.
“Çünkü seni o gece kurtardım.”
Lâl’in yüzü öfkeyle gerildi.
“Hayır. Çünkü o gece annemi kurtarmadın.”
Aras’ın gözleri doldu.
Ama Lâl’in öfkesi dinmedi.
“Bana gerçeği söyle.”
Aras bir süre sessiz kaldı.
Sonra, sesi neredeyse fısıltıya dönüşerek konuştu.
“Babanı yıllardır saklayan adam…”
Lâl’in kalbi hızlandı.
Aras gözlerini onun gözlerine kilitledi.
“Bu gece seni öldürmeye çalışan kişi.”
Lâl’in nefesi kesildi.
Tam o sırada, evin dışından bir araba sesi geldi.
Farların ışığı, odanın karanlık duvarlarında gezindi.
Aras aniden başını çevirdi.
Lâl de pencereye baktı.
Sokağın karşısında siyah bir araba durmuştu.
Motoru çalışıyordu.
Farları sönüktü.
Aras’ın yüzü sertleşti.
“Buradan çıkmamız gerekiyor.”
Lâl gözlerini arabadan ayırmadı.
“Kim o?”
Aras cevap vermedi.
Çünkü siyah arabanın kapısı açılmıştı.
Ve içinden çıkan adam, doğrudan onlara bakıyordu.
Lâl’in elindeki kaset, parmaklarının arasında çatladı.
Adam başını hafifçe kaldırdı.
Dudakları kıpırdadı.
Lâl onu duyamıyordu.
Ama Aras duydu.
Ve yüzündeki ifade, Lâl’in o gece gördüğü her şeyden daha korkunçtu.
Çünkü adamın söylediği tek bir kelime vardı.
“Kızım.”