İçeriğe geç

Kanın Hafızası

Silah sesinden sonra dünya bir anlığına sustu.

Lâl, yerdeki cam kırıklarının arasında hareketsiz yatıyordu. Avuçlarının altında soğuk beton, yanağının dibinde parçalanmış bir cam vardı. Kulaklarında ince, keskin bir uğultu yankılanıyordu.

Nefes almaya çalıştı.

Göğsü sıkıştı.

Bir şey olmuştu.

Birileri ateş etmişti.

Ve Aras…

Lâl başını kaldırmaya çalıştığında kapının önünde bir gölge gördü.

“Lâl!”

Aras’ın sesi uğultunun içinden güçlükle ulaştı ona.

Adam kapıya omzuyla yüklendi. Kırılmış camların üzerinden geçerek içeri girdi. Bir eliyle duvara tutunuyor, diğerini göğsüne bastırıyordu.

Lâl onun elinin arasından süzülen kanı gördü.

“Vuruldun…”

Aras cevap vermedi. Yanına çömeldi, yüzünü iki eli arasına aldı.

“Bana bak.”

Lâl başını geri çekti.

“Dokunma bana!”

Aras’ın elleri havada kaldı.

Bir an boyunca birbirlerine baktılar.

Lâl’in gözlerinde korku vardı. Aras’ın gözlerinde ise korkudan daha ağır bir şey.

Pişmanlık.

“İyi misin?” diye sordu Aras.

Lâl, onun omzundan akan kana baktı.

“Sen kan kaybediyorsun.”

“Bu önemli değil.”

“Nasıl önemli değil?”

Aras başını kapıya çevirdi.

Koridordan bir ses geliyordu.

Ayak sesleri.

Bu kez daha hızlı.

Aras ayağa kalktı. Bir an sendeledi ama kendini toparladı.

“Buradan çıkmamız gerekiyor.”

Lâl geriye çekildi.

“Seninle hiçbir yere gitmiyorum.”

Aras ona döndü.

“Bunu tartışacak zamanımız yok.”

“Beni tanımıyorsun bile!”

Aras’ın çenesi gerildi.

“Lâl, seni tanımadığımı düşünüyorsan yanılıyorsun.”

Bu söz, Lâl’in içinde bir şeyleri kırdı.

“Bunu söyleyip durma! Nereden tanıyorsun beni?”

Aras cevap vermedi.

Bir kez daha kapıya baktı.

Sonra Lâl’in koluna uzandı. Bu kez dokunmadan önce durdu.

“Burada kalırsan sana bir şey olacak. Benimle gelmek zorunda değilsin. Ama çıkman gerekiyor.”

Lâl onun gözlerine baktı.

Aras’ın yüzü solgundu. Omzundaki kan, koyu renk montunun kumaşına yayılıyordu. Buna rağmen ayakta durmaya çalışıyordu.

Lâl, onun kendisini kurtarmak istediğine inanmak istiyordu.

Ama bir yabancının ona kendi adıyla seslenmesi, gelecekteki bir kayıtta sesinin duyulması ve şimdi de birinin onu öldürmeye çalışması…

Bunların hiçbiri tesadüf olamazdı.

Lâl ayağa kalktı.

“Bana bir şey olursa…”

Aras gözlerini ondan ayırmadı.

“Olmayacak.”

“Bunu nereden biliyorsun?”

Aras’ın sesi alçaldı.

“Çünkü bu kez seni bırakmayacağım.”

Lâl’in kalbi bir anlığına duracak gibi oldu.

Bu kez.

O iki kelime, zihninde yankılandı.

Sanki Aras daha önce de onu bırakmıştı.

Ama nerede?

Ne zaman?

Ve neden?

Stüdyonun arka kapısından çıktıklarında yağmur hâlâ yağıyordu.

Lâl, soğuk havayı ciğerlerine çekti. Sokak boştu. Az önce duyduğu silah sesine rağmen çevrede kimse görünmüyordu.

Aras onu koyu renk bir arabanın yanına götürdü.

“Bin.”

Lâl kapıya dokunmadı.

“Önce nereye gittiğimizi söyle.”

“Güvenli bir yere.”

“Güvenli bir yer mi?” Lâl acı acı güldü. “Beni öldürmeye çalışan biri var ve sen bana güvenli bir yerden bahsediyorsun.”

Aras’ın yüzünde en ufak bir gülümseme belirmedi.

“Beni dinle. Şu an bildiğin her şeyden daha önemli bir şey var.”

“Neymiş?”

“Hayatta kalman.”

Lâl gözlerini ondan ayırmadı.

“Peki ya sen?”

Aras’ın bakışları bir anlığına omzuna kaydı.

“Benim için endişelenme.”

“Senin için endişelendiğimi kim söyledi?”

Aras cevap vermedi.

Lâl arabaya bindi.

Kapı kapandığında dışarıdaki yağmurun sesi azaldı. Aras sürücü koltuğuna oturdu, kontağı çevirdi ve arabayı hareket ettirdi.

İstanbul’un karanlık sokaklarında ilerlerken ikisi de konuşmadı.

Lâl camdan dışarı baktı.

Sokak lambaları, ıslak asfaltın üzerinde uzayıp kısalıyordu. Her ışık geçişinde Aras’ın yüzü bir anlığına aydınlanıyor, ardından yeniden karanlığa gömülüyordu.

Lâl onun ellerine baktı.

Direksiyonu sıkıca kavrıyordu.

Parmaklarının üzerinde eski yara izleri vardı.

Bir adamın elleri.

Bir zamanlar birini kurtarmış olabilecek eller.

Ya da birini öldürmüş.

Lâl bakışlarını kaçırdı.

“Beni nereden tanıyorsun?”

Aras’ın parmakları direksiyonun üzerinde gerildi.

“Bunu şimdi konuşamayız.”

“Ne zaman konuşacağız?”

“Güvende olduğunda.”

“Ben ne zaman güvende oldum ki?”

Aras cevap vermedi.

Lâl başını ona çevirdi.

“Bana yalan söylüyorsun.”

Aras’ın gözleri yola sabitlendi.

“Evet.”

Lâl’in boğazı düğümlendi.

“En azından bunu kabul ediyorsun.”

Aras bir süre sessiz kaldı.

Sonra, neredeyse duyulmayacak kadar alçak bir sesle konuştu.

“Sana söylemem gereken şeyler var.”

Lâl’in kalbi hızlandı.

“Ne gibi?”

Aras’ın yüzü sertleşti.

“Beni affetmeyeceğin şeyler.”

Araba, şehrin merkezinden uzaklaştıkça sokaklar sessizleşti.

Lâl, Aras’ın omzundaki kanın montundan koltuğa kadar yayıldığını fark etti.

“Arabayı durdur.”

Aras başını çevirmedi.

“Hayır.”

“Kan kaybediyorsun.”

“İyiyim.”

“İyi değilsin!”

Lâl’in sesi, arabanın içinde yankılandı.

Aras bir an ona baktı.

Lâl gözlerini kaçırmadı.

“Arabayı durdur. Yarayı görmem gerekiyor.”

Aras birkaç saniye boyunca onu izledi. Sonra direksiyonu kırarak karanlık bir ara sokağa girdi.

Araba durdu.

Lâl torpido gözünü açtı. İçinde küçük bir ilk yardım çantası vardı. Çantayı alıp Aras’a döndü.

“Montunu çıkar.”

Aras’ın kaşları hafifçe kalktı.

Lâl ona sertçe baktı.

“Yanlış anlama. Kanamanı durdurmaya çalışıyorum.”

Aras, acısına rağmen kısa bir nefes verdi.

“Yanlış anlamadım.”

Montunu çıkarmaya çalışırken yüzü gerildi. Lâl ona yardım etti. Kumaş omzundaki yaraya yapışmıştı.

Lâl’in parmakları bir an durdu.

Merminin sıyırdığı bölgenin hemen altında, omzunun arkasına doğru uzanan eski bir yanık izi vardı.

Düzensiz.

Koyu.

Yıllar önce oluşmuş bir yaranın bıraktığı iz.

Lâl’in eli havada kaldı.

Bir görüntü.

Bir anda.

Karanlık bir oda.

Duman.

Alevlerin duvarlara tırmanışı.

Bir adamın kolları.

Ve kulağının dibinde duyduğu bir ses.

“Gözlerini kapat, küçük kız.”

Lâl’in nefesi kesildi.

Görüntü kayboldu.

Ama o ses…

O ses hâlâ zihnindeydi.

Lâl, Aras’ın omzundaki yanık izine baktı.

“Bu iz…”

Aras başını çevirdi.

“Ne oldu?”

Lâl elini geri çekti.

“Bunu nerede yaptın?”

Aras’ın yüzündeki ifade değişti.

Bir saniye.

Belki daha az.

Ama Lâl gördü.

O, bu soruyu bekliyordu.

“Eski bir kaza.”

“Ne kazası?”

Aras’ın bakışları sertleşti.

“Lâl, yarayı temizle.”

Lâl’in parmakları titremeye başladı.

“Bana cevap ver.”

Aras gözlerini kapattı.

“Lütfen.”

Bu tek kelime, Lâl’in içindeki öfkeyi daha da büyüttü.

“Benden ne saklıyorsun?”

Aras gözlerini açtı.

“Her şeyi.”

Lâl’in elindeki gazlı bez yere düştü.

Aras’ın telefonu titrediğinde saat 03.04’tü.

Lâl, yarayı temizleyip geçici bir bandajla kapatmıştı. Aras’ın yüzü hâlâ solgundu ama kanama durmuştu.

Telefonun ekranı aydınlandı.

Aras mesajı gördüğü anda yüzündeki bütün renk çekildi.

Lâl bunu fark etti.

“Ne oldu?”

Aras cevap vermedi.

Telefonu eline aldı.

Ekranda bir fotoğraf vardı.

Eski.

Yanmış bir binanın önünde çekilmişti.

Fotoğrafın kenarları kararmıştı. Görüntünün ortasında, yirmili yaşlarının başında bir adam duruyordu.

Aras.

Daha genç.

Daha zayıf.

Ama aynı gözler.

Lâl’in bakışları fotoğrafın arka planına kaydı.

Binanın önünde duran küçük bir kız vardı.

Saçları omuzlarına dökülüyordu.

Üzerinde beyaz bir gecelik vardı.

Yüzü is içinde kalmıştı.

Lâl.

Fotoğrafın altında bir mesaj yazıyordu.

“Onu kurtardığın için değil, annesini orada bıraktığın için seni bulacak.”

Aras telefonu kapatmaya çalıştı.

Ama Lâl çoktan görmüştü.

“Bana ver.”

Aras telefonu kendine çekti.

“Lâl…”

“Bana ver!”

Telefonu elinden aldı.

Fotoğrafa bir kez daha baktı.

Küçük kızın yüzü…

Kendi yüzüydü.

Ama fotoğrafın içindeki adamı hatırlamıyordu.

Aras’a baktı.

“Bu ne?”

Aras sessiz kaldı.

Lâl’in sesi titredi.

“Bu fotoğraf nereden?”

Aras başını eğdi.

“Lâl…”

“Sen o gece oradaydın.”

Aras gözlerini kapattı.

Lâl’in kalbi göğsünde sertçe çarpıyordu.

“Annemin öldüğü gece.”

Aras cevap vermedi.

Ama sessizliği, her şeyden daha ağırdı.

Lâl’in gözleri doldu.

“Sen…”

Sesi boğazında kırıldı.

“Sen annemin öldüğü gece oradaydın.”

Aras başını kaldırdı.

Gözlerinde saklamaya çalışmadığı bir acı vardı.

“Evet.”

Lâl birkaç saniye boyunca ona baktı.

Sonra başını iki yana salladı.

“Hayır.”

Aras bir şey söylemek istedi.

Lâl onu susturdu.

“Hayır. Bana yaklaşma.”

Aras yerinden kıpırdamadı.

Lâl’in elleri titriyordu. Telefonu koltuğun üzerine bıraktı. Fotoğraftaki küçük kızın yüzü hâlâ gözlerinin önündeydi.

Kendi çocukluğu.

Kendi annesi.

Ve o gece.

Hatırlamadığı bir adam.

Hatırlamadığı bir yangın.

Hatırlamadığı bir kurtuluş.

Lâl, Aras’ın gözlerine baktı.

“Beni o yangından sen mi kurtardın?”

Aras’ın dudakları aralandı.

Ama cevap vermedi.

Lâl’in gözlerinden bir damla yaş süzüldü.

“Peki annemi neden kurtarmadın?”

Aras’ın yüzü çöktü.

O an, Lâl ilk kez onun korktuğunu gördü.

Bir adamdan değil.

Bir silahtan değil.

Kendisinden.

Aras gözlerini kapattı.

Ve yıllardır içinde taşıdığı o cümleyi söyledi.

“Çünkü o gece… yanlış kişiyi kurtardım.”

Lâl’in nefesi kesildi.

Aras gözlerini açtı.

“Ve bunun bedelini hayatım boyunca ödeyeceğim.”

Lâl ona baktı.

Artık karşısında kendisini korumaya çalışan bir yabancı yoktu.

Annesinin öldüğü gecenin içinden çıkıp gelmiş bir adam vardı.

Ve Lâl, onu sevme ihtimalinin bile kendisini mahvedebileceğini henüz bilmiyordu.

Çünkü bazı insanlar hayatınıza sizi kurtarmak için girmezdi.

Bazıları, sizi bir kez daha yakmak için geri dönerdi.