İçeriğe geç

Frekansın İçindeki Ses

Gece, İstanbul’un üzerine ağır ağır çökmüştü.

Sokak lambalarının solgun ışığı, yağmurla ıslanmış kaldırımlarda kırılıyor; şehrin gürültüsü, gecenin bu saatinde bile tamamen susmayı reddediyordu. Uzaklardan geçen bir arabanın sesi, boş sokaklarda yankılanıyor, ardından yeniden sessizlik çöküyordu.

Lâl Erdem, kulaklığını başına yerleştirip bilgisayar ekranına eğildi.

Saat 02.13’tü.

Stüdyodaki tek ışık, masasının üzerindeki küçük lambadan geliyordu. Duvarlarda ses yalıtım panelleri, raflarda eski kasetler ve kullanılmayan mikrofonlar vardı. Her şey yerli yerindeydi. Her şey olması gerektiği gibiydi.

Ta ki o kayıt gelene kadar.

Lâl, birkaç saat önce e-posta kutusuna düşen dosyayı açtığında bunun sıradan bir ses temizleme işi olduğunu düşünmüştü. Dosyanın adı anlamsız harflerden oluşuyordu. Gönderenin adresi gizlenmişti. Açıklama kısmında ise yalnızca tek bir cümle vardı.

“İçindeki sesi bul.”

Lâl bu tür işlere alışkındı. İnsanlar bazen yıllar önce kaydedilmiş bir konuşmayı anlaşılır hâle getirmek, bazen de eski bir ses kaydındaki parazitleri temizletmek için ona başvururdu.

Ama bu kayıt farklıydı.

Ses dalgaları ekranda düzensiz, neredeyse parçalanmış bir çizgi gibi görünüyordu. Kayıt boyunca yoğun bir cızırtı vardı. Arada kesilen, boğulan, yeniden başlayan sesler…

Lâl ses seviyesini yükseltti.

Bir kadın konuşuyordu.

İlk duyduğunda yalnızca nefesini seçebildi.

Sonra bir kelime.

“Hayır…”

Lâl parmaklarını klavyenin üzerinde gezdirdi. Arka plandaki gürültüyü azaltıp sesi yeniden oynattı.

Kadının sesi bu kez daha netti.

“Hayır… lütfen…”

Lâl’in kaşları çatıldı.

Kadın ağlıyordu.

Ama ağlamasının içinde başka bir şey vardı. Korkudan çok, yaklaşan bir felaketi önceden bilmenin çaresizliği.

Lâl kaydı durdurdu.

Bir an boyunca yalnızca bilgisayarın fan sesi duyuldu.

Sonra yeniden oynat tuşuna bastı.

Kadın bu kez fısıldadı.

“Beni bulduğunda…”

Ses kesildi.

Lâl geriye yaslandı. Birkaç saniye bekledi. Kayıt devam ediyordu ama kadın artık konuşmuyordu. Sadece boğuk bir nefes ve arka planda anlaşılmaz sesler vardı.

Lâl ses dalgasını büyüttü.

Kadının cümlesinin devamı, parazitin içine gömülmüştü.

Filtreleri değiştirdi. Frekansları ayırdı. Gürültüyü azalttı.

Ve sonunda o cümleyi duydu.

“Beni bulduğunda sakın kapıyı açma.”

Lâl’in parmakları klavyenin üzerinde durdu.

Bir kez daha dinledi.

“Beni bulduğunda sakın kapıyı açma.”

Aynı cümle.

Aynı korku.

Aynı titrek ses.

Lâl, farkında olmadan nefesini tutmuştu.

“Ne saçmalık…”

Kendi sesine bile inanmıyordu.

Kaydı başa sardı. Kadının sesinin hemen öncesinde, parazitin altında başka bir şey vardı. Çok kısa, neredeyse duyulamayacak kadar zayıf bir ses.

Bir erkek sesi.

Lâl kulaklığını daha sıkı yerleştirdi.

Ses, cızırtının arasından yükseldi.

“Lâl…”

Lâl’in kanı çekildi.

Kulaklığını çıkardı.

Stüdyo sessizdi.

Bir süre ekrana baktı. Sonra kulaklığı yeniden taktı ve kaydı oynattı.

“Lâl… koş.”

Bu kez ses daha netti.

Bir erkek, onun adını söylüyordu.

Lâl.

Kendi adı.

Lâl’in boğazı kurudu. Dosyanın gönderildiği e-postayı açtı. Gönderen bilgisi hâlâ gizliydi. Dosyanın özelliklerine baktı. Oluşturulma tarihi, düzenlenme tarihi, sesin örnekleme oranı…

Bir şey dikkatini çekti.

Dosya, henüz yaşanmamış bir tarihte oluşturulmuş görünüyordu.

Lâl gözlerini kırpıştırdı.

Tarihi tekrar kontrol etti.

Yanlış görmüş olmalıydı.

Ama tarih değişmedi.

29 Ekim 2026.

Lâl’in dudakları aralandı.

Bugün 28 Ekim’di.

“Bu mümkün değil.”

Bilgisayarın saatine baktı.

02.16.

Bir dakika.

Dosyanın içindeki arka plan seslerini yeniden incelemeye başladı. Kadının nefesinin hemen arkasında, çok uzaktan gelen bir siren vardı. Ardından yağmurun sesi…

Ve üç kısa zil sesi.

Lâl kaydı durdurdu.

Kulaklığını çıkardı.

Tam o sırada stüdyonun kapısı çalındı.

Bir kez.

İki kez.

Üç kez.

Lâl’in kalbi göğsüne sertçe vurdu.

Gözleri kapıya çevrildi.

Kimseyi beklemiyordu.

Kapı bir kez daha çalındı.

Lâl sandalyesinden kalktı. Masanın kenarına tutunarak kapıya doğru yürüdü. Koridorun ışığı kapının altından ince bir çizgi hâlinde içeri sızıyordu.

“Kim o?”

Cevap gelmedi.

Lâl kapının dürbününden baktı.

Karşısında bir adam duruyordu.

Uzun boylu, koyu renk montunun omuzları yağmurdan ıslanmıştı. Başını hafifçe öne eğmişti. Yüzünün bir kısmı koridorun gölgesinde kalıyordu.

Lâl kilidi açmadı.

“Size yardımcı olabilir miyim?”

Adam başını kaldırdı.

Dürbünden görünen gözleri karanlıktı. Yorgun, sert ve tuhaf biçimde tanıdık.

“Lâl Erdem?”

Lâl’in eli kilidin üzerinde durdu.

“Kim olduğunuzu söyleyin.”

Adam bir an sustu.

Sonra, sanki söyleyeceği kelimelerden nefret ediyormuş gibi konuştu.

“Aras Sancaktar.”

Lâl bu ismi daha önce duymamıştı.

Ama adamın yüzünde, onu çok önceden tanıyormuş gibi bir ifade vardı.

Lâl kapıyı aralamadan sordu:

“Ne istiyorsunuz?”

Aras’ın bakışları bir anlığına kapının arkasına kaydı.

“İçeride misin?”

“Evet.”

“Yalnız mısın?”

Lâl’in içindeki huzursuzluk büyüdü.

“Bu sizi ilgilendirmez.”

Aras gözlerini kapattı. Sanki birkaç saniye boyunca kendini kontrol etmeye çalıştı.

Sonra yeniden konuştu.

“O kaydı dinlememeliydin.”

Lâl’in kalbi bir kez daha hızlandı.

“Ne kaydı?”

Aras cevap vermedi.

Lâl’in zihninde az önce duyduğu ses yankılandı.

Lâl… koş.

“Bana gönderilen kaydı nereden biliyorsunuz?”

Aras’ın yüzündeki ifade değişti.

“Kapıyı aç.”

“Hayır.”

“Lâl, vaktimiz yok.”

“Beni tanımıyorsunuz bile.”

Aras’ın gözleri onun gözlerine kilitlendi.

“Yanılıyorsun.”

Lâl’in parmakları kilidin üzerinde kasıldı.

“Ne demek bu?”

Aras bir adım yaklaştı.

“Beni dinle. O kayıtta duyduğun ses—”

Bir anda sustu.

Koridorun sonundan bir ses gelmişti.

Ayak sesleri.

Yavaş.

Düzenli.

Yaklaşan.

Aras başını çevirdi. Yüzündeki bütün ifade silindi. Bir anda başka birine dönüşmüştü. Az önceki yorgun adam gitmiş, yerine tehlikeyi tanıyan biri gelmişti.

Lâl kapının arkasından onu izliyordu.

“Ne oluyor?”

Aras cevap vermedi.

Montunun iç cebinden telefonunu çıkardı. Ekrana baktı. Ardından Lâl’e döndü.

“Beni içeri al.”

“Hayır.”

“Lâl.”

Bu kez sesinde öfke yoktu.

Korku vardı.

Lâl, o an kapının diğer tarafındaki adamın kendisinden daha fazla korktuğu bir şey olduğunu anladı.

“Kim geliyor?” diye sordu.

Aras’ın çenesi gerildi.

“Seni öldürmeye gelen biri.”

Lâl’in nefesi kesildi.

“Bunu nereden biliyorsun?”

Aras’ın bakışları bir anlığına onun yüzünde kaldı.

“Çünkü bu gece seni korumam gerekiyor.”

“Kimden?”

Aras cevap vermedi.

Koridorun sonundaki ayak sesleri durdu.

Sessizlik.

Ardından bir metal sesi duyuldu.

Bir anahtarın kilide girişi gibi.

Aras’ın yüzü bembeyaz kesildi.

“Lâl,” dedi, sesi neredeyse fısıltıya dönüşerek. “Kapıyı aç.”

Lâl’in eli kilide gitti.

Ama tam o sırada stüdyonun içindeki bilgisayardan bir ses yükseldi.

Kayıt kendi kendine yeniden başlamıştı.

Kadının sesi, cızırtıların arasından duyuldu.

“Beni bulduğunda sakın kapıyı açma.”

Lâl dondu.

Ardından erkek sesi geldi.

“Lâl… koş.”

Aras başını kaldırdı.

Ve kapının arkasındaki Lâl’e baktı.

“Artık çok geç.”

Kapının kolu aşağı indi.

Lâl geri çekildi.

Aras bir anda kapıya yüklendi.

Tam o sırada, karanlığın içinden bir silah sesi patladı.

Lâl çığlık attı.

Kapının camı paramparça oldu.

Ve Aras’ın sesi, silah sesinin ardından duyuldu.

“YERE YAT!”

Lâl kendini yere bıraktı.

Karanlık.

Cam kırıkları.

Birinin ağır nefesi.

Ve kulaklığından hâlâ devam eden o kayıt…

Kadının son fısıltısı duyuldu.

“Bu kez onu kurtarma.”

Lâl gözlerini kapattı.

Çünkü o ses…

Kendisine aitti.