Siyah arabanın farları, evin önündeki paslı demir kapıyı aydınlatıyordu.
Yağmur dinmişti.
Ama Lâl, sanki hâlâ o yağmurun altında duruyormuş gibi üşüyordu.
Kapının önündeki adam başını kaldırdı.
Yüzünü göremiyordu.
Yıllar, onu Lâl’in hatırladığı adamdan uzaklaştırmıştı. Saçları kırlaşmış, omuzları çökmüş, yüzüne derin çizgiler yerleşmişti. Ama gözleri…
Lâl o gözleri tanıyordu.
Çocukken geceleri uyuyamadığında, yatağının kenarına oturup ona masal anlatan adamın gözleri.
Bir zamanlar elini tuttuğunda kendisini dünyanın en güvende insanı gibi hissettiren adamın gözleri.
Lâl’in dudakları aralandı.
“Baba?”
Adamın yüzünde bir şey kırıldı.
Bir adım attı.
“Lâl…”
Lâl’in gözleri doldu.
Ama o da bir adım atamadan Aras’ın sesi duyuldu.
“Onun yanına gitme.”
Lâl başını çevirdi.
Aras, kapının hemen arkasında duruyordu. Yüzü solgundu. Omzundaki bandajın kenarı kanla koyulaşmıştı. Buna rağmen gözlerini dışarıdaki adamdan ayırmıyordu.
Lâl’in içindeki öfke yeniden yükseldi.
“Sen bana karışamazsın.”
Aras’ın çenesi gerildi.
“Lâl, o adam—”
“Yeter!”
Sesi, evin boş koridorunda yankılandı.
Aras sustu.
Lâl yeniden kapıya döndü.
Babası hâlâ oradaydı.
Yıllardır ölü olduğunu düşündüğü adam, birkaç metre uzağında duruyordu.
Ve Lâl, ona sarılmak mı yoksa yüzüne bir tokat atmak mı istediğini bilmiyordu.
Lâl kapıdan çıktı.
Aras arkasından seslenmedi.
Babası ona yaklaşmadı. Yalnızca olduğu yerde durdu. Sanki Lâl’in vereceği kararı bekliyordu.
Lâl’in ayakları taş zemine bastığında çocukluğundan kalma bir anı zihninde canlandı.
Babası onu bahçede kucağına almıştı.
“Büyüdüğünde ne olacaksın, Lâl?”
“Senin gibi.”
Babası gülmüştü.
“Benim gibi olma. Benden daha iyi biri ol.”
Lâl’in boğazı düğümlendi.
O anıyı hatırlamak, onu daha da öfkelendirmişti.
“Bunca yıl neredeydin?”
Babası gözlerini ondan ayırmadı.
“Seni korumaya çalıştım.”
Lâl acı acı güldü.
“Beni mi?”
Adamın yüzü soldu.
“Lâl…”
“Annem öldü. Sen kayboldun. Herkes bana senin suçlu olduğunu söyledi. Beni korumak için mi yaptın bunları?”
Babası cevap veremedi.
Lâl’in sesi titredi.
“Ben seni bekledim.”
Adam başını eğdi.
“Biliyorum.”
“Hayır, bilmiyorsun!”
Lâl’in gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Her doğum günümde kapının açılmasını bekledim. Her gece bir telefon sesi duyduğumda senin aradığını düşündüm. Annemin öldüğü geceyi hatırlamıyordum. Senin yüzünü bile unutmaya başlamıştım.”
Babası gözlerini kapattı.
“Beni affetmeni istemiyorum.”
Lâl bir adım geri çekildi.
“Öyleyse neden geldin?”
Adamın bakışları bir anlığına Aras’a kaydı.
“Çünkü artık saklanamam.”
Lâl’in kalbi hızlandı.
“Kimden saklanıyordun?”
Babası cevap vermeden önce derin bir nefes aldı.
“Benden geriye kalan her şeyden.”
Aras kapının eşiğinde duruyordu.
Lâl’in babası ona baktığında yüzündeki ifade değişti.
Öfke.
Nefret.
Ve yıllardır kapanmamış bir yaranın acısı.
“Onu buraya sen mi getirdin?” diye sordu.
Aras’ın sesi sertti.
“Hayır.”
“Yalan söylüyorsun.”
Lâl ikisinin arasında kaldı.
Babası Aras’a düşman gibi bakıyordu. Aras’ın gözlerinde de aynı sertlik vardı. Ama bu, sıradan bir düşmanlık değildi.
Birbirlerini tanıyorlardı.
Hem de çok iyi.
Lâl babasına döndü.
“Aras’ı nereden tanıyorsun?”
Babası cevap vermedi.
“Baba?”
Adam gözlerini kapattı.
“Onu o gece gördüm.”
Lâl’in nefesi kesildi.
“Yangın gecesi mi?”
Babası başını salladı.
Aras’ın yüzü sertleşti.
“Bunu burada konuşmayacağız.”
Lâl ona döndü.
“Sen sus.”
Aras’ın bakışları Lâl’in yüzünde kaldı.
Lâl devam etti.
“Yıllardır bana ne olduğunu söylemediniz. Artık ikiniz de susmayacaksınız.”
Babası bir süre sessiz kaldı.
Sonra konuşmaya başladı.
“Yangın bir kaza değildi.”
Lâl’in kalbi hızlandı.
“Ne?”
“Evin yanması… annenin ölmesi… bunların hiçbiri tesadüf değildi.”
Lâl başını iki yana salladı.
“Hayır.”
Babası gözlerini ondan ayırmadı.
“Yıllar önce bir ses kaydı üzerinde çalışıyordum. Birilerinin işlediği bir suçun kanıtıydı. Kaydın içinde isimler, konuşmalar ve bazı emirler vardı.”
“Ne tür bir suç?”
“Bunu sana anlatamam.”
Lâl’in gözleri öfkeyle büyüdü.
“Yine mi?”
Babası başını eğdi.
“Kaydı yok etmek istediler. Annen onu saklamıştı. Yangın, o kaydı bulmak için çıkarıldı.”
Lâl’in nefesi daraldı.
Aras’ın omzundaki bandajı hatırladı.
Onun yanık izlerini.
O geceye ait fotoğrafı.
“Aras…” diye fısıldadı.
Babası başını kaldırdı.
“Aras o gece seni kurtardı, Lâl.”
Lâl’in gözleri doldu.
“Bunu biliyorum.”
“Fakat seni kurtarmadan önce…”
Adamın sesi titredi.
“Annenin orada olduğunu biliyordu.”
Lâl’in yüzündeki ifade silindi.
Yavaşça Aras’a döndü.
Aras gözlerini kaçırmadı.
Ama hiçbir şey söylemedi.
Lâl’in sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaldı.
“Bunu biliyor muydun?”
Aras’ın çenesi gerildi.
“Evet.”
Lâl bir adım geri çekildi.
“Ve yine de…”
Sesi kırıldı.
“Yine de onu orada bıraktın.”
Aras gözlerini kapattı.
“Evet.”
Lâl’in içindeki bütün sesler sustu.
Artık babasının neden kaybolduğunu, yangının nasıl başladığını ya da kimin suçlu olduğunu düşünemiyordu.
Yalnızca annesini düşünüyordu.
Annesinin son nefesini.
Annesinin yardım bekleyen sesini.
Ve o sırada orada olan adamı.
“Peki şimdi neden geldin?”
Lâl’in sorusu, sessizliği parçaladı.
Babası ona baktı.
“Çünkü seni buldular.”
“Kim?”
Adam cevap vermedi.
Lâl’in elleri titremeye başladı.
“Bana bir isim ver.”
Babası gözlerini Aras’a çevirdi.
“Bunu sana o anlatmalı.”
Lâl başını çevirdi.
Aras’ın yüzü bembeyaz kesilmişti.
“Ne anlatmalı?” diye sordu Lâl.
Aras sessiz kaldı.
Babası bir adım attı.
“Yıllar önce seni kurtardığı için ona minnettar olabilirsin. Ama bu, onun yaptıklarını unutturmaz.”
Lâl’in gözleri Aras’ın gözlerine kilitlendi.
Aras’ın sesi alçaldı.
“Bunu biliyorum.”
“Hayır,” dedi babası. “Bilmiyorsun.”
Aras’ın yüzü sertleşti.
“Yeter.”
Babası ona doğru döndü.
“Senin yüzünden—”
“YETER!”
Aras’ın sesi evin önünde yankılandı.
Lâl irkildi.
Aras’ın nefesi hızlanmıştı. Bir eliyle yaralı omzunu tutuyordu. Gözleri babasının üzerindeydi.
“Bunu onun önünde yapma.”
Babası acı bir gülümsemeyle başını salladı.
“Onun önünde mi?”
Bir adım yaklaştı.
“Sen zaten onun hayatının ortasında duruyorsun.”
Aras’ın bakışları karardı.
Lâl, ikisinin arasında durdu.
“Artık yeter.”
İkisi de sustu.
Lâl babasına döndü.
“Bana gerçeği söyle.”
Adamın yüzü değişti.
Lâl devam etti.
“Annemin kaseti ne?”
Babası, Lâl’in elindeki siyah kasete baktı.
Bir an boyunca hiçbir şey söylemedi.
Sonra gözlerini kapattı.
“Onu bulmuşsun.”
Lâl kaseti göğsüne bastırdı.
“Bu ne?”
Babası cevap vermeden önce Aras’a baktı.
“Bunu ona sen anlatmalıydın.”
Lâl’in kalbi hızlandı.
“Ne anlatmalıydın?”
Aras’ın yüzü bembeyaz kesildi.
Babası yavaşça konuştu.
“O kasette annenin son sesi yok, Lâl.”
Lâl’in nefesi kesildi.
“Ne demek bu?”
Babası gözlerini ondan ayırmadı.
“Senin ilk sesin var.”
Lâl, kasete baktı.
Siyah plastik, avuçlarının içinde soğuktu.
“Benim…”
Kelimeyi tamamlayamadı.
Babası başını salladı.
“Yangından önce kaydedilmiş bir ses. Annen onu yıllarca sakladı.”
“Ne kaydı?”
“Bunu dinlemen gerekiyor.”
Lâl kaseti daha sıkı kavradı.
“Peki neden şimdiye kadar bana verilmedi?”
Babası cevap vermedi.
Lâl, Aras’a döndü.
“Sen biliyor muydun?”
Aras’ın gözleri kasetteydi.
“Hayır.”
Lâl onun yüzünü inceledi.
İlk kez, Aras’ın da bu sırdan habersiz olabileceğini düşündü.
Ama bu düşünce onu rahatlatmadı.
Çünkü Aras’ın bilmediği şeyler de vardı.
Ve belki de en korkutucu olanı buydu.
Lâl kaseti cebine koydu.
“Bunu dinleyeceğim.”
Babası başını salladı.
“Hayır.”
Lâl’in gözleri sertleşti.
“Bana ne yapacağımı söyleme.”
“Lâl, bu kayıt—”
“Benim hayatımla ilgiliyse, dinleyeceğim.”
Aras bir adım yaklaştı.
“Lâl…”
Lâl ona döndü.
“Sen de bana karışma.”
Aras durdu.
Lâl ikisine de baktı.
“Bundan sonra ne olacağına ben karar vereceğim.”
Sokağın karşısındaki siyah araba hâlâ duruyordu.
Motoru çalışıyordu.
Farları kapalıydı.
Lâl, arabanın içindeki gölgeyi seçmeye çalıştı.
“Bizi izliyorlar mı?”
Babası başını çevirdi.
“Evet.”
“Kim?”
Adamın yüzü karardı.
“Bunu öğrenmek için çok geç kaldık.”
Aras kapıya doğru yürüdü.
“Buradan çıkmalıyız.”
Lâl ona baktı.
“Beni nereye götüreceksin?”
Aras durdu.
“Güvenli bir yere.”
Lâl acı acı güldü.
“Senin güvenli yerlerin bana pek güvenli gelmiyor.”
Aras başını eğdi.
“Biliyorum.”
Lâl bir süre onu izledi.
Sonra babasına döndü.
“Sen bizimle geliyorsun.”
Babası şaşkınlıkla ona baktı.
“Lâl…”
“Bunca yıl kayboldun. Artık hiçbir yere gitmiyorsun.”
Adamın gözleri doldu.
“Beni affedebilecek misin?”
Lâl başını iki yana salladı.
“Bilmiyorum.”
Sonra kapıya yöneldi.
“Önce gerçeği öğrenmem gerekiyor.”
Aras kapıyı açtı.
Lâl dışarı çıktığında, sokağın karşısındaki siyah arabanın farları bir anda yandı.
Araba hareket etmedi.
Yalnızca farlar, üç kişinin yüzünü aydınlattı.
Aras’ın eli beline gitti.
Babası bir adım geriledi.
Lâl ise olduğu yerde kaldı.
Arabanın içinden bir telefon sesi yükseldi.
Bir kez.
İki kez.
Üç kez.
Lâl’in cebindeki telefon da aynı anda çalmaya başladı.
Ekranda bilinmeyen bir numara vardı.
Lâl açtı.
Önce cızırtı duyuldu.
Sonra bir kadın sesi.
Annesinin sesi.
“Lâl…”
Lâl’in gözleri büyüdü.
“Anne?”
Ses, parazitin içinden yükseldi.
“Eğer baban yanındaysa…”
Bir duraksama.
“Aras’a sakın güvenme.”
Lâl’in başı yavaşça Aras’a döndü.
Aras’ın yüzündeki ifade değişmişti.
Ve bu kez…
Lâl, onun korktuğu şeyin kendisi olduğunu düşündü.