Fasıl 2; Pragnalı Lal
İnsan en çok kalabalığın ardında yalnız hissettiğinde değil de, kendini kapana kısılmış halde bulduğunda üşürmüş. Bunu yeni anlıyordum. Ruhuna vurulan o ağır, gözle görülemeyen gölgelerin zincirlerin şıkırtısı sadece kendi göğsünde yankılanıyordu. Ay, güneşin etrafında döndüğü gibi, histe dilsizin etrafında usulca dolanıyordu; Tek fark biri sonsuza kadar sürerdi, diğeri bir evvela kadar. Gitmek bir eylemdi oysa o, olduğu yerde bırakılmış bir sürgündü. Kelimeler dudaklarının arasından birer birer intihar ederken, sessizliği bir ceza değil, kabulleniş ilan ediyordu.
Ve belki de hakikatinde duran o lal, sınır boyundaki bir nöbete dönmüştü. Anlatamıyordum, engel olan bir duvar olmamasına rağmen, engeli yaratan bendim. Anlatmak isteyen de bendim. İstemeyen de.
Sağ omzumda titremiş, boynu bükük düşmüş ve yaşamayı dileyen bir melek. Hayretle bakardım ona her gece, çünkü sadece geceleri yerleşirdi omzumda. O anlarda tereddütlü değildim, maskem düşse de kimse karanlığımdan göremezdi. Ya da yargılamazlardı. Ama bu gece, o sarayda maskemi unuttuğuma göre, ve şafak kanlar içinde süzülürken artık kendimi kanıtlamak zorunda değildim. Özgürlük bu muydu?
Arkamda bırakılanları göremeden, sadece iyi olabileceğini kestirip koşmak mı? Bedeli olmaz mıydı? Yaşatmaz mıydı hayat sonuçlarını?
Yaşatırsan o hayalini, koş!
Ama bir kaç karelerini yanına almak zorundasın, ve ben sanırım karelerin içindeyim. Tek başıma değilim, yanıma küçüklüğümü taşımış bir kız. Nova.
Gözlerine daldığımda, parlayan adeta bana yalvaran bir renk değildi bu. O küçücük sesi lal olmuş, bedeni konuşmaya çalışıyordu. Ve uzaklardan usul usul yalan o fısıltı gittikçe artıyordu.
Novanın ürkek sesi bile soğuk bir güce dönüşüyordu. Ve korkarım ki bundan şüpheleniyordum.
"Adını bile bilmediğimiz kasabayı keşfetme zamanı evelyn."
Evet, bir sebep ve ya amacımız yoktu, sadece yaşananlar bizi buraya sürüklemişti ve biz de sürüklenmiştik. Belki tek umudum, en yakın kasabaya varıp, kaeolur'un kız kardeşini araştırmaktı. Kaelor'un pek umudu kalmasa bile ben inanıyordum. Biz farklı yerlerde aynı gökyüzüne bakıyorduk.
Nova geri çekilerek geminin korkuluklarına yaslandı ve yaşanan onca korkusunu boşaltmaya ihtiyacı vardı. Onun yalnız kalmasını doğru bularak içeri geçtim, Hava çoktan kararmıştı, ay ışığı tam tepemizde, ve binlerce belki de yüzlerce yıldızlar ortaya çıkmıştı. Sanırım nova yıldızları izlemeye bayılmıştı.
Ben ise elime geçen haritadan tahminen nerede olduğumuza baktım. Saraydan yaklaşık 1 saat önce ayrılmıştık buda yaklaşık 10km ediyordu. Saraydan uzaklaşmıştık ve harita çok karışıktı. Kaelor kız kardeşinin Eldoria kasabasında olduğunu tahmin ediyordu ve bize en yakın liman kasabası oydu.
Çok uzun yolumuz olsa da bana bu şartlarda kısa geliyordu. Tam kaç saat de orada olacağımızı kestiremiyordum ama haritaya bakılırsa rahatlıkla 20 saatimiz vardı. Eldoria kasabası bulunduğumuz konumdan dümdüz gidildiği için işim basitti. Sadece arada kısa yönleri kontrol edeceğim ve her ihtimale karşı bir sorun olup olmadığını bakacağım.
"Evelyn, işin bitince hemen buraya gelmelisin." nova'ın huzur dolan sesi neşeli gelmişti. Son kontrol etmem gereken işleri halledip yanına ulaştım. Nova geminin iç tarafına bulduğu birkaç tulumları yere sermiş ve nereden bulduysa birkaç erzak getirip yerleşmişti. Beni bekliyordu. Minik kulübeden çıktığımı gören nova neşelenmiş ve beni yanına çağırıyordu. Kısa bir kahkaha atarak,
"Burayı sinema salonuna çevirmişsiniz minik hanım." dediğimde nova anlamamış gibi baktı.
"Sinema mı?"
"Evet, sessiz sinema, açık hava sineması bilmiyor musun?" dediğimde yanına yerleştim ve fazla durak uyku tulumlarını alıp novanın üstüne örttüm. Erzak odasından getirdiği birkaç konserve bize 2 günlük yolculuk için yeterdi artardı bile. Nova hayır şeklinde başını sallarken verdiğim örtüye sarıldı. Havanın soğukluğu normalden fazla hissediliyordu.
"O zaman sana sinemanın ne olduğunu anlatıyım ama sende bana bu hava da gece burada uyumamız için yalvarma, alt katta konaklama odası var." dedim gülümseyerek.
Nova ise sinemanın ne olduğunu merak etmiş ve meraklanmıştı. Hızlıca sorumu onaylayarak beni dinlemeye başlamıştı. Biz ise geminin ortasında oturmuş yıldızları izleyerek sohbete dalmıştık. Belki arkamızda sarayda olaylar karışmış, ve bizi bulmaları için babam asker yolluyor olabilirdi.
Ama bu şuan ki anımızı bozamamıştı işte. Kimseyi umursamamış, iki kız kardeş gibi eğleniyorduk. Sessiz sinemayı anlattıktan sonra oynamayı öğretmiş, yemeklerimizin ne kadar kötü olduğundan bahsedip geceye doğru yıldızları izleyip hayallere dalmıştık. İkimizde yere uzanmış, bakış açımız gökyüzü ve yıldızdı. Derin nefes çektim bu havadan, belki bir daha böyle bir huzura kavuşamayacaktım.
Döngünün sınırında ki pragnalı lal ulaşamamış ve ulaşılmamıştı. Şeytan aklına girmiş, elleri bulaşmıştı kanlara. Sahte bir acı tebessümüyle ilerlemiş ve kaybolmuştu. İsmi gibi bilgelikten mahrum kalmış, öğrenememişti. Fakat bir şafak ayında uyanınca, o yalnız eserinle kalakaldığında anlamıştı lanet duyduğu bu hayatın amacını. İz bulamamış, duymamıştı. Bir daha uyanamamış başka amaçlarla, yeniden kazanamamıştı bu umudu.
O yalnız eseriyle kalakalmışken ben ise o yalnız eseri arıyordum. Belki başarısız olacaktı ve ya imkansız. Yine de denemek, bir çok şeyi beyazlığa kavuşturabilirdi.
Yanı başımda duran ve yıldızlardan gözlerini çekmeyen novayı gördüğümde bir masum zambaktan farklı gelmemişti. Onu izlediğimi fark etmiş ve kısık şekilde gülmeye başlamıştı.
"Yüzüme hayran olmuş gibi bakma, utanıyorum." diyerek ellerini yüzüme kapatmıştı. Bende ona gülerek cevap verdiğimde onu en büyük noktadan vurarak ellerimle gıdıklamaya başlamıştım. Gıdıklandığını anlar anlamaz bir çığlık koparmış ve nefessiz kalan sesiyle gülmeye çalışıyordu.
"Evelyn, dur gülmeyi durduramıyorum." Derken bile kahkaha atarak söylüyordu. Yorulduğunu anlayınca bıraktım ve sinsice güldüm.
"Nasıl oluyormuş gıdıklanmak nova hanım?" dediğimde nova da derin nefes alarak soluklanmaya başlamıştı. Uzun bir sessizlikten sonra yüzünde samimi bir tebessümle,
"Evelyn, üşüyordum ben." diyen sessizleşen novanın sesiyle donup kaldım. Cümlesini bitirmesini bekledim.
"Belki az çok tahmin ediyorsundur yaşadıklarımı, bir yuvam yok ve o sarayda koridorların arasında kaybolmuştum. Ama yine de hep içimde bir mutluluk vardı, bazen garip bir şekilde huzurlu hissediyordum, ve ya ben öyle sanıyordum. Ve sen bir kere de olsa yaşadığımı hissettirdin bana, minnet duyuyorum." Nova dolan gözlerini göstermekten korkmayarak bana döndürdü bakışlarını.
"Eğer tekrardan doğacak olsaydık, ablam olmanı çok isterdim." beni durduramayan o cümleyi söyleyince dayanamadım ve minik bedene sarılıp hapsoldum kollarında.
Küçüklüğümü gördüm sanki, Bir sığınacak yuva, yada güvenebilecek ona inanabilecek bir varlık. ürkmeden bir sıcak kase çorba ve sarılabileceğim bir anne. Yeterli olduğunu düşünürdüm o zaman. Hala inanabiliyor muydum bilmiyorum, bir annem olmuştu ama hissedememiştim güvenirliğini.
Nova ise soru işaretlerimi kaldırmak için karanlık bir mağaradan gelmiş, meşale arıyordu etrafımda. Soğumuş, titremiş vücuduna hapsolmuş sıcacık bedenim ısıtıyordu onu. Titremeleri azalınca geri çekildim ve üzülmek yerine sevecen şekilde tebessüm ettiğini gördüm.
"Bende kardeşim olmanı isterdim, nova." dedim duygusal ortamı bozmayarak. İkimizde birbirimize tebessüm yağdırırken havanın gittikçe soğuduğunu dikelen tüylerimle hissettim. Artık konaklama odasına gitmemiz gerekiyordu. Ayağa kalkarak uyku tulumlarımızı toplamaya kalkıştım. Nova da ay ışığına parlayan sarı saçlarını toplayarak bana yardımcı oldu.
Nova minik ayaklarıyla arkamdan beni takip ederken ben ise geminin alt katına boş bir odaya girdim. Temiz nevresim ve bir kaç örtüleri nova'nın rahat edeceği şekilde yatağı yerleştirirken nova arkamda uyumayı hemen istiyormuş gibi uyukluyordu. Geri çekildiğimde artık gözlerini açamıyor hale geldiğinde kısa adımlarla yatağa koştu ve örtünün içine girip kıvrandı. O hali beni ister istemez gülümsetirken odadan tam çıkmak üzereydim ki,
"Bu gece benimle uyur musun?" diyen yalvarır gibi seslenen nova, benden cevap bekliyordu. Sorusu karşısında ne cevap vereceğimi bilemezken, o cevabımı anlamış gibi yana kayarak örtüsünü kaldırdı. Bu hareketi beni durduramazken yanına uzandım ve ikimizde örtünün içine kıvranarak sarıldık. başı göğüs hizama gelirken saçlarını okşamaya başladım ve rahatlarmış gibi mırıldanırken bir kaç dakika içinde derin nefes sesleri yayıldı odaya.
Parmaklarım kızın yumuşak saçlarının arasında yavaşça gezindi. Yorgunluktan derin bir uykudaydı. Dağılan saçlarını ensesinden yukarı doğru hafifçe sıyırdığımda, mumun titrek ışığı tenindeki o siyah lekeyi aydınlattı. Elim havada asılı kaldı.
Bu alelade bir çizim değildi. Keskin hatları, birbirine dolanan hisler ve ortasındaki o kuğu motifi... İçimde tuhaf bir ürperti uyandı. Bu şekli daha önce görmüştüm. Hafızamın karanlık dehlizlerinde bir yerlerde bu simge bana bakıyordu ama ne olduğunu bir türlü çıkaramıyordum. Kalbimin ritmi hızlanırken yataktan sessizce kalktım.
Kamaradaki ahşap masanın üzerinde duran, gemi kaptanlarına ait o kalın, deri kaplı eski tarih ansiklopedisine doğru yürüdüm. Sayfaları aceleyle, ellerim titreyerek çevirmeye başladım. Eski krallıklar, unutturulmuş hanedanlıklar, yasaklı mühürler... Derken, sararmış bir sayfada durdum. Gözlerim fal taşı gibi açıldı.
Sayfadaki mürekkep çizim, kızın ensesindeki izin aynısıydı. Sayfanın yukarısındaki kalın harflerle yazılmış başlığı okudum: 'Yemin Bozanlar: Sürgün Edilen Hain Soy.' Altındaki satırlar ise kanımı dondurmaya yetti: "Bu kanı taşıyan her çocuk, ihanetin nişanesini teninde taşır. Krallık topraklarında bu damgayı taşıyanların yaşaması yasaktır."
Kitabın sayfaları elimde donakaldı. Yavaşça başımı kaldırıp yatakta hiçbir şeyden habersiz, melekler gibi uyuyan küçük kıza baktım. Yanımda taşıdığım şey masum bir çocuk değil, tüm krallığın ölüm emrini verdiği o lanetli soyun son parçasıydı...