İçeriğe geç

Fasıl 3; Çırpınan Kuş

FASIL 3; ÇIRPINAN KUŞ

Surların tel ufuklarına uzanan, beyaz ve maviyi ayırt etmenin zorluğunda, belki titrekti aklıma ermeyen okyanus dolu odalarda. Kesinlikle. Aklına koyduğun her anı kesinlikle birer damla. Korkmadan ayaklarına kapanan bin türlü balıklar ve gökyüzünde kim bilir taş parçası küçüklüğü kadar fark edilmeyen biz.

Birkaçını tanıyamazsın, ilk önce ayaklarından başlarlar ısırmaya. Senden göremedikleri o gücü inadına devam ederler inatla. Baldırlarına ulaştığında ölüm ve yaşam inancını yaşayan gözleriyle bakarlar sana. Hala anlamıyordum. Cevap mı bekliyorlar yoksa bir çıkış yolu mu?

Uzandım binlerce yanıt dolu kitaplara, Romanlardan şiirlere, şiirlerden ansiklopedilere, oradan sonra uzanamadım. Çünkü zihnimi yanıltan bu hayat, farklı yönleriyle sunuluyor o kitaplarda. Elim titrerdi belki, Gözlerim akardı, kimse görsün istemezdim. Utana sıkıla saklardım herkesten. Bir kişi dahi görse sanki tüm dünyaya yayılır gibi hissederdim.

Güvenemezdim. O hataya düşersem, bir dahakine daha sert düşerdim, diz kapaklarım yaralanır, soyulur, kanar ve kabuk bağlardı. Sonra iyileşir ve iz kalırdı oracıkta. Korktuğum iz değildi, yanına daha çok izler yerleşmesiydi. Ve tanrım bilir ki, ben bu hissi çok iyi bilirdim.

Yük değildim kimseye, yük hissettirmedim kimselere. Ama öyle birisiydim ki her attığım bir adım, birer birer eklenirdi omzuma. Ve o lanetten kurtulmak için çırpınırdım. Sığırcık kuşları tanırdı beni görse; Siyah ve beyazın karışımı bir kadın. Yanlış anlamayın hiçbir zaman kesinlikle gri olmazdım. Olmadım. sakin olmaktır gri, orta yolu arayan ve bulan biriydi. Ben ise ne siyah ne beyazdım, aralarında sıkışan bir döngüden ibarettim.

Ve şuan olduğu gibi çırpınan bir kuş gibiydim. Ne geri dönüşü vardı ne de ileri dönüşü. Sadece bana ait olan ve bütün sorumluluğu bana düşen bir seçenek çıkarmamdı yapmam gereken. Kim doğruydu kim yanlıştı. Ve ya bu hikayede doğru olanı değil de yapmam gerekeni mi yapmalıydım?

Omzumun arkasında kalan bir beden ve seçmem gereken bir yol.

Ki mi seçecektim?

Yetim bir kız çocuğunu mu yoksa devletin kanunu mu?

Eğer ihbar edersem, peşimi bırakabilirlerdi, her zaman ki hayatıma dönüp yaşlanmayı bekleyebilirdim.

Peki ya bir kız çocuğu nu seçersem, Yetim birinin ablası olmayı seçersem,

Hayatımız boyunca hep kaçmak zorunda kalacaktık, onu herkesten saklamaya, korumaya ve büyütmeye.

Elimdeki ansiklopedi düşündüklerimle ağırlaşmaya başlayınca ahşap masanın kenarına fırlatıp, yatağın kenarına göğsümün ağırlığıyla oturdum. Lal iniltisinde şafak yitirdiğine kadar izledim tehlikeli bir koz taşıyan kızı. Parmaklarım yumuşak saçlarından kayıyor, boynuna ulaşıyordu. Yolun sonunda da belki nova'nın hiç görmediği o damga duruyordu. Bir ahbap'ın o damgayı görmesiyle idamı olabilirdi küçük bir kızın. Garip bir şekilde korkmaya başlamıştım. Yük almıştım yine sırtıma, ve bu sefer onu atmaya çalışmıyordum. Kimsenin görmemesini istiyordum.

Ben evelyn'im, Yanlış olan ne varsa denerim. İpin ucunda uçurum olsa dahi.

Kaç saattir durmadan dikizliyordum kenarda bilmiyorum lakin odanın küçük penceresinden sızan aydınlık ışık, sabah olduğunu yansıtıyordu. Yanı başımda hiç hareket etmeden derin uykuda olan novayı uyandırmadan kalktım. Bacaklarım fena uyuşmuştu bir süre odada oyalanarak geçmesini bekledim, acısı azaldığında nova'yı odada yalnız bırakarak minik mutfağa yöneldim. Öğlene doğru en yakın kasabaya ulaşmamız gerekiyordu. Uzandığım herhangi bir çekmeceden cam şişeye uzandım. Suyun temizliğinden bile emin değildim, ılık olması sevindirmişti, sıcak bir suya katlanamazdım. Nova uyanana kadar oyalanmayı planlamıştım aklımdan, boğucu ve dar koridorların sonunda ana güverteye ulaştığımda şaşkınlıkla yutkunmuştum.

Bütün okyanus, şafağın ışıklarının arkasında saklanan yıldızlar ve uzaklardan görünen kuşlar. Hepsi elimin altında gibiydi. Adını bile bilmediğim, tam olarak nerede olduğumu bilmesem de bu deniz benimdi. Okyanusun altında geçinen balıklar, savaşlardan kalmış eşyalar ve bilmediğim onca şeyler. Farklı bir hayata geçiş gibiydi.

Okyanus ve kara. Okyanuslar ne kara için yaşarlar, kara ne okyanuslar için. Birbirlerine faydaları vardır ama zararları var mıdır?

Bir geçiş gibidir okyanus ve kara zıt olsalar dahi, işlevleri yüzeyseldir. Karada bir hayat başlar, insanlar doğar, daha hayatının amacını, neden yaşadıklarını sorgulamadan yaşamaya çalışırlar. Beslenirler, avlanırlar bazen de av olurlar. Herkes kadar şanslı değillerdir. En sonunda da eylem yapmaya zorlanırlar ve hayatını geçindirmeye çalışırlar. Hayatı boyunca yaptıkları her eylem parça parça süzülür altlarına, okyanuslara. Öldüklerinde ise aşağıya doğru kayarlar.

Okyanusta ise başka hayat vardır. balıklar, kılıçlar, deniz atları ve birçok fazlası. Onlar da avlanırlar bazen av olurlar. hayatta kalmaya çalışırlar ve öldüklerinde ise ve genellikle kara olaylarından dolayı ölürler, aşağıya doğru sonsuzluğa inerler.

Dünyadaki her şeyin birbiriyle bir noktada kesişmeleri ve halkın bunu gözden çıkarmaları. Belki de hatanın hepsi onlardır, halk.

Titremeden yerinde duramayan bir kraliçe karınca ve onlara istediğini inleten karıncalara karşılık, karıncaların itaat etmesi gibidir. Bir kanun çıkararak herkesten saygı beklemesi de bir köleliktir. Tıpkı şuan saraydan kaçıp kanunları çiğnediğim gibi. Tek fark ben köle değilim, itaat etmedim.

Sadece kraliçe karıncaya karşı gelen ve meydan okuyan biriyim. Doğru değildi, ama yanlışta değildi. Tarafsız bir köşe de takılı kalmıştım.

Tam gözlerime isabet gelen güneş ışıkları düşünmemi zorlarken arkamdan novanın esneme mırıldamalarını duyuyordum. Vakit kaybetmeden aşağıya ilerlediğimde ana güverteye çıkan minik bir bedenle karşılaştım. Nova gözlerini eliyle ovalarken bir yandan bana yaklaşıp sıcacık gülümsedi. O kadar sıcak gülümsedi ki içimde bir yerlerde o yuva sıcaklığını hissettim.

Abartılı bir şekilde esnedikten sonra ellerini beline yerleştirerek arkamda kalan manzaraya odaklandı. Oda benim ki kadar hayran kalakalmıştı evrene. Sanırım ilk kez bir kara değil, karanın içindeki okyanusu seyrediyordu.

Bu haline gülmeden duramazken "Nova ilk gecen nasıl geçti bakal-"

Nova hızlıca bana asılmayarak manzaraya doğru koştu, koşarkende çığlık atmayı unutmamıştı tabiki.

"Evelyn sende görüyor musun?" dedi tek nefesiyle nova. Yanına hızlıca yaklaşıp ellerimi uzaktan beline hizaladım. Gemi dalgalar sayesinde hızlı haraket ediyordu, düşme ihtimaline karşılık tedbir almalıydım.

"Neyi görüyor muyum nova?" nefesim ensesine çarpıyordu.

"Herşeyi, hayatı, başlangıcı" dedi hayran sesiyle bana doğru hızlıca dönerek,

"Sanki burada yaratılmışız ve öyle dünyaya bırakılmışız gibi."

"Biraz haklılık payın var nova'cım, leylekler okyanustan uçup doğduğumuz yere bırakıyorlar ya" diyerek novaya baktım "Yoksa nasıl doğduğunu bilmiyor muydun?" dedim alaycı sesimle.

Hoşuna gitmiş gibi üsten bakarak "Leyleklerin bizi getirerek doğmadığımızı bilecek kadar küçük değilim evelyn." dedi nova kıkırdayarak.

Şok içinde ona döndüm. "Nasıl yani? Bu yaşında insanların nasıl oluştuğunu biliyor musun? dedim hayretle. Umarım kaelor küçücük kız çocuğuna bir insanın oluşumunu anlatmamıştır.

Nova eminlilikle "Tabii ki biliyorum, İki insan birbiriy-"

"Nova" dedim hayretle "Gerçekten kaelor abin sana anlattı mı?"

Nova kafa karışıklığıyla "Yo" dedi harfleri uzatarak "İki insanın öpüşerek bebek doğurduğunu herkes bilir" dedi göğsünü kabartarak.

Rahatlayarak önüme döndüm ve kendi kendime kıkırdadım. Nova çatılan kaşlarıyla hızlıca bana dönerek

"Neden gülüyorsun yoksa bilmediğim bir şey mi var?"

"Hayır, hayır nova'cım sadece kendime güldüm, sence de bugün fazla mutlu değil miyim?" diyerek ana güverteden ayrılacaktım. Nova arkamdan takip ederek peşimden geliyordu.

"Her zaman mutlu ol, seni farklı biri yapıyor"

İkimizde içeriye girdiğimizde çantamdan haritayı çıkarıp en yakınımdaki ahşap sandalyeye yerleştim, nova ise ayakta kalmayı tercih ederek etrafı inceliyordu, dün incelemeye vakit bulamamıştı. Nova raflardaki eski kitaplarla oyalanırken ben ise haritadan ne kadar yol kaldığını hesaplıyordum. Yaklaşık 1 saate yakın kasabaya varacaktık. Novaya bir yerden ayrılmamasını söyleyip, sürüş bölümüne yerleştim. Yolumuz dümdüz olduğundan çok fazla yorulmamıştım. Sadece gece ara sıra kontrol ediyordum. Bir kaç yapmam gerekeni yaptıktan sonra Nova arkamda belirdi. Elinde birkaç çantalarımız ve bir gülümseyen nova. Vaktini eşyalarımızı toplamakla geçirmişti.

Yeniden içeriye girdiğimizde dün gece baş başa kaldığım ve saklamam gereken gerçekleri içeren ansiklopediyi nova kenara ayırmıştı. Novanın içindekileri okumamasını umarak nova fark etmeden kitabı elime aldım ve rafa geri koydum. Sonrasında düşündüm ki kitabın daha sonrasında ihtiyacım olabilirdi. Hızlıca kendi çantama yerleştirdim. Nova ise o sırada çantalarını ana güverteye taşıyordu.

Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum, novaya sormalı mıydım. Belki geçmişinden birilerini hatırlar ve yardımcı olabilirdi. Ama küçük bir kıza bu kadar büyük gerçeği bir anda anlatmak doğru olmazdı. Bir kaç dakika gözlerim boşluğa dalmışken nova ensemden yaklaşıp,

"Evelyn iyi misin?" dedi gözleri bir umutla bana bakıyordu. Sahte tebessümle başımı salladım ve ellerimi uzattım. Nova düşünmeksizin anında ellerini bana sarınca karşıma oturttum. Nova, tahta zemine bağdaş kurup oturdu ve boyuma gelebilmek için dikleşti. Pür dikkat bütün vücudu bana kesilmişti. Şimdi sırası mıydı yoksa erken mi davranıyordum emin değildim. Ama lakin şimdi söylemezsem kasabada dolaşamazdık ve biri o damgayı görürse hiçbir şey yolunda gitmezdi.

"Nova" dedim sesimi olabildiğince yumuşak tutmaya çalışarak "Sana bir sır vermemi ister misin? Ama bu çok büyük bir sır. "

"Sadece özel ve güçlü insanların tutabileceği türden bir sır mı?"

"Evet sadece bize özel, Evelyn ve Nova olarak."

"Nasıl bir sır?" dedi nova meraklanarak. Elimi novanın saçlarına uzattım, nazikçe okşayarak ensesini kapatan uzun parlak saçlarını yana ayırdım. Parmak uçlarım tenindeki o damgaya dokundu. Nova hafif ürperdi ama kaçmadı.

"Burada ki bu çizgileri görüyor musun?" "Dışarıdaki bazı insanlar büyük şehirdeki o takım elbiseli, sert bakışlı adamlar... Bu çizgilerden çok korkuyorlar."

Nova kaşlarını çattı, elini ensesine götürmek ister gibi uzattı ama elini nazikçe yakalayıp avucumun içine aldım. Nova masumca konuştu,

"Neden korkuyorlar ki? Acıtmıyor ki bu"

"Çünkü onlar, senin ne kadar özel olduğunu anlamıyorlar" diye fısıldadım.

"Gideceğimiz kasaba dışında, herkesin birbirine benzemesini isteyen kurallar var. Herkes aynı şarkıyı söylemeli, aynı şekilde yürümeli diyorlar. Ama senin işaretin... sen doğduğunda okyanusun sana bıraktığı gizli bir mesaj gibi. Sen o kurallara ait değilsin. Ve onlar, kendilerinden farklı olan her şeyden korkarlar."

Novanın gözlerinde küçük bir çocuk korkusu belirdi.

"Beni cezalandırırlar mı?"

Hemen gülümsemeye çalıştım, içimdeki karışıklığı gizleyerek novanın yanaklarını kavradım.

"Asla, Hayatında olduğum sürece kimse sana dokunamayacak. Sadece bir süreliğine oyun oynamamız gerekiyor."

"Ne oyunu?"

"Adını henüz koymadım, beraber karar veririz diye düşünmüştüm. Bu gemi bizim korunağımız. Dışarıya çıktığımızda saçlarını hep böyle sıkıca toplayacağız ve kimseye arkamızı dönmeyeceğiz. Yabancılar sana adını sorarsa, onlara başka bir hikaye anlatacağız. Hatta oraya vardığımızda sana güzel bir kumaş alır boynuna kolye gibi bağlarız."

Nova heyecanlanarak "Bir kedi gibi mi olacağız yani?" dedi. Benzetmesine kendimi tutmayarak gülümsedim ve başımı salladım.

"Evet sıkıca sarınan iki kedi olacağız."

"Bir aile gibi mi?"

"Bir aile gibi nova" dedim ellerini ellerimden ayıran novaya bakarak.

Nova olacaklarından habersiz eğleniyordu, gözlerim artık onu takip edemiyordu. Çantamdan çıkardığım bir kumaş parçasını gelişi güzel keserek bir fuara benzettim. Novayı yanıma çağırıp boğazından gelen ve ensesinde biten fuarı bağladım. Damgayı gizlemiştik.

"Bayıldım, kolye gibi duruyor." diyen novanın sesi neşeli çıkıyordu. Geri çekilip karşımda durdu ve gülümsedi.

"Çok yakıştı, artık sana ait." dedim gözlerim yolu keserek, kıyıya varıyorduk.

Adımlarımı hızlandırarak çantamı aldım ve diğer elimle de novanın elini sıkıca tuttum. Son kontrollerimizi de yaptıktan sonra artık gemiden ayrılmaya hazırdık.

Güneyden kuzeye doğru gelmiştik, ve hava değişimi çok hızlıydı. Ashbourne kasabasından ayrılıp yeni kasabamıza gelmiştik. Ve lakin ön görüşlerimi soruyorsanız, bu kasabadan kolayca ayrılamayacaktık. Nova ile el ele kasabamıza ilk adımımızı atarken çiseleyen yağmur, damla damla saçlarımızın arasına sıkışıyordu, saçlarımızdan akıyor boynumuza ulaşıyordu. Boynumuzdan ise kıyafetlerimize emiliyordu. Novaya bakarak içimdeki koruma ve güven hissiyle baş başa bırakmıştı. Elimle son kez fuarını düzeltirken, hiçbir şey yaşanmamış gibi maskemiz değişiyordu. Asıl oyun şimdi başlıyordu.

İsimsiz oyunumuza...