Elian odada tek başınaydı. Yerdeki parçalanmış mor rün tozları, sönmüş mumlar ve yalnızlığın o dondurucu ağırlığı...
Bedenindeki felç hissi yavaş yavaş çekiliyordu ama zihnini sarmalayan o karanlık sis, gerçeğin amansız darbesiyle bir kez daha yarıldı. Elian ellerine baktı. Titreyen parmaklarının arasında tuttuğu şey bir kılıç ya da büyü taşı değildi; Samara’nın kıyafetinden kopmuş, kurumuş kan lekeleriyle kaplı bir kumaş parçasıydı.
Zihni, haftalardır inşa ettiği o tatlı yalanı tek bir anda yıktı.
Samara Doğu Sınırı’na gitmemişti. Samara kapıdan çıkıp ordunun başına geçmemişti.
Samara... Göksel Kristal Tapınağı’nda, o uğursuz gecede zaten ölmüştü.
Kaelen’in ruhunu Unutulmuş Çekirdek’e mühürlediği o devasa patlama anında, Karanlık Lord’un savurduğu son gölge mızrağı Kaelen’e değil, Samara’nın kalbine saplanmıştı. Kaelen diyarı kurtarmak için kendini feda ederken, Samara da Elian’ın kollarında son nefesini vermişti. İki dostunu, hayatının anlamı olan iki insanı aynı gecede, aynı dakikalarda kaybetmişti Elian.
O büyük felaket gününde tapınaktan tek başına çıkan Elian’dı. İki cansız bedeni Kapkara Kayalıklar’ın soğuk toprağına kendi elleriyle gömen Elian’dı.
Ama zihni bu muazzam yıkımı kaldırmayı reddetmişti. Ülkeye döndüğünde halka "Samara kulesinde yas tutuyor" yalanını söyleyen, ardından odasına kapanıp yasak zihin büyüsüyle önce Kaelen’i, sonra da Samara’yı zihninde yaşatan Elian’ın kendisiydi. Az önce odada Samara ile konuştuğunu, onunla tartıştığını sanırken bile, aslında kendi vicdanının ve çöken zihninin yarattığı gölgelerle boğuşuyordu.
"Hayır... Hayır, hayır!" Elian avazı çıktığı kadar bağırdı. Sesi taş duvarlarda yankılanıp bir bıçak gibi kendi kalbine saplandı.
Ayağa kalkmaya çalıştı. Bacakları titreyerek masaya çarptı. Masanın üzerindeki aynaya baktığında, karşısında diyarı kurtaran o mağrur, dahi stratejisti göremedi. Saçları birbirine karışmış, gözlerinin altı morarmış, bakışlarındaki akıl sağlığı kırıntıları tamamen silinmiş bir yabancı duruyordu karşısında.
"Seni koruyamadım..." diye fısıldadı aynadaki yansımasına. "İkinizi de koruyamadım."
Zihni tamamen parçalanmıştı. Ne stratejiler, ne krallık, ne de halkın zafer çığlıkları onun içindeki bu devasa boşluğu doldurabilirdi. Acıdan kaçmak için yaptığı büyü, onu aklının sınırlarından söküp atmış, geriye sadece yaşayan bir ölü bırakmıştı.
Elian masadaki rünlü kılıcını kınından çekti. Kılıcın çelik gövdesindeki altın büyüler artık parıldamıyordu; tıpkı Elian’ın içindeki ışık gibi kararmışlardı. Kılıcı yere düşürdü. Çeliğin taş zeminde çıkardığı soğuk ses, sarayın derinliklerinde kayboldu.
Kapıyı açıp dışarı adım attı. Koridorlarda ne muhafızlar vardı ne de komutanlar. Saray zaten haftalardır Elian’ın deliliğine tanıklık eden dilsiz bir mezarlıktan ibaretti.
Elian, sarayın en yüksek kulesine, Samara’nın kaldığını hayal ettiği o boş odaya doğru yürümeye başladı. Rüzgar kule pencerelerinden içeri uğultuyla doluyor, genç adamın yüzünü donduruyordu. Pencerem kenarına geldi. Aşağıda, gecenin karanlığına bürünmüş başkent uzanıyordu. Halk huzur içinde uyuyordu; Karanlık Lord ölmüş, diyar kurtulmuştu.
Ama Elian için dünya çoktan kıyametini yaşamıştı.
Gözlerini kapattı. Rüzgarın uğultusunda Kaelen’in umursamaz kahkahasını ve Samara’nın fısıltısını duyar gibi oldu. Yüzünde ilk kez zorlama olmayan, tamamen deliliğin ve teslimiyetin getirdiği buruk bir gülümseme belirdi.
"Bekleyin beni," diye fısıldadı karanlığa doğru. "Bu kez stratejiyi ben bozuyorum."
Elian, geride unvanlarını, aklını ve yıkılmış krallığını bırakarak karanlığın kollarına doğru son adımını attı.
Kristal Diyar kurtulmuştu; ama onun kahramanlarından geriye sadece rüzgarın fısıldadığı trajik bir masal kalmıştı.