İçeriğe geç

Kızıl Gölgeler: Karlı İstanbul (1/5 Bölüm)

Kar, İstanbul’un üzerine sessizce yağıyordu.

Tarihi sokakların, eski apartmanların, kalabalık caddelerin üzerini bembeyaz bir örtü kaplamıştı. Dışarıdan bakınca masalsı bir kış manzarasıydı bu. Ama şehrin ıssız ara sokaklarında dolaşan karanlığı saklamaya karın gücü yetmiyordu.

Komiser Aslı, Cinayet Büro’daki ilk haftasını doldurmak üzereydi. Ankara’dan tayinini istediğinde herkes nedenini sormuştu. Cevap vermemişti. Şimdi masasında, kenarları kahve lekesi almış bir dosya duruyordu ve o dosya bütün soruları unutturacak kadar ağırdı.

Esra’nın dosyasıydı bu. Üç hafta önce evinde öldürülmüş, sonra bir meydanın ortasında karın üzerine bırakılmış genç bir kadın. Adli raporun en başında, kalın harflerle yazılmış tek bir ortak ayrıntı vardı: kızıl saç. Aslı bunun tesadüf olmasını diliyordu. Elindeki kahveden bir yudum alıp pencereden dışarı baktı. Aşağıda bir minibüs karda kaymış, şoför küfredip tekerleklere bakıyordu. Şehir hayatına devam ediyordu.

Telefon çaldı. Arayan, Adli Tıp Kurumu’ndan eski dostu Seda’ydı.

“Aslı, hemen Park’a gel.” Seda sesini sakin tutmaya çalışıyordu ama gerginliği belliydi. “Yine aynısı. Karın ortasında.”

Aslı yirmi dakika sonra olay yerindeydi.

Park bariyerlerle çevrilmişti. Telsiz sesleri soğuk havada metalik yankılanıyor, meraklı kalabalık şeritlerin ardında kımıldıyordu. Karla kaplı çimenlerin ortasında bir kadın yatıyordu. Kızıl saçları beyazlığın üzerinde bir leke gibi yayılmıştı. Semtte tanınan bir kuaför olan Ceylan’dı bu.

Seda cesedin yanında diz çökmüştü.

“Evinde öldürülmüş,” dedi, Aslı yaklaşırken. “Boğuşma izleri var, boğularak öldürülmüş. Sonra buraya getirilmiş ve karın üzerine bırakılmış. Tıpkı Esra gibi.”

“Yine kızıl saç,” dedi Aslı.

“Yine kızıl saç.” Seda başını salladı. “Artık buna tesadüf diyemeyiz.”

“Ayak izi?”

“Gece boyunca kar yağdı. Ne varsa kapanmış.” Seda yerden bir şeyi işaret etti. “Boynundaki altın kolye yok. Ekipler evden de haber verdi, makyaj çantasındaki küçük bir ayna kaybolmuş. Esra’dan da bu tür ufak şeyler almıştı.”

Aslı, Ceylan’ın yüzüne baktı. “Hatıra topluyor gibi.”

“Ya da birine hediye götürüyor.”

“Ya da adak,” diye mırıldandı Aslı.

Cebindeki telefon titredi. Başkomiser Cemal’di.

“Gördün mü?” Sesi yorgundu. “İkincisi. Basın kokuyu aldı, yarın sabah manşet olur. ‘Seri katil’ kelimesini ağzına alma, ama bana bir şey getir.”

“Getireceğim,” dedi Aslı ve telefonu kapattı. Ne getireceğini bilmiyordu.


İncelemeler bittiğinde hava kararmıştı.

Seda, Adli Tıp’tan çıkarken kapıda siyah bir araba onu bekliyordu. Direksiyondaki adam, şehrin saygın avukatlarından olan nişanlısıydı. Birkaç ay sonra evleneceklerdi. Arabadan inip Seda’nın paltosunu düzeltti, atkısını boynuna iyice sardı.

“Çok yorgun görünüyorsun,” dedi yumuşak bir sesle.

“Yine bir kadın bulundu,” dedi Seda, arabaya binerken. “Kızıl saçlı, tıpkı ötekiler gibi. Karın ortasına bırakılmış.”

Adam bir an sessiz kaldı, sonra başını salladı. “Çok kötü. Bu şehir her gün biraz daha tehlikeli oluyor.” Direksiyonu kavrayıp yola çıktı. “Bu akşam bir şey yapma, ben yemek hazırlarım. Sen sadece dinlen.”

Seda koltuğa yaslandı, gözlerini kapadı. Araba karlı yolda yavaşça ilerledi.


Aslı, Ceylan’ın kuaför salonuna vardığında vitrin ışıkları sönüktü. Kapıda bir polis bekliyordu, içeride ise genç bir kadın elleriyle yüzünü kapatmış oturuyordu. Adı Naz’dı, Ceylan’ın yanında üç yıldır çalışıyordu.

“Dün akşam kaçta çıktınız?” diye sordu Aslı.

“Yediye doğru. Ceylan Abla beni gönderdi.” Naz burnunu çekti. “Bir müşteri bekliyorum, dedi. Salon kapanınca gelecekmiş, özel bir iş. Böyle şeyleri hep kendisi yapardı.”

“Müşterinin adını söyledi mi?”

“Randevu defterine yazmıştır.”

Defter, kasanın yanındaydı. Aslı parmağını son sayfalarda gezdirdi. Dünkü sayfada, tüm kayıtların altında tek bir satır duruyordu: “Bay K. — 19.30.” Soyadı yoktu, telefon numarası yoktu.

“Bu kişiyi daha önce gördünüz mü?”

Naz başını salladı. “Hiç. Ceylan Abla da ismini bilmiyormuş gibi davrandı. Ama sanki... bekliyordu onu.”

Aslı defteri bir poşete koydurdu.


Büroya döndüğünde saat geç olmuştu. Defteri kenara bırakıp iki dosyayı yan yana açtı. Esra’nın fotoğraflarına bir daha baktı, sonra Ceylan’ınkilere. Aynı tonda saç, aynı yorgun bakış. Sonra olay yeri raporlarına geçti ve satırlar arasında bir şey gözüne çarptı. İki evin kapısında da zorlama izi yoktu. Pencereler kapalı, kilitler sağlamdı.

Aslı bir süre kıpırdamadan durdu. Katil içeri zorla girmemişti. İki kadın da kapıyı ona kendi elleriyle açmıştı.


Gece yarısına doğru büronun önünden ayrıldı. Kar hâlâ yağıyordu.

Arabasına yürürken, kendi bıraktığı ayak izlerinin yanında bir çift iz daha fark etti. Aynı adımlarla, aynı aralıkla ilerliyorlardı. Durdu. İzler de durmuştu.

Dönüp baktığında, sokak lambasının altında kimse yoktu. Yalnızca kar vardı, ve karın üzerinde, kendi izlerine karışan başka bir yürüyüşün sessiz kanıtı.


Aslı’nın peşindeki kimdi? “Bay K.” kimdi? Ve iki kadını birbirine bağlayan şey gerçekten yalnızca saçları mıydı?