Gözlerinde karanlık bir ifade vardı. Kahverengiye çalan gözlerinde ise kararlılık okunuyordu; sanki dünya ne kadar karanlık olursa olsun, ona karşı dimdik durmaya hazırdı. Siyah saçları gökten düşen yağmur damlaları yüzünden ıslanmıştı. Üstündeki deri ceketi vücudunu sarmış, heybetli duruşunu daha da korkutucu bir hale getirmişti. Kolları iki yanda öylesine duruyor, kısık gözleri ise karanlığı delip geçecekmiş gibi ileriye odaklıydı. Bir sonraki işinin ne olacağını bilmiyordu. Giydiği kot pantolondaki kurumuş olan kan etrafa kötü bir koku yayıyordu. Adam ellerinde ağır bir yük varmış gibi hissetti.
Ellerinde kimsenin bilmediği kan damlaları vardı. Her bir parmağından akan kanlar; farklı kurbanlara aitti. Tıpkı ellerinin çatlaklarında saklanmış kurbanlarının çığlıkları gibi. Bileklerinden başlayarak akmaya başlayan kan, bütün çatlaklara doluşuyor ve çığlıkları, mahsur kaldıkları çatlaklardan kurtararak çıkarıyordu. Çatlaklardan çıkan kan parmak uçlarına kadar büyük bir savaş içerisinde akarak geliyordu ve hem kendini hem de kurtardığı çığlığı aşağıya bırakıyor; soğuk beton zemine atlıyordu.
Ölümü doğuran bu adamdan kaçmak adına, kan damlaları beton zeminde hızla kaçarken; çığlıklar, onları çağıran kayıp ruhlara süzülerek ilerliyordu.
Bekledi. Bir sonraki hamlesini planladı.
Issız sokakta rüzgârın uğultusuyla beraber bir teneke kutu yerde yuvarlanarak ses çıkardı. Yağmur damlalarının yere çarpma sesi o kadar güçlüydü ki duyduğu ufacık sesin neredeyse bir hayal olduğunu düşünecekti. Olduğu yerde kalmaya devam etti ve duyduğu sesin nereden geldiğini anlamak için etrafı dikkatli bir şekilde dinlemeye başladı. Yağmur sesinin arasına karışan başka bir ses daha vardı. Biri onunla beraber nefes alıp veriyordu ve bu ses arkasından geliyordu. Kafasını çevirip arkasına baktığında sokağın köşesinde onu gördü.
Aslında gördüğü şey sadece bir gölgeydi. Elektrik direğinin arkasında saklanıyordu ve ışık adamın gölgesini sokağa düşürüyordu. Adamın üşüdüğü her halinden belliydi; gölgesi bile titriyordu. Onun ne zamandan beri orada olduğunu bilmiyordu. Sokağın köşesine doğru adım atmıştı ki adam hızlı bir şekilde koşmaya başladı. Bunu o kadar ani ve beklenmedik bir şekilde yapmıştı ki şaşırmıştı.
Olduğu yerde kalmaya devam etti. Adamın peşinden gitmesi gerekiyordu ama bunu yapacak zamanı yoktu. Yağmur biraz olsun sakinleşmeye başlamıştı.
Yağmur o an onun için etkisiz eleman haline gelmişti. Damlalar, her bir insanın korkusunu temsilen yeryüzüne düşüyordu ve belki de yağmur damlaları bu hava da sokakta olan sahiplerine ulaşıyordu.
Bekledi. Birkaç sokak arkadan gelen köpek ulumalarını duyabiliyordu.
Gelmişlerdi. Köpekler yaklaşırken uzaklardan gelen siren seslerini duyuyordu. Onlarda geliyordu. Yağmur şiddetini arttırmış, adamı daha çok ıslatıyordu. Gözlerini kapatıp başını gökyüzüne kaldırdı. Yağmur damlaları şimdi nokta nokta yüzüne damlıyordu. Yağmuru hissediyordu. Teninin açıkta kalan her bir noktasına nüfuz ediyordu sanki. Gözlerin açıp öfkeli kara bulutlara alaycı bir gülümseme gönderdi. Kara bulutlar alaycı gülümsemeye karşılık güçlü bir şekilde gürledi. Bu, onu daha çok gülümsetti.
Bu yaptığını onaylamak ister gibi ay kara bulutların arasından ışıldadı.
***
Şehir geceleri konuşmaz ama her şeyi anlatır. Sokak aralarında esen bir rüzgâr size birçok şeyi söyler. Önemli olan onu dinlemeniz ve anlamanızdır. Bundan başka bir şansınız yoktur zaten. Ya şehri dinler onu anlarsınız ya da bu soğuk gürültünün içinde sağır olana kadar kalırsınız. Ben öğrenmiştim. Bu şehirde kaldığım süre zarfınca dinlemeyi de öğrenmiştim anlamayı da.
Şimdi de arabanın içinde oturuyor, cama vuran yağmurun sesini dinliyordum. Bu gürültülü sessizlik bana huzur verse de içimdeki ses bu anı haram edecek şeyler söylüyordu. Sanki her an kötü bir olay olacak gibiydi. İnsana bazen, içindeki sesi yok etme isteği geliyordu bunu biliyordum ama nasıl yapacağımı henüz bulamamıştım.
Elimi cebime atıp sigara paketimi çıkardım ve içinden bir sigara alıp yaktım. Gri duman arabanın içine dağılırken camı açtım ve derin bir nefes aldım. Saat görmek istemeyeceğim kadar geçti. Eve gitmek istememiştim. Ofiste, masanın üstünde duran dosyalar içimi daraltmaya başlayınca kaçmıştım odamdan. Çoğunun bir eksiği yoktu aslında kapanmış davaların dosyalarıydı. Ancak mahkeme dosyayı kapatsa da suçlu içeride olmayınca o dosya kapanmış sayılmıyordu. O dosyalar yarım kalmıştı.
Elimdeki sigaradan bir nefes daha alırken telefonum çaldı. Arayana baktıktan sonra açtım. “Efendim?”
“Komiserim kusura bakmayın bu saatte rahatsız ediyorum ancak bir ihbar var.”
“Ne ihbarı?”
“Cinayet. Ceset bir apartman dairesinde bulunmuş. Ben şimdi çıkıyorum.”
“Adresi yaz bana.”
“Tamamdır komiserim.”
Telefonu kapattıktan sonra adresi yazmasını bekledim ve mesajdaki adresi konuma girip arabayı çalıştırdım. Yağmur biraz olsun hafiflemişti ama hava hala soğuktu. Rüzgâr açık camdan içeriye girip yüzüme çarpıyordu. Bu uykumun biraz da olsa açılmasına yardımcı olmuştu.
Kısa bir yolculuğun ardından adrese gelmiştim. Polis şeritleri apartman girişini kapatmıştı. Arabadan inip girişe yöneldim. Meraklı bakışları üzerimde hissedebiliyordum. Birkaç polis memuru kapıda dikilmiş meraklı insanları apartman girişinden uzak tutmaya çalışıyordu.
“Ablacım neyi anlamıyorsun? Seni içeri alamam, yasak. Sen bu binada bile oturmuyorsun.”
“Canım benim asıl sen neyi anlamıyorsun? Bir girip bakacağım ve çıkacağım. Çok merak ediyorum böyle filmlerdeki gibi mi içerisi? Bak ben çok okurum böyle polisli cinayetli kitapları. Hem belki size bir yardımım dokunacak.”
Yanlarından geçerken polis memurunun sabır çektiğini duydum. Başımla selam verip içeri girdim. Binadaki birkaç evin kapısında insanlar durmuş fısıldaşarak konuşuyorlardı. Basamakları çıkarak üçüncü kata geldim. Görüş alanıma giren kapılardan açık olanına doğru ilerledim ve içeri girdim. Gözüm ilk olarak yerinden çıkmış olan avizeye kaydı. Ampul patlamıştı, koridor diğer odalardan gelen ışıklar sayesinde aydınlanıyordu. Duvarlarda çok fazla tablo ve fotoğraf vardı. Bir grup gencin olduğu fotoğraf ilgimi çekince ona yöneldim. Ellerinde bira şişeleriyle sahilde yanan bir ateşin etrafına dizilmişlerdi ve mutlu görünüyorlardı. Fotoğrafın sağ alt tarafına tarih atılmıştı: Ağustos,2023.
Fotoğraf içimde tanıdık bir hissi uyandırmıştı ama ne olduğunu bilmiyordum. Diğer fotoğraflara da göz atıp salona girdim. Ceset yerdeydi. Olay yeri inceleme ekipleri cesedin başındaydı ve incelemeye başlamışlardı. Gözlerim oda da Yiğit’i ararken başka bir şeye takıldı. Pencerenin hemen altına çizilmiş küçük bir şeydi. Yaklaşıp yakından bakmaya başladım.
Sprey bir boyayla özenle çizilmişti. Bir teraziydi. İki kollu, siyah ve küçüktü ancak bu terazi de bir tuhaflık vardı. Kefelerden biri çizilmemişti ve yamuk duruyordu.
“Komiserim?” Anlık ses duymamla irkilmem bir oldu.
“Efendim Yiğit.”
“Kurbanın kimliğini tespit ettik.”
“Kimmiş?”
“Serkan Karaca.” İsim bir yerlerden tanıdık geliyordu ama çıkaramamıştım. “Sabıkası var mı?” diye sordum tekrar cesedin yanına ilerlerken.
“Var komiserim. Cinsel taciz ve adam yaralamadan dosyası var ama kapanmış.” İçimdeki o his varlığını git gide arttırırken aklımdan geçen saniyelik anlar bana her şeyi açıklamıştı.
“Yetersiz delil.”
“Usul hatası.”
“Serbest!”
Kulaklarımda çınlayan bu sesler bana adamın kim olduğunu hatırlatmıştı. Elini kolunu sallayarak dışarı çıkan diğer suçlulardan biriydi bu da. Küçük kızların aklına girip onlarla birlikte olmuş, video kaydına almıştı ve dosyası benim ekibimdeydi.
“Bir şey bulabildiniz mi?” diye sordum.
“Kapı kilidi ve pencereler kontrol edildi, zorlama belirtisi yok ama ev sizin de gördüğünüz gibi dağılmış.”
“Kapıda zorlama yok demek. O zaman katil ya içeri davet edildi ya da kurban kapıyı açacak kadar tanıyordu.”
Cesedin biraz ilerisinde durdum. Ekipler inceleme yaparken sessizce onları izledim. Yiğit yanıma geldiğinde ona aklımdan geçen bazı soruları sordum.
“Cesedi kim bulmuş?”
“Apartman görevlisi bulmuş komiserim. Televizyonun sesi uzun süre kesilmeyince gelip kapıyı çalmış. Açan olmayınca yedek anahtarla açmış kapıyı. Serkan Bey’i yerde öyle görünce hemen sizi aradım, dedi.”
“Kimse bir şey görüp duymamış yani?”
“Komşulardan biri televizyon sesinden rahatsız olduğu için aramış zaten apartman görevlisini. O çıkıp bakmış.”
“Apartmana ya da eve giren yabancı birileri var mıydı? Sordunuz mu komşulara?”
“Sorduk komiserim.” Dedi başını sallayarak. “Geleni gideni çok olurmuş. Bazen bir grup kadın bazen birkaç erkek. Özellikle akşamları gelirlermiş. Çok da hoş olmayan şeyler söylediler zaten.”
Son cümlesiyle yüzümü ona çevirdim. “Ne gibi?” dedim merakla. İşaret parmağıyla burun ucunu kaşıdıktan sonra cevap verdi.
“Affınıza sığınarak söylüyorum komiserim ama gay diyen de oldu erkek sevici de. Top diyende var dişi sinek görünce ağzının suyu akan da. Adam cinsiyet ayırt etmiyormuş yani.”
Başımı salladım. Şaşırmamıştım. Böyle bir pislik her türlü şeyi yapardı. Ekipler hızlı hızlı işlerini hallederken adli tıp görevlisi yanımıza geldi.
“Komiserim müsaitseniz birkaç şey aktaracağım size.” Sessizce başımı salladım.
“Serkan Karaca, 42 yaşında. Boynunda derin bir kesik var ancak kesin olarak bu sebepten öldü diyemem. Tırnak diplerinde deri kalıntıları bulduk. Kafasının sol tarafında bir darbe var. Katil ile aralarında geçen boğuşma esnasında olduğunu düşünüyoruz. Kollarında birden fazla iğne izi var. Sizin anlayacağınız maktul aynı zamanda uyuşturucu da kullanıyor.”
“Ölüm saati ile ilgili ne söyleyebilirsin bize Selen?”
“Gece yarısı yaşanmış diyebiliriz. Her şey çok taze çünkü. Diğer detayları otopsiyi bitirdikten sonra söyleyebilirim.”
“Ellerine sağlık Selen, sağ ol. İyi geceler.”
“Sağ olun komiserim. Sizlere de iyi çalışmalar.”
Selen yanımızdan ayrıldıktan sonra cesede daha detaylı baktım. Ceset yerdeydi. Ayak bileklerinden bağlanmıştı. Bacakları birbirine yapışık duruyordu. Kollarından biri aşağıda diğeri ise oldukça yukarıdaydı. Sağ eli bileğinden itibaren yoktu, kesilmişti. Bir dengesizlik mevcuttu. Giydiği kazağın kollarını yukarı doğru sıyırmışlardı. Selen’in bahsettiği izleri görebiliyordum. Gözleri açıktı ve doğruca tavana kitlenmişti. Yüzünde korkuya dair hiçbir iz yoktu. Sanki öleceğinin farkındaydı. Bu kadar sakin bir ceset yüzü nadir görülürdü. Çoğunun yüzüne baktığınızda korkuyu görürdünüz. Endişe, yaşama arzusu, pişmanlık… Çoğu duygu okunabilirdi yüzlerinden ama Serkan’ın yüzünde sakinlikten başka bir şey yoktu. Yiğit’e döndüm. O da benim gibi cesede bakıyordu.
“Sence ev neden bu kadar dağıldı?” diye sordum ona bakarken.
“Boğuşmadan kaynaklı olabilir mi? Duvarda kan izleri var. Belki kavga ettiler ve o esnada odayı bu hale getirdiler.”
Devrilmiş koltuğu işaret ederek, “Koca koltuğu devirecek kadar büyük bir kavga etmemişlerdir. Ayrıca bu kadar büyük bir kavgayı birileri mutlaka duyardı.” dedim. Başını sallayarak beni onayladı.
“O zaman katil bir şey arıyordu diyebiliriz.”
“Katil kesinlikle bir şey arıyordu.”
“Uyuşturucu olabilir mi komiserim?” Başımı salladım. “Yiğit odaya şöyle bir baksana.”
“Nasıl yani komiserim?”
“Bu dağınıklık fazla düzenli değil mi sence de?” Odanın her yanı dağınıktı ama bu dağınıklık bir arbede dağınıklığı değildi. Orta sehpanın dibinde bir çerçeve paramparça olmuştu. Ama cam parçaları sadece o alana dağılmıştı. Parmağımla göstererek konuştum.
“Orta sehpanın dibinde bir çerçeve var gördün mü?”
“Evet komiserim.”
“Sen kavga edenlerden biri olsaydın çerçeveyi yere mi atardın yoksa kavga ettiğin kişiye mi fırlatırdın?”
“Kavga ettiğim kişiye fırlatırdım.”
“Çerçeve yere fırlatılmış ve cam parçaları sadece o alana dağılmış.”
“Yani oda kasten mi dağıtıldı?” diye sordu Yiğit sessizce. Bir süre cevap vermedim. İhtimallerin kafasının içinde dönüp durduğunu biliyordum. Benim gibi o da her ihtimali düşünüyordu. Dikkatini tekrar toplaması için farklı bir soru daha sordum.
“Pencerenin altındaki sembolü gördün mü?” Bakışları pencerenin olduğu yere döndü. Gözlerini kısarak baktı ancak uzaktan görmek yetmemiş gibiydi, pencereye doğru ilerledi.
“Bir terazi değil mi komiserim bu?”
“Aynen öyle.”
“Katil imza olarak mı bırakmış bunu?”
“İmza gibi değil de daha çok bir mesaj gibi.”
“Katil adalet için mi yapmış yani bunu?”
“Bilmiyorum Yiğit ama öğreneceğiz.”
Derin bir nefes aldım ama aldığım nefes bana yetmedi. Ciğerlerim bir sigara dumanı için çığlık atmaya başlamıştı. Onları dinlemedim ve evin diğer odalarına göz atmak için odadan çıktım. Yan odaya geçtim ve buranında diğer oda gibi dağınık olduğunu gördüm. Yatağın bazasını kaldırmışlardı ve içinde ne varsa odanın her yerine dağıtılmıştı. Buraları bu hale getirecek kadar ne arıyor olabilirdi bu katil? Serkan Karaca’dan ne istemişti? Neyi bulmak istiyordu? Kafamın içindeki sorular durmadan artıyordu. Bu odadan da çıktım ve aşağıya inmek için kapıya yöneldim.
“Yavuz komiserim.” Yiğit’in sesini duyunca arkamı döndüm. Elinde telefonla bana doğru geliyordu. “Telefon size.”
“Efendim.” Dedim telefonu kulağıma götürürken.
“Komiserim bir ihbar daha var. Basmane taraflarında bir ceset bulunmuş. Bakmanız gerekiyor.”
“Tam adresi atarsın Yiğit’e gider bakarız şimdi.”
“Komiserim bir şey daha var. Cesedin duruş pozisyonu biraz farklıymış.”
“Açık konuşur musun?”
“Ceset boynundan asılmış. Ama kolları boynundan bir iple sabitlenmiş. Kolların biri yukarıda diğeri daha aşağıdaymış ve cesedin sağ eli kesilmiş. Komiserim şu an nasıl tasvir edebilirim bilmiyorum ama gidip görünce ne demek istediğimi anlayacaksınız.”
“Tamam, sen konumu at gidip bakacağız.” Telefonu Yiğit’e uzattım ve kapıdan çıktım. Kapıdaki insanlar evlerine girmişti. Koridorda sessizlik hakimdi. Bir geceye bırakılmış iki ceset vardı. Birbirinden farklı konumlarda ama birbirine benzeyen iki ceset, ikisinin de sağ eli yoktu.
Merdivenleri inip kendimi dışarı attım. Ceketimin cebinden bir sigara çıkartıp yaktım arabaya doğru ilerlerken. Yiğit hemen arkamdaydı, adım seslerini duyuyordum. Hızlıca arabaya bindik ve arabayı çalıştırdım. Yağmur dinmişti ve yollar boştu. Yarım saat içinde Basmane’ye gelmiştik. Sokağın girişini polis arabalarının mavi kırmızı ışıkları kaplıyordu. Asfalt hâlâ ıslaktı ve kaldırım taşlarının arasında biriken sular siren ışıklarını titreterek yansıtıyordu. Mahalle sakinleri apartmanların girişlerinde toplanmış havada asılı olan cesede bakıyordu. Yiğit kalabalığa müdahale ederken cesedi gördüm.
Boynundan bir ip bağlamıştı ve kıpkırmızıydı. Sağ el yoktu, boynundan sağına ve soluna uzanan ip parçaları iki kolu havada tutuyordu. Biri aşağıda biri yukarıda. Kalabalığa döndüm ve “İhbarı yapan burada mı?” diye sordum. Herkes birbirine dönüp bakmaya başladı ama kimseden ses çıkmıyordu.
“Buradayım. Ben yaptım ihbarı.” Uzun boylu zayıf bir adam elini kaldırmış bana bakıyordu. Yüzündeki kan çekilmişti, bembeyaz bir şekilde karşımda duruyordu. Bakışlarımı Yiğit’e çevirdim, hâlâ cesede bakıyordu. İki balkon arasında öylece sallanıyordu. Görüntüsü ve kokusu herkesi etkisi altına almıştı.
Polis memurları sokağın giriş ve çıkış noktalarını tutmuştu. Sanki ceset herkese burada olduğunun haberini uçurmuştu, kalabalık git gide artıyordu. İnsanlar birbirlerinin omuzlarının üstünden bakmaya çalışıyor, birkaç telefonun kameraları havada parlıyordu. Uğultuların arasından bir kadının sürekli dua ettiğini duyabiliyordum. Başka bir adam ise “Burada ilk kez böyle bir şey oluyor…” diye söylenip duruyordu.
Sonra bir çığlık yükseldi. İnce tiz bir çığlık şafağı yarmıştı adeta. Kalabalığın ön sıralarında duran bir kız aniden yüzünü kapatarak kendini geriye bıraktı ve kusmaya başladı. İnsanlar panikle geri çekilince sokakta kısa süreli bir itişme oldu.
“Geri çekilin!” diye bağırdı bir polis memuru ama kimse dinlemiyordu. Bir adam telefonunu cesede doğru uzatmaya çalışıyor, başka biri polisleri iterek cesede yaklaşmaya çalışıyordu. Siren sesleri dar sokakta yankılanırken ortam gittikçe boğucu bir hal aldı.
“GERİ ÇEKİLSİN HERKES!” diye bağırdım ses tonumu kontrol edemeyerek. Sesimin birkaç kez sokakta yankılandığını duydum. Bu, bir anlık sessizlik vermişti bize. Tam o sırada kalabalık sokağın dibinde bir karaltı gördüm. Binanın dibinden başını uzatmış bize bakıyordu. Yüzündeki pisliği ve korkuyu bu mesafeden bile görebiliyordum. Adımlarımla farkında olmadan sokağın başına doğru ilerlerken gördüğüm kafa bir anda kayboldu.
Önümdeki insanları istemsizce ittirdim. Kalabalık ikiye ayrılmıştı. Birkaç kişinin yere düştüğünü fark ettim ama dönüp bakma fırsatım yoktu. Adımlarım hızlanırken Yiğit’in arkamdan seslendiğini duydum. Durmadım. Gördüğüm o yüzün peşinden gitmeliydim.
Ayakkabılarım ıslak zemine bastıkça ses çıkartıyordu. Şafak yavaş yavaş sokaklara düşmeye başlamıştı. Yerler çöp doluydu ve yağmur suları yer yer birikmişti. Sokağın başına geldiğimde koşarak uzaklaşmaya çalıştığını gördüm. Bende arkasından koşmaya başladım.
Ona yetişmeye çalışıyordum ama çok hızlıydı. Kaybetmemek adına biraz daha yüklendim ama nafile hala benden hızlıydı. Arkamdan gelen ayak sesi duyduğumda Yiğit’in koşarak bana geldiğini gördüm.
“Yiğit adama yetiş!” diye bağırdım istemsizce. Yiğit hızlanıp beni geçtiğinde adam görüş alanımdan çıkmıştı. Durdum. Derin nefesler almaya çalışırken Yiğit’in ara sokağa girdiğini gördüm. Hemen arkasından koca bir gürültü koptu. Yiğit’in ardından koşarak sokağa girdiğimde yere devrilmiş çöp konteynırını gördüm. Yiğit duvarın dibinde durmuş burnunu tutuyordu.
Yanına gidip durumuna baktım. Burnu kanıyordu ve biraz kızarmıştı. Ayağa kalkması için yardım ederken “Siktir lan!” dediğini duydum. Sokağa döndüm ve gördüğüm şey karşısında kıpırdayamadım. Adam düz yarım bir duvarın üstüne çıkmış bize bakıyordu ve duvarda kocaman bir sembol vardı.
Serkan’ın evinde gördüğümüz sembol duvara büyük bir şekilde çizilmişti.
Elimi belime atıp silahımı çıkardım ve adama doğrulturken, “Polis, dur!” diye bağırdım. Ben daha ne olduğunu anlamadan adam duvardan aşağı atladı ve gözden kayboldu.