İçeriğe geç

Pusulanın Çağrısı

Yağmurlu bir İstanbul akşamıydı. Şehrin üzerine çöken gri bulutlar, dar sokakları ve tarihi taş binaları daha da kasvetli gösteriyordu. Kapalıçarşı'nın loş koridorlarında ağır ağır yürüyordum. Ayak seslerim taş zeminde yankılanırken etrafımdaki kalabalık, sanki benden habersiz kendi hayatına devam ediyordu.

Yağmurdan saçlarım dağılmış, yüzüme yorgunluk yerleşmişti. Bir elim cebimdeki icra kağıdına dokunuyor, diğer elimde tuttuğum telefonun ekranında yeni bir fatura bildirimi beliriyordu. Bir süredir hayatım, yetiştirmeye çalıştığım ödemelerden, seçilemediğim tiyatro oyunlarından ve sürekli ertelediğim hayallerimden ibaretti.

Günü kurtarmaya çalışmaktan yaşamayı unuttuğum bir gündü.

Faturalar, borçlar, bu koca şehirde görünmez olma hissi... Sanki herkes bir yerlere yetişiyor, bir şeyler başarıyor, bir hayat yaşıyordu da ben kendi hayatımın dışında kalmıştım.

Başımı kaldırdığımda eski bir antikacının önünde olduğumu fark ettim.

Vitrin, çarşının diğer dükkânlarından farklıydı. Camın ardında eski kitaplar, işlemeli kutular, küçük heykeller ve ne zamandır orada beklediğini tahmin edemediğim türlü antikalar vardı. Dükkânın içinden süzülen loş sarı ışık, vitrindeki eşyalara gizemli bir hava veriyordu.

Tam geçip gidecekken gözüm bir nesneye takıldı.

Kadife bir yastığın üzerinde, pirinçten yapılmış, ince ince işlenmiş antik bir pusula duruyordu. Eskimiş altın rengi, üzerindeki zarif motifler ve kapağındaki işlemeler sanki başka bir zamana aitti. Diğer bütün eşyalar bulanıklaşırken gözüm yalnızca ona odaklandı.

Bir adım yaklaştım.

Pusulanın kapağında küçük harflerle kazınmış bir cümle vardı:

“Kaybolduğun yer, belki de ait olduğun yerdir.”

Cümleyi birkaç kez okudum. Sonra kendime engel olamadım; acı bir tebessüm belirdi yüzümde.

"Ben zaten kayboldum..." diye fısıldadım.

Elimi yavaşça vitrindeki pusulaya uzattım.

Parmaklarım pusulaya yaklaştığı anda tuhaf bir şey oldu.

Önce hafif bir titreşim hissettim. Ardından pusulanın kapağı açılıp ibresi hızla dönmeye başladı. Bir an durmasını bekledim ama ibre gittikçe hızlanıyordu. Sanki görünmeyen bir kuvvet onu kontrol ediyordu.

Çarşının uğultusu kesildi.

Etrafımdaki sesler uzaklaşırken derin, anlaşılmaz bir uğultu kulaklarımda yankılanmaya başladı. Vitrinin içindeki sarı ışık titredi. Ardından koridor boyunca uzanan lambalar birer birer sönmeye başladı.

Ne olduğunu anlamaya çalışırken ayaklarımın altındaki zemin hafifçe sarsıldı.

Birden etrafımı yoğun bir sis kapladı. Havadaki tozlar altın rengi ışıkların içinde dönüyor, antikacının eşyaları gözlerimin önünde silikleşiyordu. Rüzgârın nereden geldiğini anlayamıyordum. Saçlarım yüzüme savrulurken gözlerimi kapatmak zorunda kaldım.

Her şey birkaç saniye içinde olmuştu.

Sonra...

Sessizlik.

Gözlerimi yavaşça açtım.

İlk fark ettiğim şey kokuydu. Yağmurun, asfaltın ve egzozun kokusu gitmişti. Yerini odun, toprak ve eski kumaş kokusuna bırakmıştı.

Başımı kaldırdım.

Artık tanıdığım İstanbul'da değildim.

Ne asfalt vardı ne modern vitrinler ne de alışık olduğum binalar...

Ayaklarımın altında eski taşlarla döşenmiş bir yol uzanıyordu. Etrafımda ahşap dükkânlar, taş kemerler ve tanımadığım kıyafetler giyen insanlar vardı. Biraz ileride atların nal sesleri duyuluyor, at arabaları dar sokaklardan geçiyordu. Dükkânların önünde tüccarlar mallarını sergiliyor, insanlar kendi telaşları içinde alışveriş yapıyordu.

Sokakları aydınlatan gaz lambalarının titrek ışığı taş duvarlara vuruyordu.

Bir an nefesimi tuttum.

Olduğum yerde doğrulmaya çalışırken başım döndü. Birkaç saniye boyunca etrafıma bakakaldım. Gördüklerim tanıdık değildi. Daha da kötüsü, hiçbir şey bana bir rüyada olduğumu düşündürecek kadar gerçek dışı gelmiyordu. Her şey fazlasıyla canlıydı. Atların ayak sesleri, insanların konuşmaları, uzaktan gelen satıcı bağırışları...

Kalbim hızla çarpmaya başladı.

Burası neresi?

Önce bir film setinde olduğumu düşündüm. Belki de bir etkinliğin ortasındaydım. Ama sonra etrafımdaki insanların yüzlerine baktım. Kimse rol yapıyor gibi görünmüyordu. Herkes kendi hayatının içindeydi. Üstelik bazıları bana tuhaf tuhaf bakmaya başlamıştı.

Üzerimdeki beyaz kazağa, siyah pantolonuma ve spor ayakkabılarıma baktım. Birden kendimi çıplak kalmış gibi savunmasız hissettim. Buradaki herkes başka bir zamana aitti. Yalnızca ben, nereden geldiğimi bile bilmediğim bir yabancıydım.

Hızla ayağa kalktım. Etrafımda tanıdık bir yüz, bildiğim bir sokak ya da yardım isteyebileceğim bir yer aradım. Telefonumu çıkardım. Ekranına baktım. Parmaklarım titriyordu. Birini aramak istedim ama kimi arayacağımı bile bilmiyordum. Üstelik telefonun çekip çekmediğini kontrol ederken bir an önce buradan çıkmam gerektiğini düşündüm.

Bu nasıl mümkün olabilir? Az önce Kapalıçarşı'daydım. Antikacıdaydım. Sadece bir pusulaya dokunmuştum...

Geri dönmek için geldiğim yöne doğru yürümeye başladım. Ama hangi yönün beni geri götüreceğini bilmiyordum. İnsanların arasından geçerken omuzlarıma çarpanlar oluyor, bazıları kıyafetlerime bakıp kendi aralarında konuşuyordu. Kendimi giderek daha fazla sıkışmış hissediyordum.

Şaşkınlıkla başımı kaldırdım.

Kapalıçarşı'ydı burası.

Ama bildiğim Kapalıçarşı değildi.

Sanki zaman geriye akmış, beni 19. yüzyılın başlarına bırakmıştı.

Kalabalığın ortasında durup derin bir nefes almaya çalıştım. Ellerim hâlâ titriyordu. Bunun bir rüya olmasını diliyordum. Gözlerimi kapatıp tekrar açtığımda her şeyin eski hâline dönmesini bekledim.

Ama dönmedi.

Taş zeminin soğuğunu ayaklarımda, havanın ağırlığını ciğerlerimde hissedebiliyordum. Buradaydım. Gerçekten buradaydım.

Elimi titreyerek cebime attım.

Pusula hâlâ oradaydı.

Onu çıkarıp avucumun içinde sımsıkı tuttum. Belki de bütün bunların bir açıklaması onda saklıydı. Kapağını açtım. İbresi artık hareketsizdi. Sanki az önce hiçbir şey yaşanmamış gibi sessizce duruyordu.

Ama üzerinde yazan cümle değişmemişti:

“Kaybolduğun yer, belki de ait olduğun yerdir.”

Bu kez cümle bana gizemli değil, ürkütücü geldi.

Çünkü artık gerçekten kaybolmuştum.

Nerede olduğumu, nasıl geri döneceğimi ve başıma ne geldiğini bilmiyordum. Bildiğim tek şey, biraz önceki hayatıma dönmek istediğimdi.

O an henüz bilmiyordum.

Belki de kaybolduğumu sandığım hayat, beni tam da olmam gereken yere getiriyordu.