Arkamı dönüp koşmaya başladım. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Tek istediğim, o kendini bir şey sanan adamdan olabildiğince uzaklaşmaktı.
Koşarken elbisemin uzun etekleri bacaklarıma dolanıyor, adımlarımı zorlaştırıyordu. Birkaç adım sonra eteğime takılıp yere kapaklandım.
“Harika! Gerçekten harika!” diye söylendim kendi kendime. “Zaman yolculuğu yaptım, ne olduğu belirsiz bir yerdeyim, açlıktan ölüyorum ve bir de kendini prens sanan psikopatın biriyle uğraşıyorum!”
Avuçlarımı yere dayayıp doğrulmaya çalıştım. Tam o sırada arkamdan gelen nal seslerini duydum. Başımı kaldırdığımda, az önce karşılaştığım adamın atıyla önümde durduğunu gördüm. Birkaç muhafız at üzerinde onu takip ediyordu.
Atının üzerinde dimdik oturmuş, küçümseyen bakışlarla bana bakıyordu.
“Bir daha sakın karşıma çıkma, madam.” Sesi soğuk ve buyurgandı. “Aksi hâlde az önceki saldırınla birlikte bunu da asla yanına bırakmam. Bedelini canınla ödersin.”
Bir an ona öylece baktım. Gerçekten tehdit mi ediyordu beni?
Cevap vermeme fırsat bile bırakmadan atının dizginlerini çekti. Ardından muhafızlarıyla birlikte karanlık sokağın içinde gözden kayboldu.
Bir süre arkasından baktım. Sonra ellerimden destek alarak ayağa kalktım. Elbisemin üzerindeki tozları silkeledim.
“Harika! Bir de tehdit edildim. Sanki yeterince derdim yokmuş gibi!”
Dudaklarımı büzüp arkasından söylendim.
“Bir daha karşıma çıkma, öyle mi? Merak etme, seninle yeniden karşılaşmak için can atmıyorum zaten!”
Bir an duraksadım.
“Prensmiş... Önce insan olmayı öğrensin. Bir de o havalar, o bakışlar... Sanki dünyanın sahibi!”
Derin bir nefes aldım. Artık yürümekten başka çarem yoktu. Nereye gideceğimi bilmiyordum ama en azından biraz daha aydınlık ve güvenli bir yer bulmalıydım.
Sokaklar giderek tenhalaşıyordu. Etrafımdaki evler birbirine benziyor, dar sokaklar karanlığın içinde kayboluyordu. Ne bir tabelaya ne de tanıdık bir yüze rastlayabiliyordum.
Üstelik midem artık isyan etmeye başlamıştı.
Tam köşeyi döndüğüm sırada karşıma iki adam çıktı. Koyu renk kıyafetler giymişlerdi. Bellerindeki kılıçları görünce olduğum yerde duraksadım.
“Dur bakalım, hatun!”
İçlerinden biri önüme geçerek yolumu kesti.
“Bu saatte nereye gidersin?”
“Ben...” diyecek oldum ama kelimeler boğazımda düğümlendi.
“Kimlerdensin?”
Birbirlerine bakıp yeniden bana döndüler.
Ne cevap vereceğimi bilmiyordum. Ailemi anlatsam nasıl açıklayacaktım? Nereden geldiğimi söylesem bana inanacaklar mıydı?
Daha ağzımı açamadan arkamızdan yaşlı bir kadın sesi duyuldu.
“Kız benimle. Bırakın onu.”
Üçümüz de sesin geldiği yöne döndük.
Biraz ilerimizde, başını örtmüş yaşlıca bir kadın duruyordu. Yüzünde yorgun ama kendinden emin bir ifade vardı. Bana doğru birkaç adım attı.
“Hafize Kalfa...” dedi adamlardan biri. “Harem'e mi geldi bu yabancı hatun?”
Kadın hiç tereddüt etmeden cevap verdi.
“Hayır. Bana yardımcı olarak geldi.”
Adamlar kısa bir süre birbirlerine baktılar. Ardından kenara çekildiler.
“Pekâlâ, Hafize Kalfa. Geçebilirsiniz.”
Kadın yanıma gelerek koluma hafifçe dokundu ve benimle birlikte yürümeye başladı.
Bir süre sessizce ilerledik. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Az önce beni tanımadığı hâlde korumuştu.
“Beni neden kurtardınız?” diye sordum sonunda.
Kadın başını bana çevirdi.
“Çarşıda seni gördüm. Bir süredir orada dolaşıyordun. Yüzündeki kederi fark etmemek mümkün değildi.”
“Yapayalnız görünüyordun. Gidecek bir yerin yok gibi... Aileni mi kaybettin kızım?”
Bir an ne söyleyeceğimi bilemedim.
“Ben... Aslında nereden başlayacağımı bilmiyorum.”
Kadın hafifçe iç çekti.
“Bazen insanın başına öyle şeyler gelir ki anlatmaya kelime bulamaz. Ben de bir vakitler öyleydim.”
Yüzündeki hüzünlü ifadeye baktım. Gözlerinde, yıllar öncesinden kalma bir acının izleri vardı.
Demek ki insan, bazı şeyleri ancak kendi yaşadığında başkalarının acısını gerçekten anlayabiliyordu.
Belki de bu kadın, kendi geçmişinde yaşadığı yalnızlığı bende görmüştü.
“Benim adım Hafize,” dedi.
Başımı hafifçe eğdim.
“Ben de Alya.”
Yüzüme dikkatle baktı.
“Peki Alya, şimdi nereye gideceksin?”
Cevap vermek için ağzımı açtım ama söyleyecek hiçbir şeyim yoktu. Gidecek bir yerim yoktu. Ne param vardı ne de bu dünyada tanıdığım tek bir insan.
“Bilmiyorum,” diye mırıldandım.
Bir süre beni süzdü.
“Öyleyse benimle gel. Sana kalacak bir yer buluruz. Bir süre yanımda yardımcı olarak çalışırsın. Hem karnını doyurur hem de kendine bir yol bulana kadar güvende olursun.”
Tereddüt ettim. Bu kadına güvenebilir miydim? Aslında başka bir seçeneğim de yoktu.
“Gerçekten mi? Beni tanımıyorsunuz bile.”
Hafifçe gülümsedi.
“İnsanın bazen bir başkasına yardım etmek için onu tanıması gerekmez.”
Yüzümde küçük bir tebessüm belirdi.
“Teşekkür ederim.”
Hafize bana hüzünlü ama içten bir gülümsemeyle karşılık verdi.
Bir süre daha yürüdük. Sokaklar giderek genişliyor, çevredeki yapılar daha görkemli bir hâl alıyordu. Sonunda karşımıza yüksek duvarları ve büyük kapısıyla heybetli bir yapı çıktı.
Adımlarımı yavaşlattım. Geldiğimiz yeri bir yerden tanıyor gibiydim.
“Burası da neresi?” diye sordum.
Hafize, sanki çok sıradan bir şey söylüyormuş gibi cevap verdi:
“Topkapı Sarayı.”
Gözlerim büyüdü.
“Ne?”
“Topkapı Sarayı, kızım.”
Başımı kaldırıp sarayın yüksek duvarlarına baktım. Bir süre hiçbir şey söyleyemedim.
Ben gerçekten Osmanlı dönemindeydim. Hem de öyle sıradan bir yerde değil, Topkapı Sarayı'nın kapısının önündeydim.
Kelimenin tam anlamıyla sıçmıştım.
Çünkü benim tarih bilgim, okulda sınavdan geçecek kadar öğrenip sonrasında unuttuğum birkaç bilgiden ibaretti. Şimdi ise kendimi tarihin tam ortasında bulmuştum. Ve en kötüsü, buradan nasıl çıkacağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
Kapının önündeki görevlilerden ikisi bize doğru yaklaştı.
“Durun bakalım. Bu hatun kimdir, Hafize Kalfa?”
Hafize hiç tereddüt etmeden cevap verdi.
“Benim yanımda çalışacak. Bundan böyle benim sorumluluğumdadır.”
Görevlilerden biri beni baştan aşağı süzdü.
“Peki, hangi hanenin cariyesidir?”
Ne diyeceğimi bilemeden Hafize'ye baktım.
Hafize'nin yüzündeki ifade bir anda ciddileşti.
“Cariye değildir. Benim yardımcımdır. Şimdi müsaade edin.”
Adam bir an duraksadı. Hafize Kalfa'nın saraydaki konumunu biliyor olmalıydı. Diğer görevliyle kısa bir bakışmanın ardından kenara çekildi.
“Pekâlâ, Hafize Kalfa. Geçebilirsiniz.”
Hafize koluma girerek beni kapıdan içeri yönlendirdi.
Sarayın avlusuna adım attığımda etrafıma bakakaldım. Yüksek duvarlar, görkemli yapılar, taş yollar ve telaşla bir yerlere yetişmeye çalışan insanlar...
Her şey gerçekti.
Artık yalnızca geçmişte değildim. Geçmişin tam ortasında, hayatımın nasıl değişeceğini bilmediğim bir yerdeydim.
Arkamda kalan büyük kapıya son bir kez baktım.
Artık geri dönmek için bir yolum yoktu.
Ya da en azından şimdilik öyle görünüyordu.