İçeriğe geç

Beklenmedik Karşılaşma

Etrafıma baktığımda gördüğüm manzara karşısında hâlâ şaşkındım. Birkaç dakika önce içinde bulunduğum Kapalıçarşı, şimdi tanımadığım bir zamana ait gibiydi. Taş döşeli yollar, ahşap dükkânlar, eski taş kemerler… İnsanlar ise sanki başka bir dünyanın içinden çıkıp gelmişti. Kimi uzun cübbeler giyiyor, kimi başına sarık sarıyor, kimi de alışık olmadığım kumaşlardan yapılmış elbiselerle dolaşıyordu. At arabalarının tekerlek sesleri ve esnafın bağırışları birbirine karışıyordu.

Bir süre olduğum yerde öylece kaldım. İnsanlar yanımdan geçerken dönüp bana bakıyordu. Önce nedenini anlayamadım. Sonra üzerime baktım. Beyaz kazağım, siyah pantolonum ve spor ayakkabılarım… Elbette buraya ait değildim.

Bakışların üzerimde toplandığını fark ettikçe kendimi daha da huzursuz hissettim. Ne yapacağımı bilmiyordum. Korkuyordum ama paniğe kapılmamaya çalıştım. Şimdi ağlamanın ya da olduğum yerde çaresizce beklemenin bana hiçbir faydası olmayacaktı.

Önce nerede olduğumu anlamalı, sonra da buradan nasıl dönebileceğimi bulmalıydım.

Aklıma birden pusulayı aldığım antikacı geldi. Belki de bu tuhaf olayın bir açıklaması oradaydı.

Hiç vakit kaybetmeden geldiğim yöne doğru yürümeye başladım. Birkaç sokağı geçtikten sonra dükkânı yeniden buldum. Ancak vitrindeki eşyalar biraz farklı görünüyordu. Yine de burası olduğundan emindim.

Kapıyı açtığımda küçük zilin sesi dükkânın sessizliğini bozdu.

İçerisi loştu. Raflarda eski kitaplar, kutular, saatler ve birbirinden farklı antika eşyalar vardı. Eski ahşabın ve tozun kokusu hemen burnuma geldi. Etrafı incelerken tezgâhın arkasında oturan yaşlı adamı fark ettim.

Yüzündeki derin çizgiler ve dikkatli bakışlarıyla oldukça yaşlı görünüyordu. Yabancı birine benziyordu. Başını kaldırıp bana baktı.

“Ne arıyorsunuz?” diye sordu.

Gözlerinin içine baktım. Bir an nereden başlayacağımı bilemedim ama vakit kaybetmemem gerekiyordu.

“Ben daha önce buraya gelmiştim. Vitrinde bir pusula vardı. Onu gördüm ve dokundum. Sonra…” Bir an duraksadım. “ Evime dönmem gerekiyor.” dedim.

Yaşlı adam beni izliyordu. Ardından sakin bir sesle konuştu:

“Her sorunun cevabı sende. Sen arayıp bulacaksın.”

Söylediklerini anlamamıştım.

“Nasıl yani? Ben hiçbir şey anlamıyorum.

Adam bakışlarını benden çekip önündeki eşyalarla ilgilenmeye başladı.

“Ben yaşlı bir adamım, kızım,” dedi, yabancı aksanını belli eden sakin bir sesle. “Dediğin hiçbir şeyi anlamıyorum. Ne pusulası, ne başka bir zamanı...”

Ardından eline bir kitap aldı ve okumaya başladı. Sanki konuşmamız hiç yaşanmamış gibiydi.

Bana inanmadığını düşünmüyordum. Aksine, söylediklerimden çok daha fazlasını biliyor gibiydi. Yalnızca anlatmak istemiyordu.

Bir süre daha onu ikna etmeye çalıştım ama bir sonuç alamadım. Sonunda çaresizce kapıya yöneldim.

Tam çıkmak üzereyken arkamdan sesini duydum.

“Bir dakika, kızım.”

Arkamı döndüm. Yaşlı adam yerinden kalkmış, dükkânın arka tarafındaki eski ahşap dolaba doğru ilerlemişti. Dolabın kapağını açtı ve içinden açık renkli, özenle katlanmış bir elbise çıkardı. Kumaşı oldukça yumuşak görünüyordu. Üzerindeki ince işlemeler ise elbiseye zarif bir hava katıyordu.

Bana doğru uzattı.

“Buna ihtiyacın olacak.”

Elbiseye, ardından ona baktım.

“Teşekkür ederim ama buna ihtiyacım yok.”

Adam hafifçe gülümsedi.

“Öyle mi düşünüyorsun?”

Ne demek istediğini anlayamamıştım. Bir süre elbiseye baktıktan sonra yeniden konuştu.

“Üzerindekilerle çarşıda dolaşman pek mümkün değil, kızım. En azından bunu giyersen biraz daha az dikkat çekersin.”

Haklıydı. Üzerimdeki kıyafetlerle insanların dikkatini çekmeye devam edecektim. Elbiseyi tereddüt ederek aldım.

“Peki, neden bana yardım ediyorsunuz?” diye sordum.

Bu kez cevap vermedi. Yalnızca gülümsedi ve yeniden tezgâhının arkasına geçti.

Dükkânın arka tarafını işaret ederek elbiseyi orada değiştirebileceğimi söyledi. Küçük bölüme geçip üzerimdeki kıyafetleri çıkardım ve elbiseyi giydim. Kumaş üzerime oldukça güzel oturmuştu. Sade ama zarifti. Aynada kendime baktığımda, birkaç dakika öncesine kadar ait olduğum dünyadan biraz daha uzaklaşmış gibi hissettim.

Pusulayı ise boynumdaki zincirinden geçirerek taktım. Onu yanımdan ayırmak istemiyordum. Beni buraya getiren oydu ve belki de geri dönmemi sağlayacak tek ipucu yine oydu.

Dükkânın ön tarafına döndüğümde yaşlı adamla göz göze geldim. Bir süre hiçbir şey söylemeden bana baktı. Ardından eliyle kapıyı işaret etti. Burada daha fazla kalmamı istemediği açıktı.

“Haydi, kızım. Yolunu daha fazla geciktirme.”

“Peki ama nereye gitmeliyim?” diye sordum.

Cevap vermedi. Yalnızca kapıya doğru bakmaya devam etti.

İçimdeki soru işaretleri daha da büyümüştü. Ancak ondan başka bir cevap alamayacağımı anlamıştım. Kapıyı açıp dışarı çıktım. Ardımda küçük zilin sesi duyuldu.

Bir an durup boynumdaki pusulaya dokundum. Artık bu yabancı zamanda tek başımaydım.

Dışarı çıktığımda havanın iyice karardığını fark ettim. Birkaç saat önce kalabalıkla dolup taşan çarşı, şimdi yavaş yavaş sessizleşiyordu. Dükkânların bazıları kapanmış, sokaklardaki insan sayısı azalmıştı. Günün telaşı yerini ağır bir akşam sessizliğine bırakıyordu.

Tam o sırada midemden gelen sesle açlığımı fark ettim. Karnım oldukça acıkmıştı. Etrafıma bakındım.

İçimden acı bir tebessüm geçti.

Demek ki zaman değişse de bazı şeyler değişmiyordu. Önceki hayatımda faturalarla, borçlarla ve geçim derdiyle uğraşıyordum. Şimdi ise kendimi bilmediğim bir yüzyılda aç bir mideyle bulmuştum.

Galiba önceki hayatımda çektiğim sefalet, burada katbekat devam edecekti.

Yürümeye devam ettim. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Sokaklar giderek kararıyor, dükkânlardan yayılan ışıklar birer birer sönüyordu. Etrafımda tanıdık hiçbir şey yoktu. Ne bir telefon, ne bildiğim bir sokak, ne de yardım isteyebileceğim biri…

Dar bir geçitten geçerken ayağım yerdeki çıkıntılı bir taşa takıldı. Dengemi kaybedip sertçe yere düştüm.

Avuçlarım taş zemine çarptı. Birkaç saniye öylece kaldım. Sonra kendimi toparlamaya çalışırken içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim.

Artık dayanamıyordum.

Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Önce sessizce ağladım, ardından kendimi tutamadım. Ellerimi yüzüme kapattım. Bütün gün yaşadıklarım birer birer aklıma geliyordu. Hayatımda zaten yolunda gitmeyen ne varsa, şimdi bir de bu bilinmezliğin içine sürüklenmiştim.

“Yeter artık!” diye bağırdım.

Sesim dar sokakta yankılandı.

“Ben ne yaptım? Neden ben?”

Bir süre daha ağladım. İçimde biriken öfkeyi, korkuyu ve çaresizliği dışarı bırakmaya çalışıyordum. Birkaç dakika sonra nefesimi düzene sokup gözyaşlarımı silmeye başladım.

Tam ayağa kalkacakken arkamdan hafif bir çıtırtı sesi duydum.

Birden irkildim.

Başımı çevirmeden önce olduğum yerde hareketsiz kaldım. Ardından sesin geldiği tarafa doğru baktım. Karanlığın içinde bir gölge seçebiliyordum. Birinin beni izlediğini düşündüm.

Kalbim yeniden hızlanmaya başladı.

Yerdeki küçük taşlardan birini elime aldım. Ses çıkarmadan ayağa kalktım. Gölge biraz daha yaklaştığında düşünmeden arkamı döndüm ve elimdeki taşı bütün gücümle fırlattım.

“Yaklaşma!”

Taş karanlığın içinde ilerleyip birine çarptı.

“Ah! Ne yapıyorsunuz siz?”

Gelen sesle olduğum yerde donup kaldım. Karanlığın içinden uzun boylu, kahverengi saçlı bir adam belirdi. Bir eliyle başını tutuyordu. Yüzünde hem şaşkınlık hem de öfke vardı.

Yakışıklı olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Tabii, o an için pek de önemli bir detay değildi.

“Biraz daha yaklaşırsan daha büyüğünü atarım. Emin ol, hedefimi şaşırmam.”

Adam birkaç adım daha yaklaştı. Söylediklerime aldırış etmiyor gibiydi. Bir anda kolumdan tutup beni kendisine doğru çevirdi.

“Topraklarınızda bir prense saldırmanın cezası yok galiba? Bu cesaretiniz buradan geliyor, anladığım kadarıyla.”

Sözlerini Fransız aksanıyla, kendinden emin bir tavırla söylemişti. Ne dediğini anlamıştım ama söyledikleri karşısında şaşkınlığımı gizleyemedim.

“Prens mi? Pabucumun prensi!” dedim, alaycı bir gülümsemeyle.

Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. Ancak gülümsemesi uzun sürmedi. Kolumu biraz daha sıktı.

“Sanırım kiminle konuştuğunuzun henüz farkında değilsiniz, madam,” dedi.

“Canımı acıtıyorsunuz. Kolumu bırakın!”

Bakışlarını gözlerime dikti. Sanki karşısındaki kadının kim olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ben ise başıma bela almadan bir an önce elinden kurtulmanın yolunu arıyordum.

Kolumu bırakmaya niyeti olmadığını anlamıştım. Daha fazla düşünmeden, beni kavrayan elini bütün gücümle ısırdım.

Beklemediği bu hareket karşısında elini aniden geri çekti. Fırsatı kaçırmadım. Arkamı dönüp koşmaya başladım.