İçeriğe geç

KAYIP ON BİR

KARANLIĞIN İZİ

BİRİNCİ KISIM

Kayıp Olanlar

1. Bölüm — Ölümün Sessizliği

İstanbul'da yağmur üç gündür durmuyordu.

Şehrin üzerine çöken gri bulutlar, geceleri sokak lambalarının ışığını bile kirli bir sarıya çeviriyordu. Saat 03.16'da Taksim'in arka sokaklarından birinde bulunan eski bir apartmanın üçüncü katında, komşuların yıllardır tanıdığı bir adam ölü bulundu.

Kapıyı polisler kırarak açmıştı.

İçeride hiçbir şey dağınık değildi.

Bu, Başkomiser Mert Arslan'ın ilk dikkatini çeken şey oldu.

Cinayet mahalleri genellikle yalan söylerdi.

Dağılmış eşyalar, devrilmiş sandalyeler, kırılmış camlar...

İnsanlar ölmeden önce mücadele ederdi.

Bu odada ise mücadele yoktu.

Adam, çalışma masasının arkasındaki koltukta oturuyordu.

Ellerini masanın üzerine koymuştu.

Sanki birini bekliyordu.

Ya da ölümünü.

Mert eldivenlerini takıp odaya girdi.

“Kimlik?”

Genç polis memuru dosyaya baktı.

“Vedat Karaca. Elli sekiz yaşında. Emekli jeoloji mühendisi.”

Mert başını kaldırdı.

“Emekli mühendis?”

“Evet.”

“Ölüm sebebi?”

“İlk incelemeye göre boğulma.”

Mert cesede yaklaştı.

Adamın boynunda ince, mor bir iz vardı.

Kablo.

İp.

Tel.

Her ne kullanıldıysa boynuna iki kez dolanmıştı.

Ama odada ip yoktu.

Mert masanın üzerindeki eşyalara baktı.

Bir kahve fincanı.

Bir kalem.

Eski bir masa saati.

Ve küçük, metal bir kutu.

Kutunun üzerinde hiçbir yazı yoktu.

Mert kutuya uzanmadı.

“Parmak izi?”

“Henüz bakılmadı.”

“Kim bulmuş?”

“Komşusu.”

“Girişte zorlama var mı?”

“Yok.”

Mert kaşlarını çattı.

“Kapı kilitli miydi?”

“İçeriden.”

Odadaki sessizlik ağırlaştı.

Mert cesede tekrar baktı.

Sonra duvardaki tabloya.

Tablo ters duruyordu.

“Şunu çevirin.”

Polislerden biri tabloyu düzeltti.

Arkasında hiçbir şey yoktu.

Mert bir süre tabloya baktı.

“Başka oda?”

“Salon, mutfak, yatak odası.”

“Arayın.”

Polisler dağıldı.

Mert masaya döndü.

Metal kutuyu açtı.

İçinden eski bir kimlik kartı çıktı.

Kartın kenarları yanmıştı.

Üzerindeki fotoğraf neredeyse silinmişti.

Ama isim okunuyordu.

Mert kartı eline aldığında ilk başta anlam veremedi.

Sonra gözleri büyüdü.

ALİ YILMAZ

Altında:

Maden İşçisi

Ve tarih:

12 Ekim 2009.

Mert kartı çevirdi.

Arkasında kırmızı kalemle tek bir cümle vardı.

“DÖNMEYENLERDEN BİRİ.”

Mert'in yüzündeki ifade değişti.

“Komiserim?”

Mert cevap vermedi.

Kartı delil poşetine koydu.

Tam o sırada içeriden bir polis seslendi.

“Komiserim!”

Mert koridora çıktı.

“Ne var?”

“Buraya bakmanız lazım.”

Mutfaktaydılar.

Polis, buzdolabının arkasındaki duvarı gösterdi.

Duvara kazınmış küçük bir işaret vardı.

Bir daire.

Dairenin içinde on bir çizgi.

Mert yaklaştı.

İşaretin altında üç kelime yazıyordu.

“BİZ DÖNMEDİK.”

Mert'in telefonu çaldı.

Arayan emniyet müdürüydü.

“Arslan.”

“Efendim.”

“Cinayet dosyasını sen alıyorsun.”

“Tamam.”

“Bir de…”

Müdür sustu.

“Bu dosyayla ilgili sana birazdan bir belge gönderilecek.”

“Nasıl bir belge?”

“On yedi yıllık.”

Mert kaşlarını çattı.

“Ne demek istiyorsunuz?”

Karşı taraftan gelen cevap kısa oldu.

“Vedat Karaca'nın adı o dosyada geçiyor.”

Telefon kapandı.

Mert birkaç saniye öylece kaldı.

Sonra tekrar duvardaki yazıya baktı.

BİZ DÖNMEDİK.

2. Bölüm — On Bir Kişi

Ertesi sabah saat 08.40'ta Mert'in masasının üzerine kahverengi bir dosya bırakıldı.

Dosyanın üzerinde yalnızca:

GÖKPINAR / 2009

yazıyordu.

Mert dosyayı açtı.

İlk sayfada eski bir gazete kupürü vardı.

Başlık büyüktü:

“DAĞ KASABASINDA MADEN FACİASI: 11 KİŞİ KAYIP.”

Mert okumaya devam etti.

Gökpınar.

Doğu Anadolu'nun yüksek kesimlerinde, çevresindeki dağlardan dolayı yılın büyük bölümünde kar altında kalan küçük bir kasabaydı.

2009 yılında kasabanın dışında bulunan eski bir bakır madeninde göçük meydana gelmişti.

On bir işçi yeraltındaydı.

Kurtarma ekipleri üç gün boyunca çalışmıştı.

Dördüncü gün madene daha fazla girmenin tehlikeli olduğu açıklanmıştı.

Beşinci gün arama çalışmaları durdurulmuştu.

Ceset bulunamamıştı.

Hiçbiri.

Dosyanın devamında isimler vardı.

Ali Yılmaz.

Cemal Kaya.

İbrahim Aydın.

Hakan Öz.

Rıza Demir.

Selim Akın.

Murat Ersoy.

Osman Kılıç.

Nihat Eren.

Faruk Şen.

Yusuf Karaca.

Mert son isimde durdu.

Yusuf Karaca.

Soyadı tanıdık gelmişti.

Dosyanın en arkasındaki fotoğrafı çıkardı.

On bir işçi.

Madene girmeden birkaç saat önce çekilmişti.

Hepsi kameraya bakıyordu.

Ama fotoğrafın sağ köşesinde garip bir şey vardı.

Bir adam daha görünüyordu.

Maden işçisi değildi.

Takım elbiseliydi.

Yüzü kameraya dönük değildi.

Mert fotoğrafı yaklaştırdı.

Adamın elinde bir defter vardı.

Defterin kapağında aynı sembol bulunuyordu.

Daire ve on bir çizgi.

Mert fotoğrafı masaya bıraktı.

Dosyanın son sayfasını açtı.

Orada kırmızı mürekkeple tek bir not vardı:

“Olaydan sonra kasabadaki 34 kişi ifade verdi. 33'ü aynı şeyi söyledi.”

Altında:

“Madene o gece 11 kişi girdi.”

Mert kaşlarını çattı.

Bir sonraki satır:

“Bir kişi ise 12 kişinin girdiğini söyledi.”

İsmin yanında bir kadın adı vardı.

Nermin Acar.

Not:

“Tanık, olaydan iki gün sonra kayboldu.”

Mert sandalyesine yaslandı.

Dosyayı kapattı.

Sonra tekrar açtı.

Bu kez ilk sayfaya baktı.

Dosyanın resmi tarihini gördü.

17 yıl önce.

Mert'in zihninde geceki cinayet görüntüsü canlandı.

Vedat Karaca.

Metal kutu.

Ali Yılmaz'ın kimliği.

Dönmeyenlerden biri.

Telefonunu aldı.

“Gökpınar'a gidiyoruz.”

Karşı masadaki Komiser Yardımcısı Efe başını kaldırdı.

“Ne kadar kalacağız?”

Mert dosyayı kapattı.

“Bilmiyorum.”

“Ne arıyoruz?”

Mert pencerenin dışındaki yağmura baktı.

“On yedi yıl önce kaybolan on bir kişiyi.”

Efe gülümsedi.

“Cesetleri bulursak?”

Mert ona baktı.

“Bence mesele cesetleri bulmak değil.”

“Nedir?”

Mert dosyayı eline aldı.

“Onların neden hiç bulunmak istenmediğini anlamak.”

3. Bölüm — Gökpınar

Kasabaya giden yol yaklaşık dokuz saat sürdü.

İstanbul'dan ayrıldıktan sonra şehirler küçüldü.

Yollar daraldı.

Sonra asfalt yerini çakıllı yollara bıraktı.

Dağlar yükseldikçe telefonun çekim gücü azaldı.

Saat 19.22'de ilk kar yağmaya başladı.

Mert direksiyonun başındaydı.

Efe yan koltukta uyuyordu.

Arka koltukta dosya duruyordu.

Mert bir süredir aynı şeyi düşünüyordu.

Vedat Karaca neden öldürülmüştü?

Ve daha önemlisi…

Neden cinayet mahalline 17 yıl önce kaybolan bir adamın kimliği bırakılmıştı?

Saat 21.03'te kasabanın giriş tabelasını gördüler.

GÖKPINAR

Tabelanın altında daha küçük bir levha vardı.

NÜFUS: 2.814

Kasabaya girdiklerinde Mert ilk anda tuhaf bir şey fark etti.

Sokaklarda kimse yoktu.

Kahvehaneler kapalı değildi.

Ama içeride kimse konuşmuyordu.

İnsanlar arabayı gördüklerinde başlarını çeviriyordu.

Efe uyandı.

“Geldik mi?”

“Evet.”

“Burası biraz…”

“Ne?”

“Ölü gibi.”

Mert cevap vermedi.

Kasabanın merkezine geldiler.

Emniyet binası küçüktü.

Kapıda onları bekleyen polis memuru yaklaşık elli yaşlarında, sert bakışlı bir adamdı.

“Başkomiser Mert Arslan?”

“Evet.”

Adam elini uzattı.

“İlçe Emniyet Amiri Hasan Demir.”

Mert elini sıktı.

Hasan'ın bakışı arka koltuktaki dosyaya kaydı.

“Dosyayı getirdiniz.”

“Getirdim.”

Hasan'ın yüzündeki ifade değişti.

“Keşke getirmeseydiniz.”

Mert durdu.

“Niye?”

Hasan etrafa baktı.

Sonra alçak sesle:

“Çünkü bu kasabada bazı şeyler unutulmadı.”

Mert:

“On bir kişi mi?”

Hasan cevap vermedi.

Emniyet binasına girdiler.

Mert daha ilk dakikada herkesin huzursuz olduğunu fark etti.

Sanki Gökpınar'da geçmiş hakkında konuşmak yasaktı.

Bir süre sonra Hasan eski madenin yerini gösteren haritayı çıkardı.

“Burası.”

Mert haritaya baktı.

Maden kasabanın yaklaşık yedi kilometre kuzeyindeydi.

“Oraya gidebilir miyiz?”

“Şu an?”

“Evet.”

Hasan başını salladı.

“Hayır.”

“Neden?”

“Gece kimse oraya gitmez.”

Efe güldü.

“Biz polisiz.”

Hasan ona baktı.

“Ben de polis olalı yirmi altı yıl oldu.”

Sonra pencereden dışarı baktı.

“Yine de gitmem.”

Mert haritayı kapattı.

“Yarın sabah gidiyoruz.”

Hasan'ın yüzünde ilk kez korkuya benzeyen bir ifade belirdi.

“Başkomiser…”

“Evet?”

“Madene giderseniz…”

Sustu.

“Ne?”

Hasan gözlerini Mert'e çevirdi.

“Yanınıza kimseyi almayın.”

Mert birkaç saniye onu izledi.

“Sen gelmeyecek misin?”

Hasan başını iki yana salladı.

“Ben o madene bir kere gittim.”

“Ne zaman?”

“2009'da.”

Mert'in sesi sertleşti.

“Ve?”

Hasan cevap vermedi.

Tam o sırada dışarıdan bir ses geldi.

Tak.

Üçü birden pencereye döndü.

Sokakta kimse yoktu.

Sonra:

Tak.

Bu kez daha yakından.

Efe kapıya yöneldi.

“Ben bakayım.”

Mert elini kaldırdı.

“Dur.”

Üçüncü ses geldi.

Tak.

Mert pencereye yaklaştı.

Camın dış yüzeyinde bir şey vardı.

Kırmızı bir çizgi.

Biri parmağıyla cama yazmıştı.

Tek bir sayı:

11

Mert'in yüzü gerildi.

Hasan'ın rengi attı.

“Bu mümkün değil.”

Mert ona döndü.

“Ne mümkün değil?”

Hasan camdan gözlerini ayırmadan fısıldadı:

“Çünkü bunu yapan kişi…”

Sustu.

“Ne?”

Hasan yutkundu.

“…on yedi yıl önce öldü.”