“Bazen bir insanın kalbine yaklaşmak için büyük sözlere gerek yoktur. Bir tabak kahvaltı, saçlarının arasından geçen bir el ya da gitmek yerine yanında kalmayı seçen biri yeterlidir. Çünkü sevgi, bazen söylenmeyen kelimelerin içinde büyür.”
Kaan gözlerini yavaşça açtı.
Sabah güneşi perdelerin arasından süzülüyor, odanın içine usulca yayılıyordu. Birkaç saniye boyunca nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Sonra yanında duran sıcaklığı hissetti.
Deniz.
Uyurken Kaan'a biraz daha yaklaşmış, başını omzuna yaslamıştı. Gece üşümüş olmalıydı; battaniyenin altında bile Kaan'a sokulmuş, bir eliyle tişörtünün kenarını tutmuştu.
Kaan başını hafifçe çevirdi.
Deniz'in sarı saçları alnına düşmüştü. Yüzündeki ifade her zamankinden daha sakindi. Gün içinde sürekli konuşan, Kaan'ın her hareketine bir cevap yetiştiren o çocuk gitmiş; yerine uykunun içinde bütün dünyayı unutmuş biri gelmişti.
Kaan'ın dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi.
— Ulan, gündüzleri bir susmuyorsun. Bir de uyurken konuşsan hiç şaşırmam.
Deniz cevap vermedi.
Kaan gülümseyerek onun alnına düşen saçları geriye itti. Birkaç saniye daha öylece kaldı.
Sonra aklına bir şey geldi.
Bu çocuk gece boyunca üşüdüyse hasta olabilir.
Deniz'in yüzüne biraz daha dikkatli baktı. Burnunun ucu hafifçe kızarmıştı. Kaan'ın kaşları çatıldı.
Yavaşça yataktan kalktı, battaniyeyi Deniz'in üzerine çekti ve odadan çıktı.
Kapıyı kapatırken son kez arkasına baktı.
— Sen uyu, güzelim. Ben hallederim.
Bunu söylerken kendi sesinin ne kadar yumuşak çıktığını fark etmedi bile.
Kaan mutfağa girdiğinde ilk işi telefonunu kontrol etmek oldu.
Ece'den bir mesaj vardı.
Ece: Deniz nasıl?
Kaan cevap yazmaya hazırlanırken telefon çaldı.
Arayan Ece'ydi.
— Alo?
— GÜNAYDIN, ÂŞIK ADAM!
Kaan telefonu kulağından biraz uzaklaştırdı.
— Ece, sabah sabah bağırmasan olmaz mı?
— Olmaz. Söyle bakalım, ne yapıyorsun?
Kaan buzdolabının kapağını açtı.
— Kahvaltı hazırlıyorum.
— Kendine mi?
Kaan bir an durdu.
Sonra farkında olmadan gülümsedi.
— Evime.
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu.
— Bir dakika… Sen Deniz'e kahvaltı mı hazırlıyorsun?
— Hayır, Ece. Buzdolabına şiir yazıyorum.
— Kaan Demir! Düzgün cevap ver!
Kaan güldü.
— Evet, Deniz'e hazırlıyorum. Dün gece biraz üşümüş. Hasta olmuş olabilir.
Ece'nin sesi bir anda yumuşadı.
— Ay, kıyamam. Deniz hastalanınca hemen içine kapanır. Kendine pek dikkat etmez.
Kaan'ın yüzündeki gülümseme hafifçe kayboldu.
— Biliyorum. O yüzden bir şeyler hazırlıyorum.
— Bu arada…
Kaan gözlerini kıstı.
— Ne oldu?
— Deniz'in doğum gününe iki gün kaldı.
Kaan elindeki yumurtayı tezgâha bıraktı.
— Ne?!
— DUYDUN. İKİ GÜN!
— Ece, neden daha önce söylemedin?
— Söyledim! Sen dinlemedin!
Kaan alnını ovuşturdu.
Gerçekten de Deniz'in doğum gününün yaklaştığını biliyordu ama gününü tam olarak hesaplamamıştı. Son zamanlarda zihni başka şeylerle fazlasıyla meşguldü.
Özellikle de Deniz'le.
— Tamam, tamam. Ne yapmayı sever?
Ece hiç düşünmeden cevap verdi.
— Krep. Bir de çilek. Çilekli şeylere bayılır.
Kaan'ın gözleri buzdolabındaki çileklere kaydı.
— Güzel.
— Güzel mi? Başka bir şey demeyecek misin?
— Ne diyeyim?
— Mesela, “Ece, iyi ki varsın, sayende hayatımın aşkının doğum gününü unutmayacağım,” diyebilirsin.
Kaan'ın yanakları hafifçe kızardı.
— Sen de her şeyi büyütüyorsun.
Ece kahkaha attı.
— Peki, âşık adam. Ben daha fazla rahatsız etmeyeyim. Deniz'e geçmiş olsun de.
Kaan bu kez itiraz etmedi.
— Derim. Sağ ol, Ece.
Telefonu kapattıktan sonra birkaç saniye sessiz kaldı.
Deniz'in doğum günü…
Kaan, tezgâhın üzerindeki çileklere baktı.
Sonra kendi kendine gülümsedi.
— Tamam, Arslan. Sana güzel bir kahvaltı hazırlayalım bakalım.
Kaan mutfağı bir anda küçük bir kahvaltı dükkânına çevirdi.
Önce krep hamurunu hazırladı. İlk krep tavaya biraz fazla yapıştı.
Kaan spatulayla uğraşırken kaşlarını çattı.
— Harika. Mimarlık okuyorum ama bir krep yapamıyorum.
İkinci denemesi daha iyi oldu.
Sonra üçüncüsü…
Bir süre sonra tabakta üst üste dizilmiş krepler vardı. Aralarına çilek reçeli sürdü, üzerlerine dilimlenmiş çilekler yerleştirdi.
Yanına yumurta ve peynir hazırladı. Bir de çilekli milkshake yaptı.
Her şeyi tepsiye yerleştirirken bir an durdu.
Acaba beğenir mi?
Bu düşünce yüzünden kendi kendine güldü.
Sanki dünyanın en önemli projesini tamamlamıştı.
Ama onun için gerçekten önemliydi.
Çünkü Deniz'in yüzünde küçük bir gülümseme görmek bile Kaan'ın bütün gününü değiştirebiliyordu.
Tepsiyi aldı ve yatak odasına yöneldi.
Kaan kapıyı araladı.
Deniz hâlâ uyuyordu. Battaniyeyi çenesine kadar çekmiş, yastığa biraz daha sokulmuştu.
Kaan yatağın kenarına oturdu.
— Güzelimmmm, uyan artık.
Deniz hafifçe kıpırdandı.
— Hımm…
— Deniz.
— Beş dakika…
Kaan gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.
— Beş dakika önce de beş dakika demiş olabilirsin. Ben nereden bileyim?
Deniz gözlerini araladı.
— Kaan… Başım biraz ağırıyor.
Kaan'ın yüzündeki neşeli ifade hemen değişti.
Elini Deniz'in alnına götürdü.
— Kendini nasıl hissediyorsun?
— Biraz üşüyorum. Bir de boğazım acıyor galiba.
Kaan iç çekti.
— Ben sana demiştim gece üstünü ört diye.
Deniz gözlerini yeniden kapattı.
— Sen de yanımdaydın. Sen örtebilirdin.
Kaan birkaç saniye ona baktı.
Sonra gülümsedi.
— Haklısın, güzelim. Bundan sonra battaniye nöbeti bende.
Deniz gözlerini açıp ona baktı.
Kaan'ın elindeki tepsiyi fark edince kaşları havalandı.
— Bunlar ne?
Kaan tepsiyi dikkatlice yatağın üzerine yerleştirdi.
— Kahvaltı. Yoksa sabah sabah yatak odana restoran mı açtım?
Deniz doğrulmaya çalıştı ama Kaan hemen arkasına yastık koydu.
— Yavaş. Acele etme.
Deniz tepsideki kreplere baktı. Çilek reçelini ve dilimlenmiş çilekleri görünce yüzüne küçük bir gülümseme yayıldı.
— Hepsini sen mi yaptın?
Kaan omuz silkti.
— Hayır, görünmez bir aşçı geldi. İşini bitirip gitti.
Deniz güldü ama hemen ardından öksürdü.
Kaan'ın kaşları yeniden çatıldı.
— Gülmek yok. Önce bir şeyler yiyeceksin.
Çatalı eline aldı, küçük bir parça krep kesti ve Deniz'e uzattı.
Deniz ona şaşkınlıkla baktı.
— Kendim yiyebilirim.
— Biliyorum.
— O zaman neden…
— Çünkü ben yedirmek istiyorum, güzelim.
Deniz sustu.
Yanaklarına sıcaklık yayıldı. Birkaç saniye Kaan'a baktıktan sonra ağzını açıp lokmayı aldı.
Kaan, Deniz'in yüzündeki mutluluğu görünce içinden geçen şeyi tarif edemedi.
Onun için kahvaltı hazırlamak bu kadar güzel olmamalıydı.
Birinin sevdiği yiyecekleri hatırlamak…
Onu hasta görünce endişelenmek…
Bir lokma daha yemesi için uğraşmak…
Bunlar neden Kaan'ın içini böyle ısıtıyordu?
Cevabını düşünmek yerine bir parça daha krep kesti.
— Bir tane daha.
Deniz gülümsedi.
— Kaan, beni bütün gün burada beslemeyi mi planlıyorsun?
— Gerekirse evet.
— Peki sen yemeyecek misin?
Kaan bir an durdu.
Sonra tepsiden bir parça aldı.
— Ben de yiyorum işte.
Deniz başını iki yana salladı.
— Sen gerçekten değişik birisin.
Kaan sırıttı.
— Biliyorum. O yüzden seviyorsun zaten.
Deniz'in elindeki çatal havada kaldı.
Kaan söylediği cümlenin farkına varınca bir an sustu.
Seviyorsun zaten.
Deniz'in gözleri ondaydı.
Kaan, aralarında oluşan sessizliği bir şakayla dağıtabilirdi. Her zamanki gibi başka bir konuya geçebilirdi.
Ama bu kez yalnızca gülümsedi.
Deniz de başını eğip kahvaltısına devam etti.
Yüzündeki gülümsemeyi gizleyemiyordu.
Kahvaltının sonlarına doğru Deniz, çilekli milkshake'inden bir yudum aldı.
Bardağı tepsiye bırakırken Kaan onun yüzüne baktı.
Dudağının kenarında küçücük bir reçel lekesi kalmıştı.
Kaan'ın gözü oraya takıldı.
— Deniz, dur.
Deniz hemen durdu.
— Ne oldu?
Kaan ona doğru eğildi.
Deniz ne yapacağını anlayamadan Kaan dudaklarının kenarındaki reçeli hafifçe öptü.
Bir saniye.
Belki daha kısa.
Ama Deniz'in zihni için zaman durmuştu.
Kaan geri çekildi.
— Reçel kalmıştı, aldım.
Bunu dünyanın en sıradan işiymiş gibi söyleyip tepsiyi düzeltti.
Deniz ise olduğu yerde kalmıştı.
Az önce…
KAAN BENİ ÖPTÜ MÜ?!
Elini yavaşça dudaklarının kenarına götürdü.
Kaan onun yüzündeki ifadeyi görünce kaşını kaldırdı.
— Ne oldu?
Deniz'in sesi zor çıktı.
— Sen…
— Ben?
— Az önce…
Kaan masumca başını eğdi.
— Reçeli aldım, güzelim.
Deniz'in yanakları kıpkırmızı oldu.
— Biliyorum da… Yani…
Kaan gülümsemesini saklayamadı.
— Ne yani?
Deniz yastığı yüzüne çekti.
— Sus!
Kaan kahkaha attı.
Ama Deniz yüzünü sakladığı için onun göremediği bir şey vardı.
Kaan'ın da yanakları kızarmıştı.
Çünkü o küçük öpücük, yalnızca reçeli almak için yapılmış bir hareket değildi.
Kaan bunu biliyordu.
Deniz'in dudaklarına değil, yalnızca kenarına kondurmuştu öpücüğü. Ona yaklaşmak istemiş, sonra kendince masum bir bahanenin arkasına saklanmıştı.
Reçel kalmıştı.
Ne kadar saçma bir bahaneydi.
Ama Deniz'in yüzünde o gülümsemeyi görmek…
Kaan'ın kendisini durdurmasını zorlaştırıyordu.
Yine de daha ileri gitmedi. Deniz'in rahatlığını, aralarındaki güveni önemsiyordu. Onun da aynı şeyleri isteyip istemediğini anlamadan sınırlarını aşmak istemiyordu.
Bu yüzden tepsiyi aldı ve ayağa kalktı.
— Tamam, ben bunları mutfağa götüreyim. Sen de dinlen.
Deniz yastığın arkasından baktı.
— Kaan?
Kaan kapıda durdu.
— Efendim, güzelim?
Deniz'in kalbi yeniden hızlandı.
— Teşekkür ederim.
Kaan'ın yüzündeki şakacı ifade yumuşadı.
— Ne için?
— Her şey için.
Kaan birkaç saniye ona baktı.
Sonra gülümsedi.
— Bir şey değil, evim.
Deniz'in gözleri dolacak gibi oldu.
Kaan kapıdan çıkarken arkasından ekledi:
— Bir de ilacını getireceğim. İtiraz yok.
Deniz gülümseyerek battaniyenin altına girdi.
— Emredersiniz, doktor bey.
Kaan mutfağı toparlayıp Deniz'in ilacını hazırlarken telefonu çaldı.
Arayan Emre'ydi.
— Oğlum, nerelerdesin? Kafeye geçecektik.
Kaan bir an durdu. Emre'yle buluşmayı planladığını tamamen unutmuştu.
— Haklısın. Kusura bakma, aklımdan çıktı.
— Bir şey mi oldu?
Kaan odanın kapısına baktı.
— Deniz biraz hastalanmış. Yanında kalacağım.
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu.
Emre'nin içinde küçük bir burukluk belirdi. Kaan'la buluşmayı beklemişti. Birlikte kahve içip konuşacak, belki eski günlerdeki gibi birkaç saat geçireceklerdi.
Ama Kaan'ın sesindeki endişeyi de duyuyordu.
Bu, sıradan bir mazeret değildi.
Kaan gerçekten Deniz'in yanında olmak istiyordu.
Emre derin bir nefes aldı.
— Tamam, sorun değil. Deniz'e geçmiş olsun de.
— Derim. Başka zaman buluşuruz.
— Tabii, kardeşim.
Telefon kapandığında Emre bir süre ekrana baktı.
Kardeşim.
Kaan onu hâlâ öyle görüyordu. Bundan şüphesi yoktu.
Ama Kaan'ın hayatında yeni bir yer açılmıştı ve Emre, bu yeni yerde kendisine ne kadar alan kalacağını bilmiyordu.
Deniz'i suçlayamazdı.
Kaan'ın mutlu olmasını istiyordu.
Yalnızca, o mutluluğun içinde kendisinin de hâlâ bir yeri olmasını diliyordu.
Bir süre düşündükten sonra montunu aldı.
Kaan'ın sevdiği tatlılardan birini ve birkaç kutu portakal suyu alıp Deniz'in evine gitmeye karar verdi.
En azından geçmiş olsun der, biraz oturur, sonra dönerim.
Kendi kendine verdiği söz buydu.
Kaan ilacı Deniz'e götürdüğünde onu yatakta otururken buldu.
— Al bakalım.
Deniz ilaca baktı, sonra Kaan'a.
— Gerçekten içmem gerekiyor mu?
Kaan kollarını göğsünde birleştirdi.
— Hayır. Ben sırf eğlence olsun diye getirdim.
Deniz güldü.
— Tamam, tamam.
İlacını aldıktan sonra su içti ve bardağı Kaan'a uzattı.
Kaan bardağı komodine bıraktı.
Deniz biraz doğruldu.
— Kaan, istersen dışarı çıkabilirsin. Kendimi daha iyi hissediyorum. Emre'yle buluşacaktın, değil mi?
Kaan ona baktı.
— Evet.
Deniz'in yüzündeki ifade biraz değişti.
Kaan bunu fark etti.
— Ama gitmeyeceğim.
— Neden? Gerçekten daha iyiyim.
Kaan yatağın kenarına oturdu ve Deniz'in elini tuttu.
— Sen evin zor durumdayken onu bırakıp gidebilir misin?
Deniz bir an sustu.
Sonra Kaan'ın eline baktı.
— Hayır.
Kaan'ın parmakları onun elini biraz daha sıkı tuttu.
— Ben de gidemem, Deniz.
Deniz başını kaldırdı.
Kaan'ın yüzünde her zamanki yaramaz gülümseme yoktu. Onun yerine, çok ciddi ve çok içten bir ifade vardı.
— Evim benim için çok önemli, dedi Kaan.
Deniz'in göğsünde bir sıcaklık yayıldı.
Evim.
Kaan kendisine böyle seslendiğinde, Deniz bunun yalnızca güzel bir hitap olmadığını biliyordu. Kaan'ın bu kelimeyle neyi kastettiğini zamanla daha iyi anlamaya başlamıştı.
Kaan için ev, yalnızca kapısı ve pencereleri olan bir yer değildi.
Güvende hissettiği, kendisini saklamak zorunda kalmadığı, biri tarafından beklendiğini bildiği yerdi.
Ve Kaan, kendisini o yerin içinde Deniz'le birlikte hayal etmeye başlamıştı.
Deniz'in gözleri doldu.
— Kaan…
Kaan başparmağıyla elinin üzerine hafifçe dokundu.
— Hadi şimdi dinlen. Ben buradayım.
Deniz başını yastığa bıraktı.
Kaan onun saçlarını okşadı.
— Korkma, evimin elini bırakmam.
Deniz gözlerini kapatırken gülümsedi.
Kaan birkaç dakika daha yanında oturdu.
Deniz'in nefesi sakinleştiğinde başını hafifçe eğip ona baktı.
Keşke kendini benim yanımda ne kadar güvende hissettiğini bilsen.
Kaan bunu sesli söylemedi.
Ama elini de bırakmadı.
Kapı zili çaldığında Kaan başını kaldırdı.
Deniz de hafifçe kıpırdandı.
— Kim geldi? diye sordu uykulu bir sesle.
Kaan ayağa kalktı.
— Bakıp geliyorum, güzelim. Sen uzan.
Deniz başını salladı.
Kaan kapıya yürüyüp açtı.
Karşısında Emre vardı. Elinde bir poşet, yüzünde alışılmış sakin gülümsemesi duruyordu.
— Selam, dedi Emre. Rahatsız etmiyorum umarım.
Kaan şaşırdı ama yüzü aydınlandı.
— Oğlum! Niye rahatsız edesin? Gel içeri.
Emre poşeti kaldırdı.
— Deniz'in hasta olduğunu duydum. Bir geçmiş olsun demek istedim. Bir de sana tatlı aldım.
Kaan'ın yüzünde samimi bir gülümseme belirdi.
— Sen adamsın!
Emre güldü.
— Biliyorum.
Kaan onu içeri aldı, kapıyı kapattı.
— Deniz odasında. Gel, yanına gidelim.
Emre ayakkabılarını çıkarırken evin içine göz gezdirdi. Buraya daha önce de gelmişti ama bugün başka bir şey fark ediyordu.
Kaan'ın eşyaları burada duruyordu.
Gitarları, montu, masanın üzerindeki birkaç kitabı…
Kaan artık yalnızca Deniz'i ziyarete gelmiyordu.
Burada yaşıyordu.
Ve Emre, bunun Kaan için ne kadar önemli olduğunu anlamaya başlıyordu.
Bir an için içinde burukluk hissetti.
Sonra kendisini toparladı.
Bu kötü bir şey değil.
Kaan'ın ait hissedebileceği bir yeri olması güzeldi.
Deniz'in de onu gerçekten istediği belliydi.
Emre yalnızca bu değişime alışmaya çalışıyordu.
Kaan'ın arkasından yürüyüp Deniz'in odasına girdi.
Deniz yatağında oturuyordu.
Emre'yi görünce şaşkınlıkla gülümsedi.
— Emre? Senin burada ne işin var?
Emre yatağın yanına yaklaştı.
— Geçmiş olsun demeye geldim. Kaan'ı aradım, hasta olduğunu söyledi.
Deniz hafifçe doğruldu.
— Teşekkür ederim. Biraz üşütmüşüm galiba.
— Kendine dikkat et. Kaan'ın seni hemşire gibi beklediğini duydum.
Kaan hemen araya girdi.
— Oğlum, ne hemşiresi? Gayet profesyonelim ben.
Emre güldü.
— Tabii, tabii. Sana beyaz önlük alalım.
Deniz de güldü ama öksürünce Kaan hemen yanına geldi.
— Yavaş, güzelim. Gülmek yok demiştim.
Emre'nin gülümsemesi yüzünde kaldı.
Ama o küçük hareketi fark etmemesi mümkün değildi.
Kaan, Deniz'in öksürüğünü duyar duymaz yanına gitmişti. Yastığını düzeltiyor, su bardağını uzatıyor, elini bırakmıyordu.
Bunu düşünerek yapmıyordu.
Kaan'ın bütün dikkati Deniz'in üzerindeydi.
Emre'nin içinde bir şey sızladı.
Kaan'ı yıllardır tanıyordu. Onun kimseye kolay kolay bağlanmadığını, birine güvenmesinin ne kadar zor olduğunu biliyordu.
Şimdi Kaan, Deniz'in yanında başka biriydi.
Daha yumuşak.
Daha dikkatli.
Daha endişeli.
Emre bu hâlini daha önce hiç görmemişti.
Ve tuhaf bir şekilde, Kaan'ın bu kadar mutlu olmasına sevinirken kendisini de biraz geride kalmış hissediyordu.
Ama Deniz'in suçu yoktu.
Kaan'ın da.
Emre, kendi korkusunun ikisinin arasına girmesine izin vermek istemiyordu.
Bu yüzden gülümsedi.
— İyi görünüyorsun, Deniz. Biraz dinlenirsen toparlarsın.
Deniz başını salladı.
— Umarım. Kaan da başımda nöbet tutuyor.
Kaan gururla göğsünü kabarttı.
— Elbette. Evime iyi bakarım.
Emre'nin bakışları kısa bir an Kaan'a kaydı.
Sonra yeniden Deniz'e döndü.
— Belli oluyor.
Bunu söylerken sesi sakindi.
Çünkü gerçekten de belli oluyordu.
Kaan, Deniz'e bakarken kendisini saklamıyordu artık.
Henüz duygularına isim koymamış olsa bile, davranışları çoktan bir şeyler anlatmaya başlamıştı.
Bir süre daha sohbet ettiler.
Emre, Kaan'la eski günlerden birkaç komik anı anlattı. Deniz de arada onlara katıldı. Kaan, Emre'nin bazı hikâyeleri abarttığını söyleyip itiraz etti; Emre ise onun hafızasının yalnızca işine gelmeyen konularda bozulduğunu iddia etti.
Oda kahkahalarla doldu.
Bir an için her şey eskisi gibiydi.
Kaan ve Emre yine birbirlerine laf yetiştiriyor, Deniz de ikisini izleyip gülüyordu.
Emre'nin içi biraz rahatladı.
Kaan hâlâ aynı Kaan'dı.
Onunla hâlâ şakalaşıyor, hâlâ eski anılarını paylaşıyordu.
Deniz'in gelişi, geçmişlerini silmemişti.
Belki de Emre'nin hatırlaması gereken şey buydu.
Birinin hayatına yeni bir insanın girmesi, eski dostların kapı dışarı edilmesi demek değildi.
Yine de zaman ilerledikçe Emre kalkması gerektiğini düşündü.
Ayağa kalktı.
— Ben artık gideyim. Deniz'in dinlenmesi lazım.
Kaan da ayağa kalktı.
— Ben seni kapıya kadar geçireyim.
Emre başını salladı.
Deniz'e dönüp gülümsedi.
— Kendine dikkat et, tamam mı?
— Ederim. Geldiğin için sağ ol.
— Ne demek.
Kaan ve Emre odadan çıktılar.
Koridorda yürürken ikisi de bir süre konuşmadı.
Kapının önüne geldiklerinde Kaan ayakkabılarını giyen arkadaşına baktı.
— Tekrar sağ ol, oğlum. Geldiğin iyi oldu.
Emre başını kaldırdı.
Kaan'ın yüzündeki ifade içtendi.
Onu gerçekten gördüğüne sevinmişti.
Emre bunu anlayınca göğsündeki sıkışma biraz hafifledi.
Demek ki hâlâ bir yeri vardı.
Belki eskisi gibi her şeyi Kaan'la paylaşamayacaktı.
Belki Kaan'ın hayatında artık başka bir öncelik vardı.
Ama bu, dostluklarının bittiği anlamına gelmiyordu.
Emre kapının koluna uzanırken durdu.
— Kaan?
— Efendim?
Emre birkaç saniye arkadaşına baktı.
Sonra hafifçe gülümsedi.
— Seni bu kadar endişeli hiç görmemiştim.
Kaan'ın bakışları istemsizce Deniz'in odasının kapısına kaydı.
Sanki orada yatan kişiyi yalnızca düşünmek bile yüzünü yumuşatmaya yetiyordu.
— Evim o benim, dedi.
Emre'nin içindeki burukluk yeniden kıpırdadı.
Ama bu kez gülümsemesini saklamadı.
— Ne güzel.
İki kelime.
Küçücük bir cümle.
İçinde hem sevinç hem de söyleyemediği bir özlem vardı.
Emre, Kaan'ın sonunda birine bu kadar yakın olabilmesine gerçekten seviniyordu. Yıllardır tanıdığı arkadaşının yanında rahatlayabileceği, korkularını saklamak zorunda kalmayacağı birini bulması güzeldi.
Yalnızca, bu yeni hayatın içinde kendi yerinin ne olacağını henüz bilmiyordu.
Ama bunu Kaan'a yüklemek istemedi.
Kaan'ın mutlu olması, Emre'nin kaybetmesi anlamına gelmek zorunda değildi.
Belki de dostluk, birinin hayatı değişirken onun yanında kalmayı öğrenmekti.
Emre kapıyı açtı.
— Görüşürüz, kardeşim.
Kaan gülümsedi.
— Görüşürüz, oğlum. Yaz bana.
— Yazarım.
Emre dışarı çıktı.
Kapı kapandığında bir an durup derin bir nefes aldı.
Sonra kendi kendine küçük bir gülümsemeyle başını salladı.
Mutlu ol, Kaan.
Yeter ki beni tamamen unutma.
Kaan yeniden Deniz'in odasına döndü.
Deniz yastığa yaslanmış, kapıya bakıyordu.
— Emre gitti mi?
— Gitti.
Kaan yatağın kenarına oturdu.
Deniz onun elini aradı. Kaan da hiç düşünmeden elini uzattı.
Parmakları birbirine geçti.
— İyi arkadaşın, dedi Deniz.
Kaan başını salladı.
— Öyledir.
— Seni önemsiyor.
Kaan bir an sustu.
Sonra gülümsedi.
— Ben de onu önemsiyorum.
Deniz, Kaan'ın yüzüne dikkatle baktı.
— Biliyorum.
Kaan onun elini hafifçe sıktı.
— Bazen insanlar hayatımıza farklı yerlerden giriyor, güzelim. Ama bu, eskiden yanımızda olanların değersizleştiği anlamına gelmiyor.
Deniz bu sözlerin neden şimdi söylendiğini anlamıştı.
— Emre'nin yerini kimse alamaz, Kaan.
Kaan gözlerini ona çevirdi.
Deniz devam etti:
— Ben senin hayatına girmiş olabilirim. Ama senden önce yanında olan insanları da önemsiyorum. Senin mutlu olmanı istiyorum. Bunu tek başıma yapmak zorunda değilim.
Kaan birkaç saniye konuşamadı.
Deniz'in sözleri, onun içinde bir yere dokundu.
Çünkü Deniz yalnızca kendisine yer açmıyordu.
Kaan'ın geçmişine de saygı duyuyordu.
Arkadaşlıklarına.
Anılarına.
Hayatında önemli olan insanlara.
Kaan'ın yüzünde yavaşça bir gülümseme belirdi.
— Sen var ya…
Deniz kaşını kaldırdı.
— Ne?
Kaan eğilip alnına hafif bir öpücük kondurdu.
— Çok güzelsin, güzelim.
Deniz'in yanakları kızardı.
— Kaan…
Kaan doğrulup battaniyeyi omuzlarına kadar çekti.
— Hadi, dinlen. Ben buradayım.
Deniz onun elini bırakmadı.
Kaan da bırakmadı.
Bir süre sessizce oturdular.
Sonra Deniz gözlerini kapatırken Kaan'ın parmaklarını biraz daha sıkı tuttu.
Kaan, onun eline baktı.
İçinden geçen duygu artık yabancı değildi.
Deniz'in yanında olmak istiyordu.
Onu korumak, güldürmek, iyi olduğundan emin olmak istiyordu.
Ama artık yalnızca bunları yapmakla yetinmek istemediğini de hissediyordu.
Deniz'in yüzüne baktı.
Bir gün sana her şeyi anlatacağım.
Yazdığım şarkıyı da.
Kalbimde ne olduğunu da.
Ama bugün değil.
Bugün Deniz'in dinlenmesi gerekiyordu.
Bugün onun yanında kalmak yeterliydi.
Kaan başını yatağın kenarına yasladı ve gözlerini kapattı.
Deniz'in eli hâlâ elindeydi.
Ve Kaan, hayatında ilk kez birine yakın olmanın başka birini kaybetmek anlamına gelmek zorunda olmadığını düşünüyordu.
Belki Emre'nin de kendi yeri vardı.
Belki Deniz'in de.
Belki bir kalp, sandığından daha fazla insan için yer açabilirdi.
Ama Kaan'ın kalbinde Deniz'in yeri artık farklıydı.
Henüz bunu yüksek sesle söyleyemiyordu.
Yine de her sabah kahvaltı hazırlarken, her gece battaniyesini örterken, her korktuğunda elini tuttuğunda aynı gerçeğe biraz daha yaklaşıyordu.
Kaan, Deniz'e doğru yürüyordu.
Yavaşça.
Korkutmadan.
Onu kaybetmek istemediği için dikkatle.
Ama artık geri dönmeyi de istemeden.