İçeriğe geç

Kastanyola

KASTANYOLA

Daha dün gibi hatırlıyorum. Hava bulutluydu, yağmur yağacak gibiydi. Perdeleri çekmiş, sınıfı iyice karanlık hâle getirmiştik. Sadece akıllı tahtanın ışığı sınıfı aydınlatıyordu. Ben en ön sırada otururdum. Tahtanın ışığı en çok benim yüzüme vururdu. Işık, arka sıralara gittikçe azalır; arka sıralarda oturan Melisa, Emir ve Ensar'ın yüzlerini görmek zorlaşırdı. Hasan Hoca'ysa çoğu zaman ayakta dersi anlatırdı.

Sınıf ne kadar mutsuz ve kasvetli (sanki bir İngiltere havası vardı) gözükse de biz öğrencilerin içi kıpır kıpırdı. (Herkes için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.) Mutluyduk, her şeye rağmen mutluyduk.

Haftada iki günümüzü alan bu meslek derslerine çoğunlukla Hasan Kiremitçi girerdi. Hatırlıyorum ki perşembe günleri sadece Hasan Hoca'yla geçerdi ve normal okul saatinden bir iki saat daha fazla ders işlerdik. Ama bu durumdan hiç sıkılmazdık. Hep Hasan Hoca'yı arar dururduk. En azından ben öyle düşünürdüm.

Neredeyse günümüzün tamamını alan bu perşembe günleri, Hasan Hoca'yla eşsiz geçerdi. Bazen bize kızar, bazen de beraber güler, eğlenirdik. Bu şekilde dengeyi sağlamayı hep iyi bilmiştir. Biz de zaten bu yüzden onu severdik.

Belki Hasan Hoca o kasvetli günü hatırlamıyordur ama ben hatırlıyorum. O karanlık sınıfta içimizi aydınlatan sözleri şöyle gelişmişti:

Her zamanki gibi soğukkanlı, bazen gülümseyen, bazen güldüren, bazen kızan, bazense bakışlarıyla insanı sakinleştiren tavrıyla ders anlatmaya devam ediyordu. Dersin konusu çapaydı. Çapa nereye bırakılır, nasıl bırakılır, hangi aletlerle bırakılır, nasıl kontrol edilir? Bunları anlatıyordu.

Yine o sakin tavrıyla dersi o kadar güzel anlatıyordu ki sekiz saatlik dersin nasıl bu kadar hızlı geçtiğini anlayamamıştım. Dersin sonlarına gelmiş, konuları da bitirmiştik. Şimdiyse bize anlattıklarına dair sorular soracaktı.

O gün Hasan Hoca'nın sorduğu sorulara herkes cevap vermişti, ben de dâhil. Bana sorulan soru şuydu:

"Çapayı bıraktığımız zaman kontrollü bir şekilde dibe inmesini sağlayan alete ne ad verilir?"

Ben hemen cevap verdim: "Kastanyola."

Normalde arkamda oturan Emirhan, yanımdaki bir diğer masaya oturmuştu. O da "Fren." diye eklemişti. O da bir nevi bilmişti. İkimiz de Hasan Hoca'dan aferin aldık.

Herkes sorulan sorulara farklı cevaplar vermişti. Herkes bir şeyleri anlamış ve bir yerinden tutmuştu. O sırada Hasan Hoca'nın gözleri parlıyordu. Onu çok mutlu etmiş ve gururlandırmıştık.

Devamında şu sözleri söyledi:

"Çocuklar, bakın..."

O an dersin veya anlattığı şeylerin pek bir önemi yoktu. Sadece bize odaklanmıştı.

"Hepiniz çok özelsiniz. Anlattığım şeylerden hepiniz birer birer farklı şeyler kaptınız. Bu, ne kadar özel olduğunuzu gösteriyor."

Diye nasihat vermeye devam etti. Ama benim için önemli olan, ne kadar özel biri olduğumu fark etmeme yardımcı olan o sözleriydi: Hepiniz özelsiniz.

O günden bugüne ne kadar özel biri olduğumu bana hatırlatan kişi Hasan Hoca oldu. Kendimden umudumu kesmemeyi öğretti bana. Bazen karanlık bir odaya düştüğümde o sözler hep aklıma gelir ve yine o günkü gibi içim aydınlanır; umudum ve neşem yerine gelir.