İçeriğe geç

Zihindeki Cehennem

Terk edilmiş deniz feneri kulübesinin ahşap kapısı, Can’ın tekmesiyle menteşelerinden kopacakmış gibi ardına kadar açıldı.

"Salih Usta!" diye bağırdı Can, sesi korkudan çatlayarak. "Salih Usta, yardım et! Ölüyor!"

Harita masasının başındaki yaşlı adam hızla arkasına döndü. Mira ve Can'ın omuzlarında sürükledikleri Ege'yi gördüğü an yüzündeki kan çekildi. Ege'nin bilinci gidip geliyordu; başı geriye düşmüştü, ağzının kenarından sızan zifiri siyah kan göğsünü boyamıştı. Boynundaki ve kollarındaki damarlar derisini yırtacakmış gibi şişmiş, içlerinden hastalıklı, morumsu bir kızıllıkla parlayan siyah dumanlar tütüyordu.

"Masayı boşaltın!" diye kükredi Salih Usta.

Yaşlı adam tek bir kol hareketiyle masanın üzerindeki tüm haritaları, parşömenleri ve pusulaları yere süpürdü. Can ve Mira, kaskatı kesilmiş olan Ege'yi ağır meşe masanın üzerine yatırdılar. Ege'nin sırtı ahşaba değdiği anda, gömleğinin altından yükselen o anormal ısı masanın yüzeyini dağlayarak yanık kokusu çıkardı.

"Ne oldu ona?!" dedi Salih Usta, Ege'nin yakasını yırtıp göğsündeki morarmış damar ağına bakarken. Kalbinin tam üzerinde, siyah ve kızıl damarların birbirine dolandığı yumruk büyüklüğünde bir düğüm oluşmuştu. "Bu normal bir gölge darbesi değil!"

"Kenan..." dedi Mira, nefes nefese. Elleri Ege'nin sızan siyah kanıyla kaplanmıştı. "Öğrencilerin omuriliğine yerleştirdiği on beş gölge parazitini kan büyüsüyle yoğurmuş. Ege çocukları kurtarmak için hepsini kendi içine çekti. Parazitler damarlarında patladı!"

Salih Usta'nın gözleri dehşetle irileşti. "Kan Kıymığı..." diye fısıldadı yaşlı adam. "Küller tarikatının en aşağılık büyüsü. Saf karanlığı dışarıdan kıramadıkları zaman, onu ölümlü kanının lanetiyle içeriden çürütürler!"

Ege masanın üzerinde aniden yay gibi gerildi. Gözleri açıktı ama ne Mira'yı ne de tavanı görüyordu; göz bebekleri tamamen zifiri siyaha ve çürük bir kızıla bürünmüştü. Boğazından insan sesine benzemeyen, boğuk, metalik bir hırıltı koptu.

Masanın etrafındaki gölgeler bir anda zeminden şahlandı. Kulübenin duvarlarındaki fenerler patladı, cam kırıkları havada uçuştu. Ege'nin bedeninden kontrolsüzce fışkıran karanlık kırbaçlar tavandaki ahşap kirişleri biçmeye başladı.

"Kontrolü kaybetti!" diye bağırdı Salih Usta, kolunu yüzüne siper ederek. "İçindeki kadim Gölge acıdan deliye dönmüş durumda! Kan büyüsünden kurtulmak için kendi konağını, Ege'nin kalbini parçalamaya çalışıyor!"

"Onu tutun!" Mira masanın üzerine sıçradı. Ege'nin çırpınan omuzlarına bütün ağırlığıyla bastırırken, derisinin altındaki o yakıcı enerjinin kendi avuçlarını bile kavurduğunu hissediyordu. "Can, bacaklarını tut!"

Can tereddüt etmeden atılıp Ege'nin bacaklarına sarıldı. Ancak Ege'nin içinden taşan güç öyle korkunçtu ki, ikisini birden kağıt parçası gibi savurmak üzereydi.

Salih Usta, köşedeki demir sandıktan çıkardığı deri bir ruloyu hızla açtı. İçinde, üzeri Karya rünleriyle işlenmiş, yirmi santim uzunluğunda kalın gümüş iğneler vardı.

"Mira, Karataş hançerini ver!" diye bağırdı Salih Usta.

Mira belindeki son sağlam hançeri çekip yaşlı adama fırlattı. Salih Usta havada yakaladığı hançerin kabzasını, Ege'nin kalbinin tam üzerindeki o mor-siyah düğüm noktasına sertçe bastırdı. Hançerin üzerindeki kızıl rünler anında alev gibi parladı.

Ege kulübeyi inleten bir çığlık attı.

Salih Usta saniye kaybetmeden gümüş iğneleri tek tek Ege'nin omuzlarına, köprücük kemiklerinin altına ve bileklerindeki ana damar hatlarına sapladı. Her iğne saplandığında, Ege'nin derisinin altındaki morumsu kızıllık cızırdayarak biraz daha geriye çekildi. Kulübenin içinde şahlanan gölgeler titreyerek zemine çöktü.

Ege'nin çırpınışları durdu. Bedeni masanın üzerinde hareketsiz kaldı; sadece göğsü çok zayıf ve düzensiz bir şekilde inip kalkıyordu.

"Kurtuldu mu?" diye sordu Can, korkuyla Ege'nin bembeyaz olmuş yüzüne bakarak.

"Hayır," dedi Salih Usta, alnındaki soğuk teri silerek. Sesi mezar taşı kadar ağırdı. "Bu gümüş mühürler ve Karataş çeliği sadece zehrin kalbine ulaşmasını yavaşlatır. Ona en fazla gece yarısına kadar vakit kazandırdım. Bedenini dışarıdan biz tutuyoruz ama asıl savaş şu an içeride, kendi zihninde yaşanıyor. Eğer içindeki o deliye dönmüş varlığı dizginleyip zehri izole edemezse... bir daha gözlerini açamaz."

Mira, Ege'nin buz gibi olmuş elini iki avucunun arasına aldı. Göğsündeki Karataş hançerinin etrafında atan siyah damarlara baktı ve eğilip Ege'nin kulağına fısıldadı:

"Beni duyuyorsan sakın pes etme, Varis. O karanlığa kimin patron olduğunu göster."

Ege gözlerini açtığında, deniz feneri kulübesinde değildi.

Ayaklarının altında ne ahşap bir zemin ne de başının üzerinde bir çatı vardı. Uçsuz bucaksız, gökyüzünde parçalanmış siyah bir güneşin asılı durduğu, devasa ve yıkık bir antik tapınağın ortasında dikiliyordu.

Burası kendi zihniydi. Daha doğrusu, zihninin içinde yıllarca kilitli tuttuğu o karanlık odanın gerçek boyutu.

Ancak bu kadim tapınak şu an yanıyordu. Zemini kaplayan zifiri siyah, ayna gibi pürüzsüz gölge okyanusunun içine, gökyüzündeki çatlaklardan oluk oluk kaynar, morumsu kızıl bir irin akıyordu. Kenan'ın kan büyüsü. Kızıl zehir, siyah suya değdiği her noktayı asit gibi eritiyor, havaya genzi yakan iğrenç bir sülfür ve yanık kan kokusu yayıyordu.

Ve tapınağın tam merkezinde, kırık mermer sütunların arasında O duruyordu.

Ege ilk kez içindeki varlığı bir ses ya da bir duman olarak değil, gerçek formuyla gördü. On metre boyunda, sürekli şekil değiştiren zifiri siyah alevlerden ve keskin obsidiyen zırhlardan oluşan devasa, heybetli bir silüetti. Başında kırık bir taç gibi yükselen gölge boynuzları vardı.

Ama bu kadim hükümdar şu an dizlerinin üzerindeydi. Göğsüne ve kollarına dolanmış olan devasa, kor kırmızısı dikenli zincirler —Kenan'ın on beş parazitinin özü— varlığın gölge etini dağlıyor, onu içeriden eritiyordu.

"YANIYOR!" diye kükredi Gölge. Sesi, Ege'nin zihnindeki sütunları tuzla buz edecek kadar güçlüydü. Devasa, parlayan iki beyaz gözü öfkeyle Ege'nin üzerine kilitlendi. "Senin yüzünden, zayıf et parçası! O değersiz ölümlüleri kurtaracağım diye bu lağım kanını özümüze çektin! Bizi kirlettin!"

Varlık sağlam kalan dev kolunu savurdu. Zeminden kalkan devasa bir karanlık dalgası Ege'ye çarptı ve onu metrelerce geriye, kaynayan kızıl-siyah suyun içine fırlattı.

Zehirli su Ege'nin zihinsel bedenine değdiği an, derisi soyuluyormuş gibi korkunç bir acı hissetti. Ama suyun içinden doğrulup ayağa kalktı. Kaçmadı. Zihninde bir kalkan oluşturmadı.

Yumruklarını sıkarak, dizlerine kadar gelen o yakıcı bataklığın içinde devasa varlığa doğru yürümeye başladı.

"Yaklaşma!" diye hırladı Gölge, acı içinde kıvranarak. Göğsündeki kızıl zincirler her saniye biraz daha derine gömülüyor, tapınağın zeminini çatlatıyordu. "Bu acıyı durdurmanın tek yolu konağı yok etmek! Kalbini parçalayacağım ve bu etten kafesten çıkacağım!"

"Kalbimi parçalarsan," diye bağırdı Ege, zihnindeki fırtınaya karşı sesini yükselterek, "sen de o taşın içine, bin yıllık karanlık uykuna geri dönersin! Ve dışarıdaki o hırsız, Ana Mahzen'i açıp senin tüm gücünü kendi kölesi yapar!"

Ege, devasa varlığın tam önüne kadar yürüdü. Varlığın etrafındaki yakıcı aura Ege'nin yüzünü kavuruyordu ama Ege gözlerini bile kırpmadı.

"Kenan'ın istediği tam olarak bu!" dedi Ege, varlığın göğsüne saplanmış olan o kor kırmızısı, zehirli zincirlere bakarak. "Senin acıdan deliye dönüp beni öldürmeni istedi. Çünkü ikimiz birbirimizle savaşırken, o zehir ikimizi de bitiriyor!"

"O halde sök bunu içimizden!" diye kükredi kadim varlık. "Sen Varis değil misin?! Sök!"

"İkimiz birden o zehri reddettiğimiz için damarlarımızda patlıyor," dedi Ege, gözlerini kısarak. Dışarıda, Salih Usta'nın göğsüne bastırdığı Karataş hançerinin soğukluğunu ve Mira'nın elini tutan sıcaklığını hayal meyal hissedebiliyordu.

Kenan'ın sınıfta söylediği şeyi düşündü. Çekiç değil, neşter.

Bu kan büyüsü insan kanıyla yapılmıştı. Gölge saf karanlık olduğu için kan büyüsüne karşı savunmasızdı; zehir onun doğasına aykırıydı. Ama Ege... Ege yarı insan, yarı gölgeydi. Damarlarında gerçek kan akıyordu.

"Sen karanlıksın, kanı kontrol edemezsin," dedi Ege, devasa gölge varlığın gözlerinin içine bakarak. "Ama ben ederim. Şimdi çeneni kapat ve bana direnmeyi bırak!"

Ege ileri atıldı ve çıplak elleriyle, devasa varlığın göğsünü dağlayan o kor kırmızısı zehirli zincirleri doğrudan kavradı.

Tarifsiz bir acı Ege'nin bütün bilincini beyaza boyadı. Sanki binlerce kızgın iğne aynı anda beynine saplanmıştı. Ancak Ege ellerini çekmedi. Zihnindeki o cerrahi odaklanmayı son sınırına kadar zorladı.

Tapınağın zeminine yayılan ve Gölge'nin bedenini kemiren tüm o kızıl kan büyüsünü, varlığın özünden ayırıp kendi ellerine doğru çekmeye başladı.

"Ne yapıyorsun?!" Gölge'nin sesi ilk kez öfkeyle değil, şaşkınlıkla yankılandı. "Zehrin tamamını kendi ruhuna çekiyorsun! Seni küle çevirir!"

"Beni küle çevirmeyecek," diye hırladı Ege, dişlerinin arasından kan sızarken. "Çünkü sen... arkamı kollayacaksın!"

Ege bütün iradesiyle asıldı. Gölge'nin göğsündeki kızıl zincirler çatırdadı, koptu ve sıvı bir ateşe dönüşerek Ege'nin sol kolundan içeriye hücum etti. Tapınağın zeminindeki tüm o morumsu kızıl bataklık, bir girdap gibi Ege'nin sol koluna doğru vakumlandı.

Zehir tek bir noktada toplanırken Ege dizlerinin üzerine çöktü. Sol kolu içeriden parçalanacakmış gibi yanıyordu. Tam zehir kolundan kalbine doğru yürüyeceği salisede, üzerindeki kızıl zincirlerden kurtulan devasa Gölge ayağa kalktı.

Kadim varlık, devasa siyah elini uzatıp Ege'nin sol omzunu kavradı.

"Bizi yarı yolda bırakma, ortak," diye gürledi Gölge.

Varlığın saf, lekesiz karanlığı Ege'nin sol bileğinin etrafına bir kelepçe gibi kapandı. Zehirli kan büyüsü, Ege'nin sol elinin ve bileğinin içine hapsoldu; Gölge'nin kendi özünden ördüğü zifiri siyah bir mühür ise zehrin bilekten yukarı, kalbe doğru çıkmasını tamamen kesti.

Zihnindeki tapınak yeniden saf, kusursuz bir karanlığa büründü.

Deniz feneri kulübesinde, duvardaki eski sarkaçlı saat gece on biri vurdu.

Masanın başında kan ter içinde bekleyen Salih Usta, Ege'nin göğsündeki Karataş hançerinin aniden titremeye başladığını gördü.

"Geri çekilin!" diye bağırdı yaşlı adam.

Mira ve Can bir adım gerilerken, Ege'nin omuzlarına ve göğsüne saplanmış olan o kalın gümüş iğneler, içeriden gelen muazzam bir basınçla tık, tık, tık diye yerlerinden fırlayıp kulübenin tavanına saplandı.

Ege'nin boynundaki ve göğsündeki o korkunç, morumsu siyah damarlar saniyeler içinde çekildi. Göğsünün üzerindeki düğüm çözüldü. Tüm o hastalıklı, kızıl-morumsu enerji, derisinin altından akarak doğrudan sol bileğine indi.

Sol bileğinin etrafında, derisinin altına kazınmış bir dövme gibi parlayan, kor kırmızısı ve zifiri siyah halkalardan oluşan bir Kan Mührü belirdi.

Ve Ege gözlerini açtı.

Yavaşça masanın üzerinde doğrulup oturdu. Nefes alışverişi tamamen sakindi. Ne titriyordu ne de öksürüyordu. İrisleri kendi doğal kahverengisine dönmüştü ama göz bebeklerinin tam ortasında, sonsuz bir kuyuyu andıran o derin siyahlık artık kalıcı olarak yerleşmişti.

"Ege?" Mira hızla masanın kenarına yaklaştı, gözlerindeki endişe yerini şaşkınlığa bırakmıştı. "İyi misin? Zehri... nasıl temizledin?"

Ege, sol elini kaldırıp bileğindeki o kor gibi parlayan kızıl-siyah halkaya baktı. Parmaklarını kapattığında, bileğinin içinde sıkıştırılmış on beş parazitin o devasa, patlamaya hazır kan enerjisini hissedebiliyordu.

"Temizlemedim," dedi Ege. Sesi her zamankinden çok daha soğuk ve sakindi. "Onu bileğime hapsettim. İçimdeki Gölge şu an onu orada tutuyor ama bu mühür sonsuza kadar dayanmaz. Kenan haklıydı; bu zehri tamamen yakıp yok edecek tek şey Ana Mahzen'deki Karataş'ın saf enerjisi."

Salih Usta şaşkınlıkla Ege'nin bileğindeki mühre baktı. "Kan Kıymığı'nı kendi bedeninde mühürledin... Bunu tarihte hiçbir Varis başaramadı evlat. Ama Kenan gece yarısı seni orada bekliyor olacak. Kapıyı ona açman için!"

Ege masadan aşağı atladı. Yerde duran siyah kapüşonlusunu alıp üzerine geçirdi.

"Saat kaç?" diye sordu Ege.

"On bir buçuk," dedi Can, telefonunun ekranına bakarak. "Gece yarısına yarım saat var."

Ege, masanın üzerinde duran Mira'nın Karataş hançerini aldı, kabzasından tutup genç kıza uzattı. Ardından sol bileğindeki o kor kırmızısı mührü yokladı; dudaklarında karanlık, tehlikeli bir gülümseme belirdi.

"Güzel," dedi Ege. "Kenan aşağıda, kendi zehriyle can çekişen, kapıyı açmak için ona yalvaracak çaresiz bir çocuk bekliyor. Ona hayatının sürprizini yapacağız. Çünkü bu gece o kapı açıldığında... içeriye sağ girecek tek kişi ben olacağım."