Ege'nin ayaklarının altındaki koridor fayansları örümcek ağı gibi çatlarken, tavandaki kırmızı acil durum lambaları her yanıp söndüğünde koridorun gölgeleri canlı birer varlık gibi titreşiyordu.
Kenan, sadece iki adım ötesinde dikilen ve gözlerinden zifiri siyah dumanlar sızan gence bakarken bir adım geriye, merdiven basamağına çekildi. Her iki bileği de kullanılamaz haldeydi; sağ bileği dün gece sarnıçta kırılmış, sol bileği ise dakikalar önce sınıfta Ege tarafından ezilmişti. Ancak bir Gölge Ustası'nı tehlikeli yapan şey elleri değil, karanlığa hükmeden zihniydi.
"Can, kızı al ve dışarı çıkar!" diye bağırdı Mira, ceketinin koluna gizlediği çift Karataş hançerini çekip koridor boyunca depar atarken.
Can hiç ikiletmeden koridorun ortasına koştu, yerde baygın yatan dokuzuncu sınıf öğrencisini kucakladığı gibi çıkış kapısına doğru taşımaya başladı.
Kenan kaçmaya çalışan Can'a bakmadı bile. Gözlerini Ege'den ayırmadan, kendi dilini kanatana kadar ısırdı ve ağzından sızan koyu kırmızı kanı, lacivert ceketinin yakasına tükürdü.
"Bir Baş Engizisyoncu tekniğini taklit edebilmen etkileyici, çocuk," diye hırladı Kenan, kanlı dişlerinin arasından. "Ama karanlıkta yürümeyi bilmek, karanlığın kendisine hükmetmek demek değildir!"
Kenan'ın ceketine bulaşan kan, kumaşın üzerindeki görünmez rünleri aktif etti. Adamın sırtındaki gölge bir anda zeminden koptu; devasa, zifiri siyah bir örümceğin bacakları gibi sekiz ayrı keskin gölge mızrağına dönüşerek sırtından dışarı fışkırdı. Kenan kollarını kullanmıyordu; sırtından çıkan bu sekiz devasa gölge uzvunu kendi zihniyle yönetiyordu.
Dört gölge mızrağı ses hızını aşan bir ıslıkla doğrudan Ege'nin göğsüne saplanmak üzere ileri atıldı.
Ege yerinden kıpırdamadı. Tavandaki kırmızı alarm ışığı söndüğü salisede, bedeni yeniden siyah bir dumana dönüşüp zemine gömüldü. Kenan'ın gölge mızrakları boşluğu delip arkadaki merdiven korkuluklarını kağıt gibi parçalarken, kırmızı ışık tekrar yandı.
Ve Ege, Kenan'ın tam arkasındaki merdiven sahanlığının gölgesinden yükseldi.
Elinde katılaştırdığı siyah gölge kılıcını doğrudan Kenan'ın boynuna savurdu. Kenan sırtındaki diğer dört gölge uzvunu kalkan yaparak darbeyi karşıladı. ÇINNN! Gölgeyle gölgenin çarpışması, koridordaki tüm sınıf camlarını aynı anda patlatan bir şok dalgası yarattı.
Tam o anda Mira aşağıdan yetişti. Havaya sıçrayarak kızıl rünlü hançerlerini Kenan'ın sırtından çıkan gölge bacaklarından ikisine sapladı. Karataş çeliği karanlığı dağlayarak iki gölge uzvunu duman edip kopardı.
Kenan acıyla kükreyerek geriye savruldu, sağlam kalan gölge mızraklarını kamçı gibi savurarak Mira'yı kilitli öğrenci dolaplarına doğru fırlattı. Metal dolaplar büyük bir gürültüyle ezilirken, Ege bir kez daha gölgelerin içine daldı.
Koridor tam bir savaş alanına dönmüştü.
Tavandaki kırmızı ışık her yanıp söndüğünde, Ege koridorun farklı bir köşesindeki gölgeden çıkıyor, Kenan'a nefes alacak tek bir saniye bile bırakmıyordu. Sağdan vuruyor, gölgeye gömülüyor, soldaki kırık dolabın gölgesinden çıkıp tekrar indiriyordu. İçindeki kadim varlıkla kurduğu o kusursuz senkronizasyon, onu durdurulamaz bir doğa olayına çevirmişti.
Kenan'ın sırtındaki gölge uzuvları, Ege'nin baş döndürücü hızına yetişemiyordu. Üçüncü darbede Kenan'ın sol omzundaki gölge kalkanı parçalandı; dördüncü darbede Ege'nin gölge kılıcı Kenan'ın göğsünü boydan boya keserek adamı koridorun sonundaki çift kanatlı bodrum kapısına çarptı.
Kenan kan öksürerek dizlerinin üzerine çöktü. Sırtındaki gölge mızrakları titreyerek dağıldı.
Ezilmiş dolapların arasından doğrulup kalkan Mira, bir yıldırım gibi atılarak sağlam kalan Karataş hançerini Kenan'ın sağ omzuna, tam köprücük kemiğinin altına saplayıp adamı arkadaki demir kapıya çiviledi.
"Bitti," dedi Mira, nefes nefese.
Ege, dumanı tüten gölge kılıcıyla Kenan'ın tam önünde durdu. Kılıcın keskin ucunu Kenan'ın şahdamarına dayadı. Okulun dışından gelen itfaiye ve polis sirenleri artık bahçe kapısına kadar dayanmıştı ama içeride her şey sona ermek üzereydi.
"Küller'in selamını cehenneme iletirsin, Hoca," dedi Ege, kılıcı saplamak için kolunu gererek.
Ancak Kenan'ın yüzünde ölüm korkusu yoktu. Demir kapıya çivilenmiş, ağzından kan sızan adam, başını kaldırıp Ege'nin gözlerinin içine baktı ve korkunç bir kahkaha attı.
"Sana söylemiştim, Ege..." diye fısıldadı Kenan, kanlı dişlerini göstererek. "Benim amacım o çocukları öldürmek değildi. Benim amacım... o on beş paraziti senin yutmanı sağlamaktı."
Ege kılıcı ileri itmek istedi.
Ama kolu itaat etmedi.
Aniden, Ege'nin kalbine sanki erimiş kurşun dökülmüş gibi korkunç bir sancı saplandı. Elindeki katı gölge kılıcı bir anda duman olup dağıldı. Ege'nin gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi açılırken, boynundaki ve kollarındaki o siyah damarlar derisinin altından dışarı taşacak kadar şişti ve hastalıklı, morumsu bir renge büründü.
"Ege?!" Mira korkuyla yanına döndü.
Ege cevap veremedi. Ağzından oluk gibi zifiri siyah bir kan boşaldı ve dizlerinin üzerine çöktü.
Az önce öğrencilerden emdiği o on beş gölge paraziti yok olmamıştı. Kenan o parazitleri sıradan bir gölgeyle değil, tarikatın ritüellerinde kullanılan lanetli kan büyüsüyle yoğurmuştu. Ve şimdi, hepsi Ege'nin damarlarının içinde birer Truva atı gibi aynı anda patlıyordu.
"ZEHİR!" diye kükredi Ege'nin zihnindeki kadim Gölge. Sesinde ilk kez öfkeden çok, delirtici bir acı vardı. "Bizi kirletti! Özümüzü zehirledi! YAKIYOR!"
İçindeki kadim varlık acıdan deliye dönerek kontrolü tamamen kaybetti ve Ege'nin ruhunu içeriden parçalamaya başladı. Ege elleriyle boğazını tutarak zemine kapaklandı; derisinin altından siyah dumanlar tütüyor, bedeni şiddetli nöbetlerle sarsılıyordu.
"Gördün mü?" dedi Kenan, demir kapıya yaslanmış halde zevkle Ege'nin kıvranışını izleyerek. "İlk Mühür'ün saf karanlığını dışarıdan kıramazdım. Ben de onu içeriden çürüttüm. Damarlarında dolaşan o kan büyüsü, içindeki canavarı delirtiyor. Yirmi dört saat içinde kendi gölgen senin kalbini içeriden yiyip bitirecek."
"Seni şimdi öldürürüm!" diye bağırdı Mira. Kenan'ın omzundaki hançeri çekip doğrudan adamın gırtlağına saplamak için hamle yaptı.
"Beni öldürürsen, o zehri temizleyecek tek kişiyi de öldürürsün, küçük Muhafız!" diye bağırdı Kenan.
Mira'nın hançeri Kenan'ın boğazına bir santim kala havada dondu. Genç kızın eli titriyordu; bir yerde kan kusarak kıvranan Ege'ye, bir de karşısındaki iblise baktı.
Kenan, Mira'nın bu bir saniyelik tereddüdünü affetmedi. Sağlam olan bacağını kaldırıp Mira'nın karnına tüm gücüyle bir tekme savurdu. Mira geriye doğru uçup yere yuvarlanırken, Kenan arkasındaki kazan dairesine inen demir kapıya sırtıyla yüklendi.
Aynı anda okulun ana giriş kapısından itfaiye erlerinin baltalarla kilitleri kırma sesleri ve bağırışları koridora doldu: "Kimse var mı?! İçeriyi kontrol edin!"
Kenan, bodrum merdivenlerinin karanlığına doğru bir adım attı. Yüzündeki o dikişli yara ve kanayan omzuyla karanlığın içinde bir kabus gibi duruyordu.
"Zehrin tek bir panzehiri var, Varis," diye seslendi Kenan, karanlığın içine çekilirken. "Ana Mahzen'in içindeki asıl Karataş'ın saf enerjisi. Bu gece yarısı, sular çekildiğinde aşağı inip o kapıyı benim için kendi ellerinle açacaksın. Yoksa sabaha karşı kendi karanlığın içinde boğularak geberirsin!"
Kenan sırtındaki son gölge kırıntılarını merdiven boşluğunun tavanına vurdu. Büyük bir gürültüyle çöken beton tavan, bodrum katının girişini tamamen taş yığınıyla kapattı.
Toz bulutu koridora yayılırken, Can koşa koşa içeri girdi. "İtfaiye bahçede! Çabuk çıkma—" Can, yerde siyah kanlar içinde titreyen Ege'yi gördüğü an donup kaldı. "Ege?!"
Mira hızla yerden kalkıp Ege'nin yanına koştu. Ege'nin kolunu tuttuğu an elini sobaya değmiş gibi çekti; Ege'nin teni buz gibiydi ama damarlarındaki o morumsu siyahlık kor gibi yanıyordu.
"Can, tut diğer kolundan!" diye bağırdı Mira, gözlerinde daha önce hiç görülmemiş bir panikle. "Onu hemen Salih Usta'ya götürmemiz lazım! Çabuk!"